- Görsel: Venezuela’nın doğal kaynak zenginlikleri haritası.
Giderek ilerleyen özelleştirme ve teslimiyet çizgisi, ülkenin en stratejik kaynağı üzerindeki egemenliği tasfiye etmektedir. Üretim ve ticaretin kumandası büyük şirketlerin uluslararası çıkarlarına bırakılmaktadır.
Leonardo Arantes, UST / 11 Şubat 2026
3 Ocak 2026’nın erken saatlerinde ülkeye karşı gerçekleştirilen suç niteliğindeki saldırının ardından, ABD emperyalizminin başı Donald Trump, aylar süren askerî kuşatmayı neden sürdürdüğünü ve sonunda Venezuela’ya askerî bir saldırı düzenleyerek dönemin devlet başkanı diktatör Nicolás Maduro’yu ve eşi Cilia Flores’i kaçırmasının gerçek nedenlerini açıkça ortaya koyan bir dizi açıklama yaptı.
Böylece, Venezuela’ya yapılan askerî müdahalenin hemen ardından Trump, demokratik özgürlükler ya da uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele argümanlarını bir kenara bırakarak, ABD hükümetinin artık doğrudan Venezuela petrolünü yöneteceğini ve denetleyeceğini ilan etti. Venezuela’nın petrolü “ABD’den çaldığını” iddia eden Trump, bunun aslında kendilerine ait olanı “geri aldıklarını” söyleyerek Venezuela’nın ABD’ye 30 ila 50 milyon varil petrol teslim edeceğini duyurdu.
ABD Başkanı’nın bu açıklamaları daha sonra ABD Enerji Bakanı Chris Wright tarafından da teyit edildi. Wright, “Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela petrolünün satışını ‘süresiz’ bir dönem boyunca kontrol edecek ve bu işlemlerden elde edilen parayı Washington’un kontrol ettiği hesaplara yatıracaktır” dedi (DW, 7 Ocak 2026).
Wright, Miami’de düzenlenen bir Goldman Sachs enerji konferansında bunu daha da açarak şunları söyledi: “…Venezuela’dan çıkan ham petrolü, önce içeride sıkışmış olanı ve ardından süresiz olarak, bundan sonraki tüm üretimi piyasaya biz süreceğiz” (DW, 07/01/2026). Ardından ekledi: “…Başkan Donald Trump’ın geçen Salı günü yaptığı açıklamanın ardından, Amerika Birleşik Devletleri’nin satış için ABD pazarına 30 ila 50 milyon varil petrol teslim etmesi konusunda Venezuela ile doğrudan işbirliği içindeyiz. ABD, Venezuela ham petrolünün ABD rafinerilerine ve dünya genelindeki alıcılara satışına izin verecek; ancak bu satışları ABD hükümeti yapacak ve gelir Washington’un kontrolündeki hesaplara aktarılacaktır. Bu fonlar buradan Venezuela’ya geri dönebilir ve Venezuelalı halkın yararına kullanılabilir; fakat Venezuela’da gerçekleşmesi gereken değişimleri dayatabilmek için bu petrol satışları üzerinde güç ve kontrol sahibi olmamız gerekiyor…” (DW, 07/01/2026).
Buna ek olarak ABD hükümeti; Venezuela’nın Çin ve Rusya gibi rakip emperyalist güçlere petrol satışını sınırlama, kontrol etme veya gerektiğinde doğrudan yasaklama; Küba’ya yapılan petrol sevkiyatını durdurma ve petrol satışlarından elde edilen gelirle yapılacak mal ve ürün alımlarının tamamen ABD’den yapılmasını güvence altına alma gibi koşullar dayattı.
ABD hükümeti ile artık Delcy Rodríguez tarafından yönetilen Venezuelalı hükümet arasında yürütülen bu görüşmelerdeki pazarlıkların ve hükümetin işbirlikçi tutumunun kamuoyuna açıklanması, devlet petrol şirketi PDVSA’nın yaptığı bir bildiriyle doğrulandı. Bu açıklamada yalnızca Venezuela’nın ABD’ye 30 ila 50 milyon varil petrol satacağı teyit edilmedi; aynı zamanda ABD’li petrol tekelleriyle yapılacak görüşmelerin Chevron-Texaco ile daha önce belirlenen şartlar temelinde gerçekleşeceği de açıkça ilan edildi.
Ardından, 9 Ocak Cuma günü Donald Trump, büyük petrol tekellerinin CEO’larıyla Beyaz Saray’da bir araya gelerek bu koşulları onlara aktardı, Venezuela’daki petrol sektörüne 100 milyar dolarlık yatırım yapmalarını önerdi ve Venezuelan petrolünün akıbetine ilişkin kararlar aldı.
Buna ek olarak, ABD ile diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi, ABD’nin Caracas’taki büyükelçiliğinin yeniden açılması ve Delcy Rodríguez’in Trump ile görüşmek üzere ABD’ye seyahat etme olasılığı da gündemde.
Petrolün Teslimiyetini Pekiştirecek Bir Yasal Reform
22 Ocak 2026’da, neredeyse bütünüyle Chavizm’in kontrolündeki Ulusal Meclis, muhalefet milletvekillerinin küçük ve etkisiz bir kesiminin de oylarıyla, Organik Hidrokarbonlar Yasası’nın ilk turda reformunu onayladı; böylece ülkenin petrol endüstrisinin yönetiminde köklü bir değişikliğin yolu açıldı ve Chávez döneminde bile başlatılmış olan özelleştirme süreci hızlandırılıp derinleştirildi.
Bu reform, tamamen işbirlikçi bir hükümet tarafından, ABD hükümetinin vesayeti ve direktifleri altında gerçekleştirilmekte olup; ABD’nin petrol işçileri, Venezüelalı işçi sınıfı, halk ya da ulusal kalkınma gibi konularda hiçbir çıkarı yoktur. Tam tersine, yalnızca kendi siyasi, jeopolitik, ekonomik ve askerî amaçlarını tatmin etmek istemekte; bunun için Venezuela’yı ve kıtanın geri kalanını boyunduruğu altına alarak emperyalist hegemonyasını yeniden tesis etmeye çalışmaktadır.
“Petrol endüstrisini modernleştirme” ve “yatırım çekme” gerekçeleriyle yapılan bu reform, Venezuela’da petrol endüstrisinin ve petrol ticaretinin özelleştirilmesine yönelik gidişatta niteliksel bir sıçrama niteliği taşımaktadır. Çünkü petrol sektörünü artık PDVSA ile ortak girişim kurma zorunluluğu olmaksızın tamamen ulusal ve/veya yabancı özel sermayeye açmaktadır. Bundan böyle yerli veya yabancı ortaklar, “Verimli Katılım Sözleşmeleri” (PPC) üzerinden petrol arama, çıkarma ve pazarlama faaliyetlerinde doğrudan yer alacak ve karar alacaklardır. Bu sözleşmeler, emperyalist petrol tekellerinin (ve azınlık durumundaki ulusal sermayenin) PDVSA’nın denetimi olmaksızın petrol işinde operasyonel ve yönetsel özerklik elde etmesini sağlamaktadır. Böylece devletin, millî petrol şirketi aracılığıyla ham petrolün işletilmesi ve pazarlanması üzerinde sahip olduğu kontrol tamamen kaldırılmaktadır.
Her ne kadar Chávez döneminde oluşturulan karma şirket düzeni, özel petrol sermayesini basit taşeronluktan ortaklığa yükselterek özelleştirme yönünde bir kapı açmış olsa da, mevcut hidrokarbon mevzuatı hâlâ arama, çıkarma, pazarlama ve satış üzerinde doğrudan devlet denetimini garanti ediyordu. Bu hüküm bugüne dek, çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmış olsa da, geçerliydi.
Hidrokarbon Yasası, PDVSA’nın hisselerinin çoğunluğunun (genellikle %60’ın üzerinde) devletin elinde olmasını zorunlu kılıyordu; ancak bu düzenleme Maduro hükümeti tarafından 2015’ten bu yana ve özellikle Ekim 2020’de çıkarılan sözde Anti-Abluka Yasası ile keyfi biçimde ihlal ediliyordu.
Delcy Rodríguez hükümeti tarafından gerçekleştirilen bu reform, 2006 tarihli Hidrokarbon Yasası’nın hükümlerine tamamen aykırı biçimde, yabancı veya yerli özel şirketlerin artık doğrudan ve devlet kontrolü olmaksızın petrolün birincil alanlarında, yani arama ve üretimde faaliyet göstermesine; ayrıca ürettikleri petrolü doğrudan kendilerinin pazarlamasına izin veriyor. Bu, petrol üretimi ve satışının kontrolünü ve gelirini özel sermayeye devretmek anlamına geliyor.
Böylece devlet, karma şirketlerde biçimsel olarak çoğunluk hissesini korusa bile, yerli veya yabancı sermaye operasyonları fiilen yönetecek, teknik kararları verecek ve pazarlamayı kendi çıkarları doğrultusunda belirleyecek. Bu, stratejik denetimin özel sermayeye teslim edilmesi anlamına geliyor. Bu model, Maduro döneminde Chevron’un faaliyet gösterdiği düzene tüm sektörün uyarlanmasıdır.
Reformun Siyasi Çerçevesi, Diğer Yönleri ve Sonuçları
Bu yasal reform, ABD’nin kıtadaki hegemonik emperyalist hedeflerinin, bölgedeki rakip emperyalist güçlerle rekabetinin ve Venezuela başta olmak üzere tüm Latin Amerika üzerindeki siyasal, jeopolitik, ekonomik ve askerî çıkarlarını dayatma arayışının bir bağlamı içinde gerçekleşmektedir. Reform tam da bu çerçevede anlaşılmalıdır.
Reformun ruhunu yansıtan stratejik boyutunun yanı sıra, başka önemli maddeler de içermektedir: bunlardan biri, uluslararası ve yerli petrol şirketlerinin devlete ödemek zorunda olduğu %33,3 oranındaki maden hakkının (royalty) %15’e, bazı projelerde ise %20’ye düşürülmesidir. Ayrıca, devletle şirketler arasındaki ihtilafların ulusal mahkemelerde çözülmesi zorunluluğu kaldırılmış ve bu tür anlaşmazlıkların uluslararası tahkim kuruluşlarına taşınması açıkça kabul edilmiştir. Bu, tarihte eşi görülmemiş bir teslimiyet örneğidir.
Royalti oranlarının düşürülmesi, bir yandan petrol şirketlerinin kârlarını katlayacak, diğer yandan ülkenin gelirlerini azaltacaktır.
Bu aşağılayıcı ve yeni-sömürgeci reform, Chavizmin, bugün Delcy Rodríguez hükümeti biçiminde, ABD hükümeti ve Trump yönetimiyle kurduğu işbirlikçi ve açıkça emperyalizm yanlısı mutabakatı sağlamlaştırmaktadır. Böylece ülkenin en stratejik kaynağının mülkiyet ve kontrol rejiminde köklü bir değişiklik yapılmakta, bu kaynaklar uluslararası petrol tekellerinin çıkarına sunulmakta ve ulusal egemenliğin temelleri ortadan kaldırılmaktadır. Bu süreç, önceki yıllarda başlamış ve şimdi hem derinleşmiş hem de yasallaştırılmıştır.
Giderek ilerleyen özelleştirme ve teslimiyet çizgisi, ülkenin en stratejik kaynağı üzerindeki egemenliği tasfiye etmektedir. Üretim ve ticaretin kumandası büyük şirketlerin uluslararası çıkarlarına bırakılmaktadır.
Teslimiyetin Sürekliliği
Bugün yaşananlar, Chávez döneminde başlayan bir sürecin devamı ve niteliksel bir sıçramasıdır. 2007’deki sözde “Tam Petrol Egemenliği” planı ile birlikte, uluslararası şirketler PDVSA ile ortaklık kurarak petrol işinde doğrudan pay sahibi olmuş, operasyon anlaşmaları ve stratejik ortaklıklar 51/49 ortaklık modeline dönüştürülmüştü. Uluslararası şirketlere Venezuela’dan hiç ayrılmadı.
Bu düzen altında Chevron, Repsol, Shell, Total, Çin Ulusal Petrol Şirketi, Statoil, Eni, Petrobras gibi şirketlerle; daha sonra Mitsubishi, Lukoil, Gazprom ve Rosneft ile ortaklıklar kuruldu. Exxon Mobil ve Conoco Phillips ise bu iş modeline katılmayı reddetti ve ICSID’e dava açtı.
2010’da Chávez, dünyanın en büyük petrol rezervi olan Orinoco Petrol Kuşağı’ndaki birçok bloğu uluslararası şirketlere devrederek teslimiyet sürecini daha da derinleştirdi.
Sonuç olarak, ülkeye giren devasa miktardaki kaynaklar, petrol tekellerinin, çeşitli özel sektörlerin, dış borç ödemeleri aracılığıyla uluslararası bankaların ve Bolivarcı yeni zengin sınıfın kasalarına aktı. Ülke ise bunun ardından kısa sürede tarihteki en derin krizine sürüklendi.
2018’den itibaren Maduro, devlet denetimlerini daha da gevşetmeye başladı; ortaklık düzenini yok saydı, petrol varlıklarını borç karşılığında rehin bıraktı, yasaların öngördüğü hükümleri deldi ve petrol işinin birçok alanını uluslararası şirketlerin kontrolüne bıraktı. Orinoco Madencilik Koridoru ve Chevron modeli bunun en çarpıcı örnekleriydi.
Bugün yaşanan teslimiyet ve özelleştirme, milyonlarca Venezuelalının yaşamında yıkıcı sonuçlar yaratacaktır. Petrol endüstrisinin teslim edilmesi ve ülkenin kolonileştirilmesi, ulusal kaynakların büyük ölçüde yabancı ve kısmen yerli, özel sermayeye yağmalatılması anlamına gelmektedir; bu, işçilerin ve halkın temel ihtiyaçlarının hiçe sayılması demektir.
Bu nedenle, petrolün teslimiyetine ve yağmalanmasına karşı mücadeleyi hazırlamak; Venezuela’nın ve tüm Latin Amerika’nın egemenliğini tehdit eden emperyalist saldırının tamamını püskürtmek zorunludur. ABD emperyalizmi yalnızca kendi jeopolitik ve ekonomik çıkarlarını dayatmak istemektedir; bunun bedelini ise ülkenin işçi sınıfı ve halkı ödemektedir.
Bu emperyalist emellerin boşa çıkarılması, ancak işçilerin ve halkın mümkün olan en geniş seferberliğiyle; ülke içinde, kıtada ve dünya çapında uluslararası dayanışmayla mümkündür.






