2026, Britanya genel grevinin yüzüncü yılına işaret ediyor. 4-12 Mayıs 1926 tarihleri arasında işçiler, Britanya işçi sınıfı tarihinin bugüne kadarki en önemli olayında kendi güçlerinin tadına baktılar.Lloyd George’un korktuğu yıl: 1919’daki toplumsal huzursuzluk ve grevlerin düzeyi, Liberal başbakan David Lloyd George’un “Ülke hiçbir zaman Bolşevizme bu kadar yakın olmamıştı” demesine yol açtı.
Uzun yıllardır Brezilya’da sendika lideri ve devrimci olan Zé Maria, Filistin özgürlüğünü savunan konuşması nedeniyle 2 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya.
Durum, aktivistlere dayatılan insanlık dışı koşullar nedeniyle daha da ağırlaşmaktadır. Savunmaya göre Thiago ve Saif, tam izolasyon altında tutulmakta, hücrelerinde 24 saat boyunca yoğun ışığa maruz bırakılarak uyumaları engellenmektedir. Tıbbi muayeneler de dahil olmak üzere her türlü nakil sırasında gözleri bağlanmaktadır. Ayrıca siyonist ordunun ailelerine yönelik tehditleri de rapor edilmiştir.
ABD’nin İran’a yönelik savaşı nedeniyle yakıt fiyatlarının fırlaması, Hindistan’ın kentlerindeki göçmen işçilerin kitlesel biçimde kaçışına yol açıyor. Bugünkü manzaralar, COVID-19 pandemisi sırasında göçmen işçilerin köylerine geri dönüşünü andırıyor; ancak kriz henüz başlangıç aşamasında.
Londra Ekonomi Okulu’ndan Siyaset Felsefecisi Lea Ypi, Jacobin dergisi’den Meagan Day ile yaptığı röportajda, küresel sağın yükselişinin jeopolitik bir yeniden düzenlenme olarak değil, ideolojik bir yakınlaşma olarak anlaşılması gerektiğini savunuyor; bu yakınlaşma, savaşlar arası dönemi rahatsız edici bir şekilde yansıtıyor. Birçok eleştirmen, küresel kaosun artmasını yalnızca jeopolitik bir olgu olarak değerlendirirken, Lea Ypi bunun aslında ideolojik bir sorun olduğunu, yani giderek daha koordineli hale gelen küresel sağın bir sonucu olduğunu savunuyor. Sol, rekabet edebilmek için aynı ölçüde uluslararası bir nitelik kazanmalıdır diyor.
Milyonlarca işçi ve emekçi, 2026 1 Mayıs’ında dünyanın dört bir yanında sokaklara çıktı. Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya uzanan eylemlerde ortak talepler öne çıkarken, birçok ülkede güvenlik önlemleri ve yasaklar dikkat çekti. 1 Mayıs eylemlerinde bu yıl artan yaşam maliyetleri, dijital dönüşüm ve barış talebi öne çıktı. Milyonlarca emekçi, “yapay zekâ çağında işin geleceği” tartışmasının tam ortasında, sosyal adalet ve eşitlik çağrısı yaptı.
Gazze’ye insani yardım taşıyan Küresel Sumud Filosu’na ait 58 gemiden 22’si, Girit’in (Yunanistan) 60 km açığında ve Gazze’den 1.200 km uzaklıkta, bir Yunan arama-kurtarma bölgesinde İsrail silahlı güçlerinin saldırısına uğradı. Netanyahu’nun soykırımcı hükümeti, uluslararası sularda filoya el koymak için insansız hava araçları, iletişim karartma teknolojileri ve silahlı sürat tekneleri kullandı. Saldırı karşısında filonun diğer gemileri Yunanistan karasularına çekildi.
“İsrail Devleti’nin sona ermesi gerektiğini söylemek, Yahudi halkına karşı nefret yaymak anlamına gelmez; bu, apartheid Güney Afrika devletinin sona ermesi gerektiğini söylemek gibidir. Bu, beyaz Güney Afrikalıların ölümünü istemek değil, ırksal ayrımcılığa dayalı bir devlet düzeninin son bulmasını savunmaktır” dedi. Gerçekte ülkede böyle bir karar için hukuki dayanak oluşturan hiçbir yasa yoktur; çünkü Zé María yalnızca dünya çapında geniş biçimde mahkûm edilen bir katliama karşı görüşünü ifade etmiştir.
Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal en önemli mücadelecilerinden biri, Yoldaş Jan Talpe yaşamını yitirdi. Jan Talpe’nin mücadele dolu yaşamının kısa öyküsünü ve veda mektubunu yayınlıyoruz.Devrimci mücadeleye ömrünü adayan Jan Talpe yoldaşı saygıyla anıyor, sunduğu katkıları selamlıyoruz. Anısı mücadelemizde yaşayacak!
Tüm Brezilya’dan CSP-Conlutas üyesi 3 milyona yakın işçilerin oylarıyla seçilen 1100’ün üzerinde delege ve uluslararası delegeler 18-21 Nisan 2026 tarihlerinde Sao Paulo’da bir araya geliyor
İspanya’nın Barselona kentinden yola çıkan “Küresel Sumud Filosu” Gazze’ye uygulanan ablukayı yeniden zorlamayı hedefliyor. Bu filo şu ana kadarki en kapsamlı uluslararası girişimlerden biri. İlk etapta 12 Nisan için planlanan hareket, hava koşulları nedeniyle birkaç gün gecikerek gerçekleşti. Filo, farklı ülkelerden gelen yaklaşık 1000 aktivist ve 70’ten fazla tekneden oluşuyor. Akdeniz üzerinden ilerleyen konvoyun, İtalya açıklarında diğer katılımcılarla birleşerek Doğu Akdeniz’e yönelmesi ve nihai olarak Gazze kıyılarına ulaşması hedefleniyor.
PSTU 2026 Seçimleri Başkan Adayı Hertz Dias emperyalist kuşatma altındaki Küba’ya destek yolculuğunu yazdı.“Bugün ise Küba, Trump’ın askeri işgal tehdidiyle karşı karşıya. Ülkenin devrimciler açısından taşıdığı büyük tarihsel önem ve bu emperyalist saldırganlık döneminde dayanışma göstermenin gerekliliği nedeniyle, devrimin neden artık var olmadığını, kazanımlarının neden kaybedildiğini ve mevcut sistemin neden kapitalist olduğunu, adanın ekonomisi üzerinde sıkı kontrol kuran ve baskıcı bir rejim tarafından denetlenen bir yapı haline geldiğini, anlamak için Küba’ya geldim.” “Küba halkıyla dayanışma, gerçekliği kabul etmek ve gerçeği söylemekle başlar.”
ABD’de protestoların büyüklüğü ve coğrafi yaygınlığı dikkat çekiciydi. 3.300’den fazla şehirde, banliyöde ve küçük yerleşimde, ülkenin tüm eyaletlerinde 8 milyondan fazla insan yürüyüşlere ve mitinglere katıldı. No Kings organizatörleri, katılımcıların üçte ikisinin küçük kasaba ya da kırsal bölgelerde yaşadığını bildirdi, bu oran, Ekim ayındaki önceki No Kings eylemlerine göre %40’lık bir artışı ifade ediyor.
İşçi Partisi’ni kontrol edenler hiçbir zaman Tony Blair’i Irak savaşı nedeniyle bir savaş suçlusu olarak yargılamayı planlamadı; bugün ise Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Trump’ın talimatları doğrultusunda hareket eden İşçi Partisi hükümetiyle birlikte Blair’in yolunu izleyerek genişleyen bir bölgesel savaşa sürüklenmektedir.
Burjuva değişimin kapılarını yeniden aralamak için değil, sistem karşıtı bir alternatif için Meloni hükümetini devirmek üzere sokaklarda güç inşa etmek zorundayız.
ABD öncülüğündeki İran’ı izole etme ve egemenlik altına alma çabasının askeri mantığı, istikrarlı biçimde savaşa doğru ilerleyen bir yürüyüş olmuştur; ABD hükümeti açısından temel mesele bu savaşın olup olmayacağı değil, nasıl ve ne zaman gerçekleşeceği olmuştur.
Trump Latin Amerika’dan, İran’dan ve Lübnan’dan defol!
Görevimiz “Dünya Sosyal Forumu”nun Yeniden İnşası Mı Olmalı?
Geniş Seçim İttifakları Çözüm Değildir
Aşırı Sağ Neden Güçleniyor?
Çin İlerici Mi? Venezuela ve İran’a Yönelik Saldırılara Karşı Çıkmak, Onların Diktatörlüklerini Savunmak Anlamına Mı Gelir?
Birleşik Bir Anti-Emperyalist Mücadele ve Bağımsız, Sınıfsal Temelli Bir Çözümün İnşası
Venezuela’daki “colectivos”, bir zamanlar mahalle temelli devrimci örgütlenmeler olarak ortaya çıktı; 2002 Venezuela darbe girişimi sırasında darbeye karşı önemli bir rol oynadılar. Ancak zamanla devlet tarafından denetim altına alındı ve bugün Nicolás Maduro yönetimiyle iç içe geçmiş paramiliter yapılara dönüştüler.Ekonomik kriz ve siyasal çözülme ile birlikte bu grupların bir kısmı mafyalaşırken, artık işçi eylemlerine ve halk protestolarına karşı şiddet uygulayan, hatta çıkarları doğrultusunda saf değiştirebilecek güçler haline gelmiş durumdalar.
İstanbul’daki tarihi Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin 2 Şubat 2026’da başlattığı grev devam ediyor. “Eşit İşe Eşit Ücret” sloganıyla greve devam eden öğretmenler insanca yaşamaya yetecek ücret, eşit statü ve adil çalışma koşulları talebiyle mücadelelerini sürdürüyor. Eğitim emekçilerinin günlerdir devam eden mücadeleleri de uluslararası sendikal ve emekçi dayanışmasını da güçlendiriyor.İtalyan Öğretmenler Sendikası UIL Scuola Rua ve İtalya’da kemer sıkma önlemlerine karşı mücedele eden emekçilerin örgütü Fronte di Lotta No Austerity grevdeki öğretmenlerle dayanışma mesajları yayınladılar.
Gazze yalnızca ilk perdeydi. Artık oyunun tam ortasındayız: “Yeni Batı Yüzyılı”, nükleer silahlara sahip Batılı güçlerin artık geçmişteki emperyalist “kurallara dayalı düzen”in hukuki görüntüsünü bile sürdürme gereği duymadığı bir dönemdir.
Güvenlik Devletleri, Yerinden Edilmiş İşçiler ve Kapitalist Kriz.Dış emperyalist müdahalenin yanı sıra Pakistan’ın egemen politikaları da Afganistan’ın yıkımına katkıda bulunmuştur. Bu nedenle aynı yöneticiler bugün zaten yıkıma uğramış bir ülkeye karşı savaş söylemi dayatıyorsa buna karşı çıkmak hem siyasal hem de ahlaki bir sorumluluktur.Savaş demek daha fazla savunma harcaması, sivil özgürlüklerin kısıtlanması ve eğitim ile sağlık sektörlerinin daha da feda edilmesi demektir.Böylece her iki ülkede de işçi sınıfı hem vazgeçilebilir hem de feda edilebilir bir insan rezervi haline getirilmektedir.
Bu savaştaki merkezi ayrım çizgisi nettir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, egemen bir ülkeye karşı emperyalist bir saldırı başlatmış, açıkça rejim değişikliği talep etmiş ve bu süreçte yüzlerce sivili öldürmüştür. İslam Cumhuriyeti kendi halkına karşı ne suçlar işlemiş olursa olsun, ki bunlar çoktur, bu Washington veya Tel Aviv’e İran’ı bombalama, liderlerine suikast düzenleme veya siyasi geleceğini belirleme hakkı vermez. Rejimi devirme hakkı sadece İran halkına aittir.Bu nedenle uluslararası işçi sınıfı tarafını seçmelidir. İslam Cumhuriyeti’nin tarafını değil, emperyalist saldırganlığa karşı İran’ın tarafını. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Avrupa’da ve bölge genelinde işçiler, hükümetlerinin savaş makinesinin peşinden sürüklenmeyi reddetmelidir.
ABD–İsrail ittifakının temel hedefi İran’da rejim değişikliği sağlamak, küresel sisteme entegrasyon ve İran’ı bölgesel bir güç olmaktan çıkarmaktır. ABD’nin ise daha uzun erimli 3 stratejik hedefi var: enerji kaynaklarını kontrol etmek, Çin’e giden enerji akışını denetlemek ve Güney Kafkasya/Orta Asya’da Rusya–Çin kuşatmasını ilerletmek. ABD’nin hava harekâtıyla rejim değiştirme çabaları daha önce Suriye ve Libya’da denendi; hızlı başarıya ulaşılamadı.
İran rejimi temel olarak bürokratik-askerî bir oligark sınıfınca yönetilen, işçi sınıfının sistematik olarak siyasal ve ekonomik baskı altında tutulduğu teokratik-bonapartist bir rejim biçimidir. Direniş ekseni retorik bir anti-emperyalizmle birlikte, rejimin dış politika aygıtıdır.
İran’ın tasfiyesi Türkiye’yi bölgesel güç haline getirmez; aksine ABD–İsrail stratejik tasavvurunda yeni tehdit haline getirir.
Biz, İran’ı emperyalist ve İsrail saldırısına karşı savunuyoruz! İran’ın kendini savunma hakkını ve hatta nükleer silahlara sahip olma hakkını savunuyoruz.Bu emperyalist ve siyonist saldırıya karşı dünya çapında kitlesel eylemler çağrısı yapıyoruz!Bu, İran’daki mollalar diktatörlüğüne herhangi bir politik destek verdiğimiz anlamına gelmez. İran diktatörlüğüne karşı kitlesel halk mobilizasyonlarını hep savunduk. Ancak İran’ın geleceğine karar verecek olan, ABD emperyalizmi ya da Netanyahu’nun soykırımcı siyonizmi değil; İran halkıdır.Bu emperyalist ve siyonist saldırıya karşı dünya çapında mobilizasyon çağrımızı yineliyoruz!Emperyalist ve İsrail saldırısına karşı İran’ın savunulması için ileri!Trump İran’dan, Filistin’den ve Latin Amerika’dan defol!
Son dönemde dünya, ABD emperyalizminin eşi görülmemiş bir ekonomik ve askeri saldırganlığına tanıklık ediyor. Tarifelerden Latin Amerika, Grönland ve şimdi de İran’a yönelik tehditlere; Venezuela’ya doğrudan askeri müdahaleye ve Gazze’yi işgal planına kadar uzanan bu süreç, Trump yönetiminin kapsamlı bir saldırı dalgasını ifade ediyor. İçeride ise Donald Trump, ülkenin kendi yasalarını dahi çiğneyerek göçmenlere karşı bir cadı avı yürütüyor; buna karşın kitle hareketinden ciddi bir direnişle de karşılaşıyor. Peki ABD’nin bu saldırganlığının arkasında ne var?
Pakistan devletinin şiddet içeren çelişkileriyle en iyi şekilde, iktidarı kitlelere devreden devrimci bir kurucu meclis aracılığıyla mücadele edilebilir.
İşçi Reformuna Karşı Mücadele: İşçilerin Sömürüye ve Toplumsal Gerilemeye Karşı Direnişi. Hiç çalışmamış, fahiş maaşlar alan, pazarlıklarla servet biriktiren milletvekillerinin iş yasalarını “modernleştirme” yetkisi yoktur. Peronist sendika bürokrasisinin bize inandırmak istediğinin aksine, bu insanlarla pazarlık yapılacak veya onları ikna edecek hiçbir şey yok; onlar bizi daha da köleleştirmek istiyor.
ABD tüm gücüne rağmen, tarifeler gibi ekonomik olmayan araçlarla gerileyişini durduramaz. ABD ya yapay zekâ ve ileri teknolojilerde üstünlük sağlar ya da gerilemesi derinleşir, ve bu da Çin’i daha da güçlendirir.
Giderek ilerleyen özelleştirme ve teslimiyet çizgisi, ülkenin en stratejik kaynağı üzerindeki egemenliği tasfiye etmektedir. Üretim ve ticaretin kumandası büyük şirketlerin uluslararası çıkarlarına bırakılmaktadır. Leonardo Arantes,
Küba ve Venezuela hükümetleri ne işçi sınıfı hükümetleridir ne de küçük-burjuva reformisttir.
Kökenleri farklı olsa da bugün kapitalist devletleri yöneten burjuva hükümetlerdir.
Bu hükümetler, işçi, emekçi ve öğrenci hareketlerine dayanmakla birlikte, burjuva önderliklerdir. 21. yüzyılın başında büyük bir yükseliş yaşayan bu destek bugün açık bir gerileme içindedir.
Devleti Asalak Gibi Sömürerek Doğan Bir Burjuvazi. Bolivarcı Burjuvazinin Ortaya Çıkışının Maddi Temelleri ve Birikim Mekanizmaları. Kaynakları, Sektörleri ve Özellikleri
Sosyalizmi bürokratik yönetim ve siyasi kontrole indirgemek, bir zamanlar Küba toplumunun geniş kesimlerini harekete geçiren özgürleştirici projeyi baltalamıştır.
Uluslararası Posta – Trump güç gösterisi yapmaya çalışıyor, ancak Latin Amerika’ya yönelik tutumu küresel bir geri çekilişi ve ülkede artan çelişkileri örtüyor.
Büyük teknoloji şirketleri, patlayacağını bildikleri bir balonu neden şişiriyorlar?
Yapay Zeka – AI üzerinden sermaye nasıl bir döngüye girdi?
Bu balonun patlaması neden işçi sınıfı için felaket, Büyük teknoloji şirketleri için bir fırsat?
Federal hükümetin Twin Cities’te gerçekleştirdiği dayanılmaz zulüm, adam kaçırma ve cinayetler, bu barbarlığa son vermek için bir şeyler yapmayı, herhangi bir şey yapmayı görevleri olarak gören insanların sayısını artırdı. Kitlesel iş bırakma ve protesto eylemleri ekonomiyi tamamen durdurmasa da, gerçek bir siyasi genel grev düzenleme olasılığı gündeme geldi.
Grönland’ın 60 binlik nüfusunun neredeyse yüzde 90’ı yerli Grönlandlı İnuit kökenlidir. Trump’ın son derece iğrenç tehditleri, onun her zerresine sinmiş olan ve kendisiyle takipçilerinin yücelttiği ırkçılığı ve yerleşimci-sömürgeci zihniyeti tüm çıplaklığı ve utanç verici haliyle gözler önüne sermektedir.Önceki ABD başkanları, yağmacı eylemlerini neredeyse her zaman “demokrasiyi yayma”, dünyayı daha “barışçıl” ya da “özgür” kılma, “kahverengi erkeklerden kahverengi kadınları kurtarma” gibi yüce amaçların diliyle gizlemeye çalışırdı. Bu kez ise başkan ve onun yakın çevresi, yaptıklarının gerçek niteliğini açıkça itiraf ediyor.
1974 yılının ulusal bayram günlerinde (28 ve 29 Temmuz), bir grup genç militan Peru’da partimiz Sosyalist İşçi Partisi’ni (PST) kurdu. Bugün partinin kuruluşunu anmak için, partimizin kısa bir tarihçesini sunmak ve partinin önüne koyduğu hedefleri gözden geçirmek, bugünün görevlerini vurgulamak amacıyla bir bilanço çıkarmak istiyoruz. Bu açık değerlendirme ve tarihçeyi, işçi sınıfının öncü kesimlerine ve bugün yeni bir sosyalist dünya için mücadele eden ve düş kuran kadınlara ve erkeklere bir mesaj olarak sunuyoruz.
Temel ders şudur: Mücadele yalnızca şirket yönetimine ve hissedarlara karşı değil, aynı zamanda kapitalist işleyişin devamını güvence altına alan mevcut hükümete karşı da verilmelidir. Lula hükümeti, işçileri savunduğunu iddia etse de gerçekte savunmamaktadır. Bolsonaro ve aşırı sağdan farklı bir projeye sahip olsa bile, bu proje kapitalist milyarderler için yönetme sınırları içindedir.
Ne yazık ki dünya genelindeki sol örgütlerin çoğu, sınıf mücadelesini emperyalist bloklar arasındaki çatışmalarla ikame etmiştir. Bu anlayışta işçi sınıfından, Çin ve Rus emperyalizmini ve onlara bağlı İran gibi rejimleri sorgusuz sualsiz desteklemesi beklenmektedir. Bu “kampçı” bakış açısı, İran gibi kapitalist diktatörlüklerin desteklenmesine ve bu ülkelerde işçi sınıfına yönelik katliamların üzerinin örtülmesine yol açmaktadır.Biz bu kampçı görüşe karşıyız ve tüm ülkelerde kapitalist hükümetlere karşı işçi sınıfının bağımsız mücadelesini savunuyoruz. Bu nedenle İran’daki işçi ve halk protestolarını destekliyoruz.1979 işçi ve halk devrimi, sokak eylemleriyle genel grevin “özellikle petrol işçilerinin grevinin” bir diktatörlüğü devirebileceğini göstermiştir. Şah Rıza Pehlevi’nin devrilmesi bunun kanıtıdır. İzlenmesi gereken yol budur.
Savaşlar, protestolar, grevler ve direnişlerle dolu bir yıl kapıda. Dünya, sert rekabetin, korumacılığın ve çatışmanın belirlediği bir döneme sürükleniyor. Suriye’de eski rejimin çöküşüyle birlikte yeni bir belirsizlik dönemi başladı. Kürtlerin siyasal kazanımları tasfiye edilirken, ABD emperyalizminin müttefiki, Siyonizm ve İsrail’le barışık, yeni bir İslamcı bir yönetimin sınırlarımızda yükselmesi riski var. Türkiye’de ise derinleşen ekonomik kriz, toplumsal yaşamın tüm alanlarını kuşatmış durumda. Saray rıza üretemedikçe şiddetini arttırıyor. Son dönemde grevler ve direnişler artış gösterse de mevcut örgütlenme düzeyi sistemsel bir kırılma yaratmak için yeterli değil. Sosyalist hareketin daha tutarlı bir mücadeleye ve sınıf içerisinde kök salmaya ihtiyacı var.
İran halkı! Bugün hepimiz İslam Cumhuriyeti’ne “Hayır” demek için birleşmeliyiz. Yarının ne getireceğini kimse bilemez ve kaderimizi tek bir bireysel güç belirleyemez. Ama bir şey kesin: harekete geçme, eyleme geçme zamanı geldi. Ayağa kalkmalı ve kaderimizi kendi ellerimizle yazmalıyız.
Venezuela’nın bağımsızlığı hem ABD ordusu hem de görünüşe göre artık ABD emperyalizmiyle el ele çalışmaya hazır olan Boliburjuvazi tarafından tehdit ediliyor.
Reza Pehlevi, İsrail veya ABD ile hiçbir bağı olmayan, işçi sınıfından yeni bir liderliğin inşa edilmesi gerekmektedir. Bu liderlik; her mahallede ve her şehirde işçi ve halk konseylerinin kurulmasını teşvik etmeli, seferberlikleri büyütmeli ve güvenlik güçlerinin tabanında bölünmeler yaratarak rejimin işçi sınıfının elleriyle yıkılmasının yolunu açmalıdır.
Venezuela’daki işçilerin, öğrencilerin ve ezilenlerin kaderi ile ABD’deki emekçilerin kaderi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. ABD, Büyük Petrol şirketleri ve bankaların çıkarları için Venezuela’yı işgal ederken, aynı egemen sınıf güçleri bu ülkede de sivil haklar, emek ve diğer toplumsal hareketlerin kazanımlarını yok etmektedir.
Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (LIT-CI) Açıklaması: ABD ve Latin Amerika’daki işçileri ve halkları, emperyalist saldırganlığa karşı birleşmeye ve harekete geçmeye çağırıyoruz. Tüm kitle hareketleri örgütlerini ve siyasi partileri, Trump’a, Venezuela’nın işgaline ve Maduro’nun kaçırılmasına karşı dünya çapında eylemlerde yer almaya çağırıyoruz. Yankee emperyalizminin yenilgisini ve Venezuela’nın zaferini savunmalıyız.
ABD’nin Venezuela ve Latin Amerika’ya yönelik saldırılarına karşı Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (IWL-FI, LIT-CI),
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (IWU, UIT-CI)
ve Uluslararası Devrimci Komünist Eğilim (RCIT) Ortak Açıklaması:
Bu yazı Uluslararası Devrimci Komünist Eğilim (RCIT) tarafından uluslararası devrimci dayanışma ve işbirliğinin güçlendirilmesi amacıyla Brezilya’ya yaptıkları ziyaretin ardından zengin fotoğraflar ve videolarla bir rapor halinde web sitelerinde yayınlanmıştır. LIT-CI ve Brezilya seksiyonu olan PSTU hakkında geniş bilgilere yer vermesi nedeniyle bu yazıyı okuyucularımızla paylaşıyoruz.
Donald Trump’ın, “ABD’den çalınan tüm petrolün, toprakların ve diğer varlıkların geri verilmesi” yönündeki açıklamalarını reddediyoruz; sanki bu kaynaklar bir zamanlar ABD’ye aitmiş gibi. Gerçek şu ki, enerji, petrol, maden, toprak ve diğer kaynakları tarihsel olarak yağmalayan bizzat ABD emperyalizmidir. Bu yağma, Punto Fijo dönemindeki hükümetlerden Chavistalara ve özellikle de mevcut Maduro hükümetine kadar, dönemin Venezuela yönetimleriyle işbirliği içinde gerçekleştirilmiştir. Trump’ın kıta çapındaki emperyalistler arası rekabette amaçladığı şey, bu yağmayı kendi seçeceği bir ortakla —bu durumda María Corina Machado ve temsil ettiği burjuva kesimle— güçlendirmek ve güvence altına almaktır.
Brezilya’daki Lula gibi, PSD hükümeti de işçilerin haklarını ve yaşam koşullarını kötüleştiren iş kanunlarını kabul ettirmeye çalışıyor. Şimdi Portekiz’de işçiler buna karşı mücadele ediyor.
Katılımcı örgütler, ekonomik çıkarlarını korumak için savaş ve şiddeti kullanan emperyalist hükümetlere karşı olduklarını bir kez daha teyit ettiler. 6. Toplantı, farklı ülkelerdeki sendikal deneyimler ve mücadele hareketleri arasında diyalog ve işbirliğini genişletmenin önemini gösterdi. Çevre krizi, savaşların tırmanması ve temel haklara yönelik saldırılar, işçi sınıfının ortak düşmanlarla karşı karşıya olduğunu gösteriyor: otoriter hükümetler, çokuluslu şirketler ve insan hayatı ve gezegenin zararına kârı önceliklendiren politikalar.
“Emekçi Sınıfının Örgütlü Gücüyle Emperyalist Savaş Makinesine Karşı Harekete Geçmeliyiz. Maduro ve Petro’nun Burjuva Hükümetlerine Karşı Hiçbir Bağlılığımız Yoktur.”
26 Kasım Çarşamba günü öğleden sonra, ülkenin kamu yayıncısı Gine-Bissau Televizyonu (TGB); “ülkenin kontrolünü ele alan, anayasayı ve devam eden seçim sürecini uygun koşullar oluşana dek askıya alan bir askerî komutanlığın kurulduğunu” duyurdu. Gine-Bissau’daki darbe, işte bu şekilde ilan edildi.Öncelikle şunu açıkça belirtmek gerekir: Bu, 23 Kasım’daki başkanlık seçimlerinde aldıkları yenilginin ardından, Bissau-Gine halkının diktatörlük projelerini kesin bir dille reddettiğini gören Umaro Sissoco Embaló ve askerî liderliğin gerçekleştirdiği bir “kendi kendine darbe” (sivil darbe) girişimidir.
Sudan’da bugün, emperyalist ve bölgesel güçler tarafından desteklenen iki burjuva fraksiyon birbiriyle savaşmaktadır. Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ve paramiliter RSF, çağımızın en yıkıcı askerî felaketlerinden birinin başlıca aktörleridir. Ukrayna’daki savaş ya da Filistin’deki soykırım karşısında dehşete kapılanlar, Sudan’daki tabloyu gördüklerinde daha da derinden sarsılacaklardır.
Göçmenler ve transseksüeller, her ikisi de büyük ölçüde marjinalleştirilmiş ve çoğunlukla işçi sınıfına mensup gruplardır. Bu makalenin amaçları doğrultusunda, “işçi sınıfı” gelir düzeyini değil, hayatta kalmak için genellikle ücretli emek şeklinde emeğini satmak zorunda olan insanları ifade etmektedir. Kapitalist bir ekonomik sistemde, işçileri birbirlerine düşman edilebilecek ayrı gruplara ayırmak kârlıdır. Bu, işçi istihdam etmek isteyen kapitalistler için işgücü maliyetlerini düşük tutmaya yarar ve kapitalist sisteme özgü sorunların suçlusu, insanların ihtiyaçlarını karşılamaktan çok kâr elde etmeye hizmet eden bir ekonomik sistemi süresiz olarak sürdürmek isteyen kapitalist sınıf değil, savunmasız işçiler olarak gösterilir.
Filistin’in kurtuluşu ve Arap kadınların özgürleşmesi, emperyalizm ve baskıya karşı ayrılmaz mücadelelerdir. Milyonlarca Arap kadın ve genç Filistin ile dayanışma içinde sokaklara dökülürken, rejimler her türlü halk hareketini acımasızca bastırıyor. Filistin halkının kurtuluşu, on yıllardır bu davayı ihanet eden diktatörlük ve yozlaşmış hükümetlerin düşüşüyle bağlantılıdır.
Bu mücadele üremeyi kimin kontrol edeceği konusundaki bir mücadeledir ve bununla birlikte üretimi de kontrol edecektir, çünkü üreme olmadan üretim olamaz. Üretimi ve üremeyi kontrol edenler kapitalist elitler mi olacak, yoksa çalışanlar ve ezilenler mi?
Son yıllarda, feminizm ve antifeminizm arasındaki tartışma giderek ahlaki bir çekişmeye dönüşmüştür. Bir tarafta antifeministler “Feminizm sizin için ne yaptı?” diye soruyor. Ya da “erkekler kadınlara oy hakkı verdi” gibi ifadeler kullanıyor. Diğer tarafta ise birçok feminist, feminizmin “iyiliksever” veya “yararlı” olduğunu kanıtlamak gerekmişçesine “kazanımlar” listeleriyle yanıt veriyor.
COP 30, iklim çöküşünün hızlandığı bir dönemde düzenleniyor. Bilim bize, medeniyet ölçeğinde bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor; yani toplumu parçalayabilecek, üretici güçleri yok edebilecek ve eşi görülmemiş bir tarihsel gerilemeye yol açabilecek bir felaket.
10 Kasım’dan bu yana Brezilya’nın Amazon bölgesindeki Belém (PA) şehrinde, 2025 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, yani COP 30 düzenleniyor. BM’nin Brezilya hükümeti ve diğer devletlerle birlikte, büyük metropollerden uzakta Amazon bölgesinde bu etkinliği düzenleme politikası, önceki konferanslar gibi, kapitalizmin gezegeni büyük adımlarla sürüklediği iklim krizine karşı sözde endişe ve sahte bir çaba ile konferansa “demokratik” bir görünüm kazandırmayı amaçlıyordu.
Mamdani’nin zaferi, 4 Kasım seçimlerinde ülkenin birçok yerinde Demokrat Parti’nin elde ettiği güçlü kazanımların ortasında geldi. New York City ve diğer bölgelerde yapılan seçmen anketleri, artan yaşam maliyetinin çoğu seçmenin oy verme kararını etkileyen en önemli sorun olduğunu ortaya koydu. Medya yorumcularının çoğu, Demokratların bu seçim zaferlerini, Başkan Trump’ın politikalarının açıkça reddedilişi olarak yorumladı.