Anasayfa / Dünya / Filistin / Lübnan’ın Geleceği ve Körfez’deki Çıkmaz

Lübnan’ın Geleceği ve Körfez’deki Çıkmaz

İsrail saldırıları sonrası Lübnan'da yıkım.

2 Mart’tan bu yana İsrail Devleti, Lübnan’a, özellikle güney bölgesine ve güney Beyrut’a, karşı yıkıcı saldırılar düzenlemektedir. Halihazırda 3.100’den fazla ölü, bir milyonun üzerinde yerinden edilmiş insan ve pek çok bölgede ağır tahribat mevcuttur. İsrail ne kadar ileri gidecek?

Fabio Bosco / 28 Mayıs 2026

Bu saldırıları anlamak için, Siyonistlerin Lübnan’a ilişkin tarihsel görüşünü kavramak gerekmektedir. İsrail Başbakanı Moshe Sharett, 16 Mayıs 1955 tarihli günlüğünde, o dönem Savunma Bakanı olan Ben-Gurion ve Genelkurmay Başkanı Moshe Dayan ile yaptığı toplantıyı şöyle aktarmaktadır:

“Ona göre [Dayan], yapılması gereken tek şey bir subay bulmaktır; bu kişi yalnızca bir binbaşı bile olabilir. Onu kazanmalı ya da para ile satın almalıyız; Maruni nüfusun kurtarıcısı olarak kendini ilan etmeyi kabul etmesini sağlamalıyız. Ardından İsrail ordusu Lübnan’a girecek, gerekli toprakları işgal edecek ve İsrail ile ittifak kuracak bir Hristiyan rejimi kuracaktır. Litani Nehri’nin güneyindeki topraklar tamamen İsrail’e ilhak edilecektir…”

Bu plan, 1978’de İsrail’in güney Lübnan’ı işgal etmesi ve Maruni Hristiyan olan Binbaşı Saad Haddad önderliğinde bir kukla ordu kurmasıyla hayata geçirilmiştir. Haddad’ın ölümünün ardından komuta General Antoine Lahad’a devredilmiştir. Dört yıl sonra İsrail kuvvetleri başkent Beyrut’a kadar ilerlemiş; Filistinli güçleri ve sol kesimleri tasfiye ederek müttefikleri Beşir Cemayel’i cumhurbaşkanlığına getirmeyi hedeflemiştir.

Cemayel, İsrail’in çıkarlarını savunuyordu: “fazla nüfus” olarak nitelendirdiği Filistinlilerin sürülmesi ve Lübnan Hristiyan burjuvazisinin çıkarlarını öne çıkaracak otoriter bir hükümetin kurulması.

Bu hedeflere ulaşmak için Cemayel’in, Siyonist devletle ilişkileri normalleştirmeden önce Filistinlileri ve Suriye kuvvetlerini sınır dışı edecek zamana ihtiyacı vardı. Bu, Cemayel ile İsrailli General Ariel Sharon arasında, Cemayel’in suikaste kurban gitmesinden iki gün önce Bikfaya’da imzalanan paktın özüydü.

1983’te sol partilerin öncülük ettiği Lübnan direnişi İsrail kuvvetlerini Beyrut’tan ve güneyden sürdü. 2000 yılında ise artık Hizbullah önderliğinde yürütülen Lübnan direnişi, İsrail kuvvetlerini ve kukla ordusunu topraklardan tamamen kovdu.

Lübnan’a yönelik sömürgeci planı dayatma girişiminin ikincisi, Ekim 2024’te Lübnan topraklarına,özellikle güneye, başkentin güney varoşlarına ve Bekaa Vadisi’ndeki kasaba ve şehirlere, yönelik yıkıcı saldırılarla başladı. Bu saldırganlık Trump’ın baskısı üzerine askıya alındı; ancak 2 Mart 2026’ya gelindiğinde İsrail’in ateşkesi 15.000 kez ihlal etmesinin ardından geniş çaplı saldırılar yeniden başladı.

ABD emperyalizminin dayattığı müzakere sürecinde İsrail’in hedefleri açıktır: Lübnan hükümetini Hizbullah’ı silahsızlandırmak için iç savaşı kışkırtmaya zorlamak; bu arada İsrail kuvvetleri ülkenin güneyini işgal altında tutarak Lübnan topraklarının herhangi bir noktasına her an saldırabilecek konumda kalmak. İsrail planı, Lübnan hükümetini Arap topraklarının sömürgeleştirilmesinde kendi çıkarlarının temsilcisine dönüştürmeyi amaçlamaktadır.

ABD Emperyalizminin İleri Karakolu Olarak İsrail

Bu İsrail planı, doğrudan ana destekçisine, yani ABD emperyalizmine dayanmaktadır. 1973’ten bu yana ABD emperyalizmi, İsrail devletini tüm Levant bölgesini, Irak’ı ve Arap Yarımadası’nı kontrol etmek için ileri karakolu hâline getirmiştir. Bu amaçla İsrail, bölgedeki diğer tüm devletlerinkinden üstün modern silahları ücretsiz olarak almakta; ABD ise bölgenin geri kalanına Siyonistlerle baş etmek için yetersiz kalacak silahlar satmaktadır. Obama yönetiminden bu yana İsrail yılda 3,8 milyar dolar almakta; Gazze’deki soykırım sürecinde olduğu gibi gerektiğinde bu rakam daha da artırılmaktadır.

Bunun yanı sıra ABD emperyalizmi, Arap ülkelerini İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye zorlamak için bir dizi diplomatik strateji geliştirmiştir: 1979’da Mısır ile, ardından Ürdün ile kurulan ilişkiler; 1993’te FKÖ’yü İsrail işgalinin yöneticisine dönüştüren Oslo Anlaşmaları; 2020’de Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan ile imzalanan İbrahim Anlaşmaları ile neredeyse tüm Arap rejimleriyle,Cezayir, Tunus ve Kuveyt dışında, yürütülen süregelen normalleşme süreçleri.

Bu genişletilmiş normalleşme süreci, Hamas önderliğindeki Filistin direniş hareketinin 7 Ekim 2023’teki eylemiyle kesintiye uğradı. Bu eylem Filistin meselesini yeniden uluslararası gündemin merkezine taşıdı; başta Suudi Arabistan ile sürdürülen normalleşme müzakerelerini dondurdu ve Siyonistlerin güvenlik düzenine duyduğu özgüveni sarstı.

O günden bu yana Biden ve Trump yönetimlerindeki ABD, Gazze’deki soykırıma, Batı Şeria’daki etnik temizliğe ve 1948’de işgal altına alınan Filistin topraklarındaki apartheide İsrail devletine koşulsuz destek vermeye devam etmektedir.

İran’a Yönelik Saldırıların Başarısız Hedefleri

2025’teki 12 günlük saldırının ardından ABD emperyalizmi ve İsrail kuvvetleri, 28 Şubat’ta İran’a karşı vahşi bir saldırı başlattı.

Plan, Çin ile sürdürülen emperyalistlerarası mücadelede ABD’nin çıkarlarına hizmet edecek bir müttefik hükümet oluşturmak ve İran rejiminin bölgesel emellerini ortadan kaldırarak sahayı İsrail’in hegemonik hırsları için açık bırakmaktı.

Ancak bu plan, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alarak uluslararası ekonomiyi boğmaya yönelik başarılı girişimleri nedeniyle iflas etti. Şu an itibarıyla bir çıkmaz söz konusudur ve Trump, küresel ekonominin daha da gerilemesinin önüne geçmek,bu gerileme şirketlerin, ABD’li halkın ve müttefik ülkelerin çıkarlarını doğrudan etkilemektedir, için Hürmüz Boğazı’nı yeniden açacak bir çıkış yolu aramaktadır.

Öte yandan ABD, temsilcisi Tom Barrack aracılığıyla bir B Planı devreye sokmuş durumdadır: Barrack, İran karşısında bölgesel bir ittifak oluşturmak amacıyla tüm Arap başkentlerini ziyaret etmektedir. Bu hedef, İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında müzakere edilmekte olan askeri ittifak ve Irak Başbakanı’nın değiştirilmesiyle belirli bir ilerleme kaydetmiştir.

Suudi Arabistan’ın Üçüncü Yol Hevesi

Ne var ki bu plan ciddi bir dirençle karşı karşıyadır. Her şeyden önce, Arap Birliği’nin öncü gücü olan Suudi rejimi, hem İran’a hem de İsrail’e alternatif olarak bölgesel hegemon konumuna yükselme hevesini taşımaktadır.

On bir yıl önce Suudi rejimi, 2019’da ülkenin başlıca petrol tesisine iki insansız hava aracının çarpmasıyla sona eren başarısız bir savaşı Yemen Hûsîleri’ne karşı başlattı.

Aynı dönemde rejim, Suudi ekonomisini petrole olan bağımlılığından kurtarmayı hedefleyen 2030 Vizyonu’nu hayata geçirdi. Ancak bu plan, uygulanması için gereken kaynakların tamamını sağlayamadı ve İran’a yönelik emperyalist saldırganlığın Körfez ülkelerini derinden sarstığı bu süreçte giderek daha fazla sorgulanır hâle geldi.

Bugün Suudi rejimi, İsrail ve İran’a alternatif bölgesel bir ittifak arayışındadır: devasa ekonomik kaynaklarını Türkiye ve onun savunma sanayiyle, kalabalık nüfusuyla Mısır’la ve nükleer silahlarıyla Pakistan’la birleştirmeyi öngören patlayıcı bir ittifak. Bu ittifak, ABD ile ortaklığını sürdürürken Çin emperyalizmiyle de güçlü ilişkiler geliştirmektedir.

Bu bloğun temel tutumlarından biri, İsrail ile normalleşmeyi dondurmak ve bunu 1967’de İsrail tarafından işgal edilen topraklarda bir Filistin devletinin tanınmasını talep eden 2002 Arap Girişimi’ne bağlamaktır. Suudi rejimi, Lübnan’da da etkin biçimde sahaya inerek İsrail ile ilişkilerin normalleşmesini engellemeye çalışmaktadır.

Bölünmüş Lübnan

Lübnan burjuvazisinin ve halkının büyük çoğunluğu, İsrail ile tam normalleşmeye karşıdır. Ancak İsrail saldırılarına nasıl son verileceği konusunda toplum, dinî sınırlar boyunca bölünmüş durumdadır.

Hristiyan burjuvazi, İsrail ile bir ateşkes anlaşması istemekte ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını talep etmektedir. Şii burjuvazisi ise İsrail ile müzakereyi Lübnan’ın sömürgeci boyunduruğunu kabullenmek olarak gördüğünden reddediyor ve silah temin etmesi gereken Hizbullah önderliğindeki silahlı direnişi destekliyor. Bu iki kutup arasında ise Sünni ve Dürzî burjuvazi yer almaktadır: ateşkes istiyorlar, ancak bu durum normalleşme anlamına gelmesin ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması müzakere yoluyla sağlansın.

Halk arasındaki bölünme ise biraz farklı bir görünüm sergilemektedir. Al-Jadeed kanalının yürüttüğü kamuoyu yoklamasına göre Hristiyanlar, Dürzîler ve Sünnilerin çoğunluğu Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını isterken, Şiilerin %87’si buna karşı çıkmaktadır. İsrail ile doğrudan müzakereler söz konusu olduğunda ise Hristiyanların ve Dürzîlerin %70’inden fazlası bu adımı desteklemektedir. Sünniler arasında ise görüş ayrılığı belirgindir: %52’si İsrail ile barışı desteklerken, %46’sı karşı çıkmakta; %53’ü ise Netanyahu ile Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun arasındaki müzakerelere itiraz etmektedir.

Şiiler arasında ise bu müzakereleri reddetme oranı %93’e ulaşmaktadır. Bu tablo, Hizbullah ile Şii halk arasındaki kopuşun henüz gerçekleşmediğini ortaya koymaktadır; her ne kadar partinin 2013’teki Suriye müdahalesinden İsrail’in son saldırılarına kadar çeşitli politikalarına yönelik hoşnutsuzluklar mevcut olsa da.

İsrail ile normalleşme meselesinde ise yalnızca Dürzîler büyük ölçüde olumlu tutum sergilemektedir: %70’i Beyrut’ta bir İsrail büyükelçiliği açılmasını desteklemektedir. Dürzî toplumu ile İsrail arasındaki bu yakınlaşma, Suriye hükümet kuvvetleri ile Şeyh el-Hicri liderliğindeki güçler arasında Süveyda’da yaşanan çatışmaların ardından belirgin biçimde hız kazandı. Burada dikkat çekici olan nokta, başlıca Dürzî lider Velid Canbolat ile Dürzî halk arasındaki derin görüş ayrılığıdır. Canbolat, Suriye hükümeti ile Süveyda’daki Dürzî nüfus arasında uzlaşmanın sağlanmasını savunmakta ve İsrail’den uzaklaşılması gerektiği görüşünü taşımaktadır.

Sol kesimlerin Hizbullah ile ilişkisi de karmaşık bir tablo sergilemektedir. Akademisyen Ziad Majed, Lübnan solunun dört gruba bölündüğünü değerlendirmektedir: Birincisi, İsrail karşısındaki direniş rolü nedeniyle Hizbullah’ı destekleyen kesimdir. İkincisi, Hizbullah’ın iç politikalarını sert biçimde eleştiren ancak İsrail karşısındaki mücadeleye bu anlaşmazlıkların önünde yer veren gruptur. Üçüncüsü, Hizbullah’ın İran ile ilişkisine ve Suriye’ye müdahalesine karşı çıkan; ne var ki Hizbullah karşıtı güçlerle aynı safta yer almayan ve İsrail’i Lübnan’ın en büyük tehdidi olarak gören kesimdir. Dördüncüsü ise İsrail saldırılarına son vermek için bir anlaşmanın kaçınılmaz olduğu kanısını taşıyan gruptur.

Diğer Emperyalist Ülkeler

Uluslararası arenaya bakıldığında, bir zamanlar Orta Doğu’da son derece etkili olan Avrupa emperyalizmi bugün İsrail’in Lübnan’daki eylemlerini eleştiren diplomatik açıklamalarla yetinmekte; ancak Filistin soykırımı karşısında büyük ölçüde sessiz kalmaya devam ederken İsrail devletiyle tüm diplomatik ve ticari kanallarını açık tutmaktadır.

Çin, aynı anda hem İsrail’in hem İran’ın hem de Suudi Arabistan’ın müttefiki konumunda yer almaktadır ve bu ülkelerin hiçbirinde mevcut rejimlerin çöküşüne ilgi duymamaktadır. Rusya ise hem İran hem İsrail ile önemli ilişkilerini sürdürmekte; ancak şu an için bu ilişkileri, Ukrayna’ya karşı yürütülen büyük çaplı savaş çabası tarafından sınırlandırılmaktadır.

İsrail’i Kovun, Mezhepçi Devleti Yıkın

Bu koşullar altında Lübnan işçi sınıfının siyasi yönelimini doğru biçimde belirlemek büyük önem taşımaktadır. Bu yönelim zorunlu olarak İsrail kuvvetlerini Lübnan topraklarından kovma ve direnişe her türlü katkıyla katılma gerekliliğiyle başlamalıdır. Bu hedefin önündeki başlıca engel ise mezhepçi devlet yapısı ve onun burjuva partilerinin büyük çoğunluğudur. Lübnan’daki mezhepçi devlet yapısı, Lübnan işçi sınıfını kendi burjuva kesimleri tarafından yönetilen hayalî topluluk çıkarlarına bölen bir emperyalist planın ürünüdür. Bu mezhepçi devlet yapısı, Lübnan iç savaşının başlarında yenilginin eşiğine gelmişti; ancak 1976’da Suriye’nin Hristiyan aşırı sağının yenilgisini önleyen askeri müdahalesiyle bu süreç durduruldu.

Bu mezhepçi kapitalist devlet, ülkenin ekonomik çöküşünden doğrudan sorumludur. Çöp toplama ya da 24 saatlik elektrik gibi temel hizmetleri dahi sağlamaktan acizdir. Üstelik 2019’da Lübnan burjuvazisi sermayesini ülke dışına kaçırdı; bu durum Lübnan lirasında ve genel ekonomide sert bir çöküşe yol açtı; arkasından Beyrut Limanı’nda yaşanan felaket boyutlarındaki patlama 300 kişinin hayatını kaybetmesine ve o bölgenin neredeyse tümüyle yıkılmasına neden oldu.

Mezhepçi devlete karşı, 19 Ekim 2019 isyanı yeniden yükseldi. Bu isyan mezhepçi devletin sonunu talep etti ve Trablus kentinde kümelenen proleter kesimleri ile Beyrut’ta yoğunlaşan orta sınıf kesimlerini ortak bir zeminde buluşturdu.

İşçi hareketinin yönelimi, İsrail’e karşı mücadeleden beslenmelidir: mezhepçi partilerden bağımsız, işçi sınıfı ve gençliğin özerk bir cephesini inşa etmek; bu cephede Trablus’un proleter gençliğinden ilham almak.

Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: