Yeni bir şiddet biçimi ile karşı karşıyayız: piyasada eşitler arasında adil, potansiyel olarak dengeli ve çok taraflı bir rekabet gibi görünen, sermayeler arasındaki küresel mücadele. Özellikle son yıllarda emperyalizm teorisini küreselleşmeye dönüştüren bu yanılsamadır.
Sermaye ihracatının gerçek içeriği, emperyalist ülkelerdeki sermayeler arasında, işçi sınıfı tarafından üretilen küresel artı değer için giderek şiddetlenen çekişmedir.
Sermayenin, menşe ülkelerinin iç pazarını kapattıktan sonra, dünya çapında genişlemekten başka bir çıkışı yoktur. Gerektiğinde, egemenlik altındaki ülkelerin geleneksel sosyal ilişkileri sömürgeci yöntemlerle yok edilir. Ya tipik bir kapitalist iç pazar yaratılır ya da sermaye ihracatı yoluyla mevcut bir pazar ele geçirilir. Bu nedenle, bu genişlemenin karakteri zorunlu olarak savaşçıdır, ancak mutlaka militarize değildir.
Emperyalizmin doğası gereği imkansız olan şey, uzlaşma, anlaşma ve çok kutuplu bir dünyadır, özellikle de Çin’in iç pazarının büyüklüğü ve devlet aracılığıyla işletmelerinin merkezileştirilmesi açısından sahip olduğu rekabet avantajları göz önüne alındığında.
Çin’in 2008 küresel ekonomik krizine verdiği yanıt, onun yeni bir emperyalist güç olarak dünya sahnesine çıkışını tescilledi. O tarihten bu yana, küresel siyasetin merkezi ekseni haline gelen bu iki güç arasındaki çatışma; dünya ekonomik organizasyonunun gidişatını, küresel iş bölümünü ve devletler arası dengeleri kökten sarsmaktadır. Bu antagonizm, dünya siyasetinin merkezi ekseni haline gelmiştir.
Trump’ın başkanlığa gelmesi, tehditleri ve kabadayılıkları da dahil olmak üzere tüm ekstra-ekonomik önlemleriyle, ABD emperyalizminin gücünü değil, çöküşünü yansıtıyor.
Diğer Batılı emperyalist güçlerin desteğiyle tartışmasız bir küresel hegemon olarak hüküm süren Amerika Birleşik Devletleri dönemi sona erdi.
Trump’ın tehditleri bir uyarı mahiyetindedir: ABD, ekonomik rekabetle koruyamadığı mevzileri şantajla, o da yetmezse askeri güçle geri almaya çalışacaktır.
Ne ‘Küresel Güney’ savunuculuğu maskesiyle Çin veya Rus emperyalizmini ‘ehvenişer’ olarak pazarlayan ‘kampçı’ ve reformist kesimler; ne hala reform umudu taşıyan sosyal demokratların desteklediği sözde ‘demokratik’ Avrupa Birliği; ne de bazılarının liberal düzeni korumak için son çare gördüğü ABD; barışa veya işçilerin ihtiyaçlarına giden gerçek bir yol sunmaktadır.
Bu yeni emperyalizm biçimi, 20. yüzyılın hüküm süren emperyalist dinamiklere daha yakındır. Benzer şekilde bu dönem; yarı-sömürge dünyayı yağmalamak ve denetim altına almak için emperyalist devletler arasında kızışan rekabetin, ulusal kurtuluş ve demokratik mücadelelerle iç içe geçtiği bir tablo sunmaktadır.
Marksistler, ana kapitalist fraksiyonların planlarına karşı; sömürülen ve ezilenlerin ihtiyaçlarını temel alan bir işçi eylem planı ile acil bir çevre programını merkeze koymalı ve yaklaşan felaketten işçi sınıfı lehine çıkılabilecek bir yol önermelidir.