Anasayfa / Enternasyonal / “Barış Kurulu”: Filistin Soykırımıyla Alay Etmek

“Barış Kurulu”: Filistin Soykırımıyla Alay Etmek

İsrail saldırıları sonrası Filistin'de yıkım ve çaresizlik.

Gazze yalnızca ilk perdeydi. Artık oyunun tam ortasındayız: “Yeni Batı Yüzyılı”, nükleer silahlara sahip Batılı güçlerin artık geçmişteki emperyalist “kurallara dayalı düzen”in hukuki görüntüsünü bile sürdürme gereği duymadığı bir dönemdir.

M.A. al-Gharib / 10 Mart 2026

“Barış Kurulu” Filistin Soykırımıyla Alay Etmek

Gazze’de (gerçekte var olmayan) “ateşkesin” üzerinden dört aydan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, İsrail Filistinlileri şeritten tamamen sürmeyi amaçlayan soykırımcı kampanyasını sürdürmektedir. Batı’da Filistin’in gündelik haberlerden neredeyse tamamen kaybolmasına rağmen, manşetlerin ABD-İsrail’in İran ve Lübnan’a yönelik saldırılarıyla doldurulmasıyla birlikte, İsrail’in ölüm makinesi Filistinlileri öldürmeye devam etmektedir. İsrail işgal güçleri, geçen Ekim ayında ilan edilen “ateşkesin” başlangıcından bu yana en az 586 Gazzeliyi katletmiştir; bu sayı, 7 Ekim 2023’ten bu yana açıklanan (resmî) 72.000 ölümün üzerine eklenmektedir. Filistinli avukat ve insan hakları savunucusu Diana Buttu’nun da belirttiği gibi, bu rakamlar gerçekte çok daha yüksek olan kayıpların büyük ölçüde eksik bir tahminidir.

İsrail güçleri aynı zamanda Filistin okullarını, evlerini ve binalarını yıkmaya devam etmekte; Filistinlileri, İsrail’in 7 Ekim öncesi Gazze sınırını daraltmak amacıyla uygulamaya koyduğu “sarı hat” içinde giderek küçülen alanlara hapsetmektedir. Gazze halkı ayrıca İsrail ablukası nedeniyle ağır bir insani kriz yaşamayı sürdürmektedir. Binaların yüzde 81’inden fazlasının bombalanmış olması ve yeniden inşaya dair herhangi bir açık planın bulunmaması nedeniyle Gazzeliler hâlâ çadırlarda yaşamakta, günlerini enkaz altında kalan ölüleri bulabilmek için molozları kazmakla geçirmektedir.

Buttu ayrıca Batı Şeria’da şu anda 350’si çocuk olmak üzere 9.300’den fazla Filistinlinin hapiste olduğunu ve bunların 3.300’ünün herhangi bir suçlama olmaksızın tutulduğunu belirtmektedir. Bunların 1.000’den fazlası Gazze’den kaçırılmış rehineler olup ağır koşullar altında tutulmaktadır; aralarında 80 sağlık çalışanı da bulunmaktadır. Ancak İsrail bu bilgileri gizlediği için kesin sayılara ulaşmak zordur.

“Barış Kurulu”

Tam da bu bağlamda Trump ve ABD’nin bir avuç müttefiki “Barış Kurulu”nu (Board of Peace) ilan etti. Bu oluşuma katılmayı kabul edenlerin tamamı ya otoriter devletlerin liderleri ya da sağcı siyasetçilerden oluşmaktadır. Batı Avrupa ülkeleri gibi ABD’nin geleneksel müttefikleri ise şu ana kadar davetleri reddetmiştir. Mouin Rabbani’nin alaycı biçimde belirttiği gibi, bu girişim büyük ve gösterişli sözlerle sunulmakta ancak hiçbir somut ayrıntı içermemektedir. Örneğin, Trump’ın müttefikleri kamuoyunda büyük bir sadakat gösterisi sergilemelerine rağmen gerçekte Gazze’ye ne asker göndermeyi ne de mali destek sağlamayı planlamaktadır. Kısacası Barış Kurulu, Trump’ı yüceltmek için ortaya atılmış “parlak ve büyük bir vitrinden” başka bir şey değildir.

Siyasal olarak Barış Kurulu’nun iki temel amacı vardır. Birincisi, daha geniş ölçekte Birleşmiş Milletler’e meydan okumak ve ideal olarak onun yerini almak; böylece Trump ve ailesinin başkanlığından sonra da servet biriktirebileceği ve güçlerini pekiştirebileceği bir araç yaratmaktır. İkincisi ise Gazze meselesini ulusal kendi kaderini tayin hakkı için yürütülen politik bir mücadele olmaktan çıkarıp, yardım ve “yeniden eğitim” yoluyla çözülebilecek bir “insani kriz” olarak sunmaktır. Başka bir deyişle, yerleşimci sömürgecilik ve soykırım gerçeğini silmektir.

Kurul, Gazze için Trump Girişimi’nin “ikinci aşamasını” temsil etmektedir. “Birinci aşama” ise, belirtildiği gibi, süren soykırım, gerçek bir ateşkesin olmaması, ağırlaşan insani kriz, Gazze’de devam eden İsrail askeri varlığı ve Batı Şeria’daki hızlanan kolonizasyonla karakterize edilmektedir.

Filistinlilerin Yok Sayılması

Kurulun açılışında bu gerçeklerin hiçbirinden söz edilmedi. Üstelik bu yetmezmiş gibi, soykırımın iki başlıca sorumlusundan biri olan ABD, diğer sorumlu olan İsrail’i kurucu üyelerden biri olarak davet etti. Aynı zamanda Kurulda tek bir Filistinli üye bile bulunmamaktadır. Bunun yerine Trump yönetimi, meşruiyeti bulunmayan ve Filistin halkı tarafından geniş ölçüde nefret edilen bir yapı olan Filistin Yönetimi ile sözde iki yönlü bir “iletişim” mekanizması kurmuştur.

Açılışta özellikle dikkat çeken şey, Filistin halkının temel taleplerinin hiçbirinin dile getirilmemesiydi: İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’dan çekilmesi, Filistin’e ilişkin uluslararası kararların uygulanması ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının tanınması. Kurulda ayrıca İsrail’in istediği zaman yeniden kitlesel şiddete başvurmasını engelleyecek hiçbir düzenleme de yoktur. Bütün bu girişim aslında hiç yoktan bile daha kötüdür. Bu durum, Trump-MAGA hareketinin daha geniş projesinin açık bir örneğidir: yerleşik uluslararası hukukun yerine “güç kimin elindeyse hak onundur” anlayışını koymak.

Sahte Bir Barış Planı, Filistinliler İçin Karanlık Bir Gelecek

Kurulun planına göre Gazze’nin yönetimi, “Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi”ne (NCAG) bırakılacaktır. Bu yapı sözde “Bölgelerdeki Hükümet Faaliyetlerinin Koordinasyonu / Coordination of Government Activities in the Territories” (CoGAT/BoP) (Bölgeler tanımı Batı Şeria ve Gazze’yi ifade etmektedir.) tarafından yönetilmektedir. Gerçekte ise bu kurum İsrail’in kontrolü altındadır; Filistinlilerin temsilinin son derece sınırlı olduğu ve hiçbir gerçek yetkiye sahip olmadığı bir düzenek söz konusudur. NCAG’a ateşkes ihlallerinden İsrail’i sorumlu tutmaktan özellikle kaçınması yönünde sıkı talimatlar verilmiştir. Bu yapı, Gazze’de herhangi bir politik ya da örgütsel yeniden canlanmayı engellemeye yönelik ABD-İsrail gündeminin bir parçasıdır.

Bu plan aynı zamanda Jared Kushner’in “büyük planı” için zemin hazırlamaktadır: kıyıda turistik bir şerit ve iç kesimlerde konut ile sanayi bölgeleri bulunan yeniden tasarlanmış bir Gazze. Ancak bu planın kendisi bile büyük ölçüde hayal ürünü olabilir. “Jewish Currents” dergisine verdiği yakın tarihli bir röportajda, Clinton ve Obama dönemlerinde Ortadoğu politikalarında görev almış uzman Robert Malley, Kurulun vizyonu altında Gazze’de normal bir yaşamın ancak 22. yüzyılın oldukça ilerleyen dönemlerinde mümkün olabileceğini öngörmektedir.

“Büyük İsrail” ve “Batı Medeniyeti”

Bu makale yayıma gönderilmeden birkaç gün önce ABD ve İsrail, Ortadoğu’daki İran’a karşı geniş çaplı bir bombardıman kampanyası başlattı. Genç kızların, öğretmenlerin ve okul çalışanlarının katledildiği, barbarlığın en korkunç örneklerinden biri olan, bu saldırılar sonucunda İran’ın dini lideri Ali Hamaney ile birlikte birçok üst düzey hükümet ve askeri yetkili de hayatını kaybetti.

Barış Kurulu’nun açılışından sadece bir hafta sonra gerçekleşen bu saldırı, Trump’a yönelik övgülerin ardındaki gerçeği açığa çıkardı. Gazze’deki soykırım, Maduro’nun kaçırılması ve Küba’ya yönelik artan ekonomik boğma politikaları gibi İran’ın bombalanması da Rubio’nun geçen ay Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa liderlerine alkışlar eşliğinde anlattığı “yeni Batı yüzyılının” gerçek mantığını göstermektedir.

Aynı dönemde ABD’nin İsrail’deki başlıca diplomatı Mike Huckabee, aşırı sağcı yorumcu Tucker Carlson’a verdiği röportajda ABD’nin görüşünü yineleyerek İsrail’in Nil ile Fırat nehirleri arasındaki tüm topraklar üzerinde “İncil’e dayanan bir hakkı” olduğunu, yani “Büyük İsrail” fikrini, savundu. Siyaset bilimci ve Ortadoğu uzmanı Trita Parsi’nin yazdığı gibi: “Bunu iyice düşünün. Huckabee, İsrail’in Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan ve Irak’ın bazı bölgelerini; ayrıca Lübnan, Ürdün ve Suriye’nin tamamını ilhak etmesini savunuyor.”

Gazze yalnızca ilk perdeydi. Artık oyunun tam ortasındayız: “Yeni Batı Yüzyılı”, nükleer silahlara sahip Batılı güçlerin artık geçmişteki emperyalist “kurallara dayalı düzen”in hukuki görüntüsünü bile sürdürme gereği duymadığı bir dönemdir. ABD ve İsrail, dünyanın başlıca aşırı sağcı güçleri, bu durumdan sorumlu olan tek aktörler değildir. Birleşik Krallık’tan Almanya’ya, Fransa ve İtalya’dan birçok Batılı güce ve ayrıca başta Suudi Arabistan ile Körfez ülkeleri olmak üzere bazı Batı dışı devletlere kadar pek çok ülke bu suç ortaklığının parçasıdır.

Bugün dünyanın işçi sınıfları ve ezilen halkları, yani insanlığın ezici çoğunluğu, açık bir uyarıyla karşı karşıyadır: Ya ABD ve İsrail’e boyun eğeceksiniz ya da yok edileceksiniz.

ABD emperyalizminin kana bulanmış ölüm makinesi bizlere, işçilere, gençlere, ezilen topluluklara ve faşizmi ve köleliği reddeden herkese dayatmak istediği geleceği artık açıkça göstermektedir. Bu geleceğe karşı mücadele etmek ve direnmek için mümkün olan en geniş kitlesel hareketi bir araya getirmenin zamanı çoktan gelmiştir.

Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: