Katılımcı örgütler, ekonomik çıkarlarını korumak için savaş ve şiddeti kullanan emperyalist hükümetlere karşı olduklarını bir kez daha teyit ettiler. 6. Toplantı, farklı ülkelerdeki sendikal deneyimler ve mücadele hareketleri arasında diyalog ve işbirliğini genişletmenin önemini gösterdi. Çevre krizi, savaşların tırmanması ve temel haklara yönelik saldırılar, işçi sınıfının ortak düşmanlarla karşı karşıya olduğunu gösteriyor: otoriter hükümetler, çokuluslu şirketler ve insan hayatı ve gezegenin zararına kârı önceliklendiren politikalar.
“Emekçi Sınıfının Örgütlü Gücüyle Emperyalist Savaş Makinesine Karşı Harekete Geçmeliyiz. Maduro ve Petro’nun Burjuva Hükümetlerine Karşı Hiçbir Bağlılığımız Yoktur.”
26 Kasım Çarşamba günü öğleden sonra, ülkenin kamu yayıncısı Gine-Bissau Televizyonu (TGB); “ülkenin kontrolünü ele alan, anayasayı ve devam eden seçim sürecini uygun koşullar oluşana dek askıya alan bir askerî komutanlığın kurulduğunu” duyurdu. Gine-Bissau’daki darbe, işte bu şekilde ilan edildi.Öncelikle şunu açıkça belirtmek gerekir: Bu, 23 Kasım’daki başkanlık seçimlerinde aldıkları yenilginin ardından, Bissau-Gine halkının diktatörlük projelerini kesin bir dille reddettiğini gören Umaro Sissoco Embaló ve askerî liderliğin gerçekleştirdiği bir “kendi kendine darbe” (sivil darbe) girişimidir.
Sudan’da bugün, emperyalist ve bölgesel güçler tarafından desteklenen iki burjuva fraksiyon birbiriyle savaşmaktadır. Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ve paramiliter RSF, çağımızın en yıkıcı askerî felaketlerinden birinin başlıca aktörleridir. Ukrayna’daki savaş ya da Filistin’deki soykırım karşısında dehşete kapılanlar, Sudan’daki tabloyu gördüklerinde daha da derinden sarsılacaklardır.
Göçmenler ve transseksüeller, her ikisi de büyük ölçüde marjinalleştirilmiş ve çoğunlukla işçi sınıfına mensup gruplardır. Bu makalenin amaçları doğrultusunda, “işçi sınıfı” gelir düzeyini değil, hayatta kalmak için genellikle ücretli emek şeklinde emeğini satmak zorunda olan insanları ifade etmektedir. Kapitalist bir ekonomik sistemde, işçileri birbirlerine düşman edilebilecek ayrı gruplara ayırmak kârlıdır. Bu, işçi istihdam etmek isteyen kapitalistler için işgücü maliyetlerini düşük tutmaya yarar ve kapitalist sisteme özgü sorunların suçlusu, insanların ihtiyaçlarını karşılamaktan çok kâr elde etmeye hizmet eden bir ekonomik sistemi süresiz olarak sürdürmek isteyen kapitalist sınıf değil, savunmasız işçiler olarak gösterilir.
Filistin’in kurtuluşu ve Arap kadınların özgürleşmesi, emperyalizm ve baskıya karşı ayrılmaz mücadelelerdir. Milyonlarca Arap kadın ve genç Filistin ile dayanışma içinde sokaklara dökülürken, rejimler her türlü halk hareketini acımasızca bastırıyor. Filistin halkının kurtuluşu, on yıllardır bu davayı ihanet eden diktatörlük ve yozlaşmış hükümetlerin düşüşüyle bağlantılıdır.
Bu mücadele üremeyi kimin kontrol edeceği konusundaki bir mücadeledir ve bununla birlikte üretimi de kontrol edecektir, çünkü üreme olmadan üretim olamaz. Üretimi ve üremeyi kontrol edenler kapitalist elitler mi olacak, yoksa çalışanlar ve ezilenler mi?
Son yıllarda, feminizm ve antifeminizm arasındaki tartışma giderek ahlaki bir çekişmeye dönüşmüştür. Bir tarafta antifeministler “Feminizm sizin için ne yaptı?” diye soruyor. Ya da “erkekler kadınlara oy hakkı verdi” gibi ifadeler kullanıyor. Diğer tarafta ise birçok feminist, feminizmin “iyiliksever” veya “yararlı” olduğunu kanıtlamak gerekmişçesine “kazanımlar” listeleriyle yanıt veriyor.
COP 30, iklim çöküşünün hızlandığı bir dönemde düzenleniyor. Bilim bize, medeniyet ölçeğinde bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor; yani toplumu parçalayabilecek, üretici güçleri yok edebilecek ve eşi görülmemiş bir tarihsel gerilemeye yol açabilecek bir felaket.
10 Kasım’dan bu yana Brezilya’nın Amazon bölgesindeki Belém (PA) şehrinde, 2025 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, yani COP 30 düzenleniyor. BM’nin Brezilya hükümeti ve diğer devletlerle birlikte, büyük metropollerden uzakta Amazon bölgesinde bu etkinliği düzenleme politikası, önceki konferanslar gibi, kapitalizmin gezegeni büyük adımlarla sürüklediği iklim krizine karşı sözde endişe ve sahte bir çaba ile konferansa “demokratik” bir görünüm kazandırmayı amaçlıyordu.
Mamdani’nin zaferi, 4 Kasım seçimlerinde ülkenin birçok yerinde Demokrat Parti’nin elde ettiği güçlü kazanımların ortasında geldi. New York City ve diğer bölgelerde yapılan seçmen anketleri, artan yaşam maliyetinin çoğu seçmenin oy verme kararını etkileyen en önemli sorun olduğunu ortaya koydu. Medya yorumcularının çoğu, Demokratların bu seçim zaferlerini, Başkan Trump’ın politikalarının açıkça reddedilişi olarak yorumladı.