Büyük sermayenin birleşik aygıtı olan Avrupa Birliği (AB), ABD üstünlüğünün tartışılmaz olduğu bir dünyada yaratılmış olup, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bildiğimiz haliyle artık var olmayan bir dünya düzeninin ürünüdür. Bu çalkantılı bağlamda AB, ekonomisi ABD ve Çin’e kıyasla gerileyen ve AB’yi açıkça dağıtmayı hedefleyen Trump’ın yeni dış politikası tarafından mahkûm edilmiş bir varoluşsal krize girmiştir.
İşçi sınıfının ve halkların ihtiyaç duyduğu gerçekten birleşik bir Avrupa mücadelesi, ancak mevcut emperyalist devletlerin tasfiyesine ve enternasyonalist, dayanışmacı bir sosyalist iktidarın kurulmasına dayanan bir Sosyalist Avrupa Birleşik Devletleri kurma mücadelesiyle gerçekleştirilebilir.
PDAC – İtalya / Corriente Roja – İspanya / Em Luta – Portekiz / 2 Temmuz 2026
Avrupa Birliği’nin Varoluşsal Krizi
Büyük sermayenin birleşik aygıtı olan Avrupa Birliği (AB), ABD üstünlüğünün tartışılmaz olduğu bir dünyada yaratılmış olup, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bildiğimiz haliyle artık var olmayan bir dünya düzeninin ürünüdür. Bu çalkantılı bağlamda AB, ekonomisi ABD ve Çin’e kıyasla gerileyen ve AB’yi açıkça dağıtmayı hedefleyen Trump’ın yeni dış politikası tarafından mahkûm edilmiş bir varoluşsal krize girmiştir.
AB’nin Trump ile ilişkisini tanımlayan sözcük teslimiyettir. Bu duruş, Gazze ve Batı Şeria’daki Siyonist soykırıma rıza göstermesinde, Trump’ın dayattığı gümrük vergilerini kabullenmesinde ve ABD’nin Venezuela’ya müdahalesindeki suç ortaklığında açıkça görülmüştür. Başlıca Avrupa hükümetlerinin ve Avrupa Komisyonu’nun kendisinin ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist saldırganlığına gösterdiği yüzeysel muhalefet, bu savaşın Avrupa için ekonomik sonuçlarından ve Trump’ın politikalarına, Siyonizme yönelik kitlesel tepkiden kaynaklanmaktadır; ancak bu, AB’nin ABD ile stratejik ilişkilerinin doğasını değiştirmez.
AB Varoluşsal Bir Krizle Karşı Karşıya
AB, 1993’te Doğu Avrupa’daki kapitalist restorasyonun ve Alman yeniden birleşmesinin ardından, Alman sermayesinin Fransız sermayesiyle ittifak halindeki girişimiyle ortaya çıkmıştır. Her ikisi de Doğu Avrupa ülkelerinin asimilasyonunu ilerletmeyi, kendi tekelci şirketleri etrafında kıtanın ekonomik entegrasyonunda bir sıçrama yapmayı ve uluslararası arenada emperyalist bir blok olarak güçlenmeyi hedeflemiş, bunu yaparken de ABD’nin kıta üzerindeki stratejik hâkimiyetine meydan okumamıştır. AB hiçbir zaman birleşik bir devlet yapısı kurmayı amaçlamadı. Aksine, birbirleriyle müttefik olduğu kadar rekabet halinde olan ulusal burjuvaziler, kendi ulusal devletlerinden vazgeçmeyi hiçbir zaman düşünmediler. Dahası, AB kurumları Alman ve Fransız sermayesinin diğerleri üzerindeki hâkimiyetini kolaylaştırdı.
AB’nin şu anda içinde bulunduğu varoluşsal kriz, iki temel unsurun iç içe geçmesinden kaynaklanıyor: bir yanda Almanya ve Fransa’nın ABD ve Çin’e kıyasla ekonomik ve jeostratejik gerilemesi, diğer yanda Trump’ın AB’yi dağıtmayı da içeren yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS).
Trump, AB’yi salt bir serbest ticaret bölgesine indirgemek istiyor; böylece AB gibi bir kurumun müdahale etmesine ya da eski Avrupa emperyalizmlerine dayanan belli bir stratejik özerklik talep etmesine izin vermeden, her bir Avrupa devletiyle ayrı ayrı ilişki yürütebilecek.
Trump, ABD’ye gümrük vergisi ödeyen, ABD’nin askeri üslerini muhafaza eden ve ABD’nin teknoloji, finans, silah ve enerji tekellerinin engelsiz hâkimiyetini koruyan teslimiyetçi bir blok istiyor. NSS’nin resmi belgesinde Trump yönetimi, Almanya’daki AfD veya İspanya’daki Vox gibi Avrupa karşıtı “yurtsever partiler” olarak adlandırılan Avrupa aşırı sağını açıkça desteklemektedir. Amerikan basınına sızdırılan “gayriresmi” NSS versiyonunda ise Macaristan, Avusturya, Polonya ve İtalya’yı AB’den çıkmaya teşvik etmeyi bile tartışıyorlar.
Trump, üç yüzyıl önce Danimarka tarafından ilhak edilen büyük Arktik ada Grönland’ı ele geçirmekle bile tehdit etti, Danimarka hem AB hem de NATO üyesidir. ABD’nin ilhak planlarından taktiksel geri çekilmesi, AB’nin iç bölünmelerinin gün yüzüne çıkmasını şimdilik engelledi. Trump, Putin ile savaşı sonlandırmak ve Ukrayna’yı paylaşmak üzere yürüttüğü müzakerelerde AB’yi tamamen devre dışı bıraktı. Ayrıca bir Rus müdahalesi durumunda Avrupalı NATO ülkelerine askeri desteği kesebileceğini ima ederek NATO’nun kendisini sorgulattı.
Trump, NATO’yu askeri bütçeleri GSYİH’nin %5’ine çıkarmaya (doğrudan silahlanmaya %3,5, ilgili altyapıya %1,5) zorladı; bu da ABD’li savunma yüklenicileri ve Palantir gibi savaşla ilişkili teknoloji şirketleri için büyük bir kazanç olacak.
Çeşitli Avrupa ulusal ordularının NATO aracılığıyla ABD’ye tabi kılınması ve büyük ABD savunma yüklenicilerine bağımlılığı (Fransa’nın göreli istisnası dışında) yapısal ve devasadır. Gelecek Muharebe Hava Sistemi (FCAS) programı, Fransa ile Almanya arasındaki sınai ve stratejik rekabet nedeniyle derin bir krizde; Almanya, Fransa’ya boyun eğmek yerine askeri açıdan ABD’ye dayanmayı tercih ediyor. Almanya ve AB ülkelerinin büyük çoğunluğunun ABD’nin F-35 savaş uçağını ve Patriot füze sistemi gibi sistemleri satın alması, ABD’ye operasyonel ve teknolojik bağımlılık anlamına geliyor.
Görünüm
2010-2011 borç krizinin ardından tüm sınırlılıklarını zaten ortaya koymuş olan AB projesi, emperyalistler arası çatışmanın hüküm sürdüğü bir dünyada tam bir başarısızlıktır. Üç büyük emperyalist güç (ABD, Çin ve Rusya) arasındaki rekabet, Avrupa ülkelerinin farklılaşan çıkarlarını etkiliyor, bu da ortak zemin bulmayı giderek zorlaştırıyor ve Avrupa güçleri arasındaki uçurumu derinleştiriyor.
Ancak şunu açıkça belirtmek gerekir ki, gerek içeriden gerek dışarıdan karşı karşıya kaldığı sayısız kriz ve zorluğa rağmen AB, mevcut süreci tamamen ya da kısmen tersine çevirmeye çalışıyor.
AB, uçuruma doğru yuvarlanan bir taş değildir; tersine, güçlü toplumsal, ekonomik ve siyasi güçlere, sağlam bir iç pazara, güçlü bir para birimine, nitelikli bir işgücüne, kendi sermayesine sahiptir ve büyük şirketlerden oluşan bir çekirdeği korumaktadır. Ayrıca bir askeri gelenek ve Trump’ın önerdiği ekonomik savaşa karşı koyacak araçlara sahiptir; bunlar arasında ABD’li finans firmalarına ve teknoloji şirketlerine uygulanan gümrük vergileri de bulunuyor.
Avrupalı emperyalist güçlerin askeri üretimde ABD’ye bağımlılığı aşma yönünde bir çabası var. Bunlardan biri, Birleşik Krallık, İtalya ve Japonya’nın 2035’e kadar altıncı nesil bir savaş uçağı geliştirmek üzere yürüttüğü ortak proje (Fransa’nın karşı çıktığı ancak Almanya’nın katılabileceği bir proje) ve dünyanın en büyük silah üreticilerinden ikisi olan Almanya’nın Rheinmetall’i ile İtalya’nın Leonardo’sunun ortak girişimiyle üretilecek bir tank projesidir.
Bu sürecin sonucunun ne olacağını şu an söyleyemeyiz. AB, bazı ülkeleri küresel emperyalist hiyerarşideki bir halka olarak gerilemeye devam ederken bugün olduğu gibi kalabilir; ya da Fransa ve Almanya gibi ülkeler kendilerini yeniden konumlandırmaya ve gerilemelerini durdurmaya çalışırken AB çökebilir bile. Kesin olan şu ki, AB son kırk yıldır olduğu haliyle, Avrupalı emperyalist ülkelerin bir bütün olarak çıkarlarını güvence altına alamaz.
Ukrayna Savaşı ve Avrupa Birliği
AB’nin krizi, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik emperyalist işgalinde de açıkça görülmektedir. Hatırlamakta fayda var: işgalin ilk günlerinde tüm Avrupa hükümetleri Zelensky’ye Kiev’i terk etmesini tavsiye etmişti; bu da Donbas’ın Rusya tarafından ilhakına ve Ukrayna’nın geri kalanında Putin yanlısı bir hükümetin kurulmasına yol açacaktı. Avrupa Birliği, Ukrayna kitlelerine bedel ödeterek Rus emperyalizminin çıkarlarına boyun eğmeye hazırdı. Ancak Putin’in planı, onu dört yılı aşkın bir süredir rejiminin temellerini sarsan bir savaş yürütmeye zorlayan Ukrayna’daki halk direnişi tarafından bozguna uğratıldı.
AB ülkeleri, Ukrayna’daki halk direnişinin burjuvazinin kontrolünden çıkmasını önlemek amacıyla, kendi istekleri dışında Zelensky hükümetinin savaş çabasını desteklemek zorunda kaldılar. Kendilerini, direnişi desteklemekle hiçbir ilgisi olmayan askeri harcama artışlarını haklı çıkarma fırsatını değerlendirerek Ukrayna’ya bir miktar eski silah gönderme ile sınırladılar. Trump’ın Ukrayna’ya verilen zaten yetersiz desteği ciddi ölçüde kıstığı sonrasında Avrupalı emperyalist ülkelerin niyeti, Ukrayna hükümetini esasen Donbas ve Kırım’ı Putin’e bırakan müzakereyle bir çözüme ikna etmekti. Zelensky, işgalci güçlere karşı silaha sarılanların muhalefeti nedeniyle Ukrayna’daki burjuva düzeni ciddi biçimde tehlikeye atmadığı sürece bu çözüme açık olacaktır.
UİB-DE / LIT-CI‘nin Avrupa seksiyonları, hangi hükümet iktidarda olursa olsun Ukrayna direnişini ve Ukrayna’nın bağımsızlık hakkını desteklemektedir. Rus emperyalist işgalinin hiçbir mazeret olmaksızın yenilgiye uğratılmasını savunuyor ve AB ülkelerindeki artan askeri harcamalara karşı çıkıyoruz. Ancak Ukraynalı işçi ve halk kitlelerini uyarıyoruz: AB ülkeleri onların müttefiki değildir, çünkü Putin’in işgalinin yerine (gelecekteki yeniden yapılanma dâhil) kendi ekonomik hâkimiyetlerini dayatmayı amaçlıyorlar. Zelensky hükümeti de Ukrayna’yı Batı emperyalizmine teslim etmeye hazırdır.
Tüm bu nedenlerle Ukraynalı işçiler ve direniş, Rus işgaline karşı mücadele ederken kendi sınıf temelli örgütlerini, işleyişinde demokratik ve hükümetten bağımsız, geliştirmeye çalışmalıdır; bu örgütlerde Ukrayna’nın emperyalist yağmacılardan gerçek bağımsızlığı için mücadele eden tüm güçler temsil edilmelidir.
AB ve Üye Devletleri İşçilere ve Halklara Karşı
Silahlanma meselesi, AB’yi oluşturan büyük emperyalist güçler arasındaki, özellikle Almanya ile Fransa arasındaki ulusal rekabetlerin, yani Avrupa güçlerini kemiren temel sorunun, açık bir yansımasıdır. Bu çıkar rekabeti, ünlü Draghi Raporu’nda ortaya konan ve yazarına göre AB’nin siyasi, ekonomik ve mali entegrasyonunda nitelik sıçraması yapılmadıkça kaçınılmaz olan hızlanmış gerilemesini durdurmayı ve tersine çevirmeyi amaçlayan önlemlerin hayata geçirilmesini engelliyor.
Bu çıkar rekabeti, gerçek bir birleşme yönünde önemli adımlar atmayı çok zorlaştırıyor; bu ancak Almanya ile Fransa arasında devlet birleşmesinde nitel ilerlemeler kaydedilmesi ve bunun diğer Avrupa ülkelerini de peşinden sürüklemesiyle mümkün olabilir. Avrupa güçleri ancak birleşik bir emperyalist güç haline gelerek ABD ve Çin emperyalizmi arasındaki rekabetle damgalanan bir dünya düzeninde ayakta kalabilirler.
Başında İspanya Cumhurbaşkanı Pedro Sánchez’in bulunduğu “demokratik Avrupa” propagandasına ya da uluslararası hukuk iddialarına rağmen AB, bir kısmı emperyalist olan kapitalist devletlerin bir grubudur ve amacı, Avrupa’daki ve dünyanın geri kalanındaki işçi sınıfının sömürülmesi için en iyi koşulları güvence altına almaktır.
İşçi sınıfının ve halkların ihtiyaç duyduğu gerçekten birleşik bir Avrupa mücadelesi, ancak mevcut emperyalist devletlerin tasfiyesine ve enternasyonalist, dayanışmacı bir sosyalist iktidarın kurulmasına dayanan bir Sosyalist Avrupa Birleşik Devletleri kurma mücadelesiyle gerçekleştirilebilir.
Mevcut AB altında, karşılaşabileceğimiz tek şey daha fazla saldırıdır; buna karşı büyük Avrupa tekellerinin ve onlara hizmet eden hükümetlerin yanıtı şu unsurların bir bileşimidir:
1: Başını Almanya ve Fransa’nın çektiği, işçi sınıfının ekonomik ve toplumsal kazanımlarına, özellikle kamu emeklilik sistemleri, sağlık, eğitim ve işsizlik yardımları gibi refah devletiyle ilişkili kazanımlara, yönelik, on binlerce işten çıkarma dalgasıyla birlikte yürütülen stratejik bir saldırı.
2: Demokratik haklara yönelik saldırılar; bunun en yakın örneği, Gazze ve Batı Şeria’daki İsrail soykırımına karşı protesto hareketlerinin bastırılması olup, devletler giderek daha otoriter özellikler kazanıyor.
3: Ukrayna savaşının bahane edildiği, denetimsiz bir silahlanma ve ülkelerin militarize edilmesi eğilimi; oysa gerçek şu ki Avrupa hükümetleri Ukrayna’ya işgali etkin biçimde püskürtecek yeterli askeri desteği hiçbir zaman sağlamadılar. Almanya ve Fransa’nın öncülük ettiği askerlik hizmetinin yeniden getirilmesini de içeren bu planlar, Avrupa güvenliği ve sahte bir stratejik özerklik arayışı adına yürütülürken, aynı zamanda üretken modernizasyon için nihai çare ve krize bir yanıt olarak sunuluyor.
4: Göçmenlere yönelik muamelenin ciddi biçimde kötüleşmesi; aşırı sağ, hem Avrupa Parlamentosu’nun kendi içinde hem de üye devletlerde sağı peşinden sürükleyerek, harç kesintilerini, uzatılabilir gözaltı sürelerini ya da Mısır ya da Tunus gibi “demokratik” ülkelerde AB dışı sınır dışı etme merkezlerini onaylıyor.
5: Avrupa’nın zaten yetersiz ve sınırlı çevre düzenlemelerinin geriletilmesi; Mercosur ile yapılan anlaşma gibi düzenlemelerle birlikte, başka ülkelerin yağmalanması ve çevresel yıkımı artarken, krizi daha da körükleyen benzeri görülmemiş iklim değişikliğini hızlandırıyor.

Bu yazının ilk bölümünde açıkladığımız gibi, büyük sermayenin birleşik aygıtı olan Avrupa Birliği (AB), ABD üstünlüğünün tartışılmaz olduğu bir dünyada yaratılmış olup, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bildiğimiz haliyle artık var olmayan bir dünya düzeni krizinin ürünüdür. Bu çalkantılı bağlamda AB, ekonomisi ABD ve Çin’e kıyasla gerileyen ve AB’yi açıkça dağıtmayı hedefleyen Trump’ın yeni dış politikası tarafından mahkûm edilmiş bir varoluşsal krize girmiştir.
AB Krizinin Avrupa Ülkelerinin Siyasi Sistemleri Üzerindeki Etkisi. İşçi Sınıfı Sahneye Çıkıyor
Dünya düzeninin krizi içinde ortaya çıkan AB krizi, çeşitli Avrupa hükümetlerinin her birinin siyasi sistemleri üzerinde de güçlü bir etki yaratıyor; istikrarlı hükümetler kurmakta zorluklar, hatta parlamenter istikrarı garanti edecek tüm koşullara sahip görünen hükümetlerin bile çöküşüyle karşılaşıyoruz. Bu istikrarsızlık, burjuvazinin farklı kesimleri arasında yoğunlaşan çatışmayı, toplumsal ve siyasi kutuplaşmanın derinleşmesini ve sınıf mücadelesini yansıtıyor, tüm bunlar işçi sınıfının bu saldırılara karşı koyma kapasitesine sahip olduğunu gösteriyor.
2025’te, Filistin’e destek ve Siyonist soykırıma karşı bir dayanışma canlanmasına tanık olduk; bu dayanışma, çeşitli ülkelerde tüm bir genç kuşağı politize eden tarihi grevleri ve seferberlikleri ateşlemeyi başardı. İtalya, özellikle 22 Eylül, 3 Ekim ve 28 Kasım’daki üç genel grev ile işçi taleplerini, silahlanmaya karşı mücadeleyi ve Filistin ile dayanışmayı birleştiren 4 Ekim’de Roma’daki kitlesel ulusal gösteri de dahil olmak üzere eşi görülmemiş bir seferberlik dalgası yaşadı.
Giorgia Meloni hükümetinin iktidara geldiğinden bu yana en derin krizini yaşadığı bu grevler, küresel işçi sınıfı için bir model oluşturdu ve Meloni’nin ilerlettiği yargı reformunun sandıkta reddedildiği 22-23 Mart’ta yapılan referandumun sonucunu etkiledi. Meloni hükümetinin bu ilk seçim yenilgisi, iktidardaki partiler içinde bir krizi tetikledi, hükümet ile büyük burjuvazi arasındaki ilk çatlağı yansıttı ve hükümeti bir bütün olarak zayıflattı. Meloni ancak burjuva muhalefetinin onun görevden alınmasını talep etmemesi sayesinde iktidarda kalabiliyor. Demokrat Parti’ye bağlı ana sendika olan CGIL, sosyal durumun Eylül ve Ekim’de olduğu gibi patlak verebileceğini bildiği için kısmi grevler çağrısı yapmak bile istemiyor. Faşizme karşı Direniş’in zaferinin yıldönümü olan 25 Nisan’daki gösterilere gösterilen kitlesel katılım, bu değişken durumun bir kanıtıdır.
Fransa’da da Eylül ve Ekim aylarında, Lecornú’ya karşı, selefi François Bayrou’dan devralınan kemer sıkma planlarına ve bütçe kesintilerine karşı önemli seferberlikler yaşandı. Bunun en doğrudan sonucu, 6 Ekim’deki istifası ve dört gün sonra yerine Emmanuel Macron tarafından atanması oldu; bu da kamuoyunda meşruiyeti derinden sorgulanan teknik veya geçiş niteliğinde bir hükümet yarattı. Bu protestoların ardından Lecornú, toplumsal gerilimleri hafifletme girişimiyle emeklilik reformunun uygulanmasının 2027’ye kadar askıya alınmasını önerdi.
Portekiz, o zamanki Başbakan Montenegro’nun 11 Aralık 2025’te önerdiği yeni önlemler paketine karşı bir grev ve gösterilerle tarihi bir mücadele günü yaşadı. Bu, on iki yıldır (sonuncusu Haziran 2013’teydi) bu türden ilk seferberlikti ve ülkenin büyük bölümünü felç etmeyi başardı. Bu protestolar sendika bürokrasisi ve parlamenter sol tarafından seçim zeminine yönlendirildi, ancak toplumsal ve siyasi kutuplaşmayla damgalanan 2026 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin manzarasını şekillendirmede belirleyici oldu; seçmenler, aşırı sağcı Chega partisinin zaferini önlemek için Sosyalist Parti adayının arkasında birleşerek ilk kez ikinci tura kalmayı başardı.
Montenegro hükümetinin politikalarına karşı öfke büyümeye devam ediyor. Portekiz Devrimi anısına yapılan 25 Nisan gösterileri, ölçeği ve içeriğiyle bu mücadele kararlılığını yansıttı. İkinci bir genel grevin gerçekleşme ihtimali de bulunuyor.
İspanya’da, olumlu makroekonomik verilerin arkasında, şirket kârlarını garanti altına almak için iş güvencesizliğinin yaygınlaştığı, ücretlerin düştüğü, çalışma haklarının sürekli aşındığı ve gençlerin geleceksiz kaldığı yeni bir sömürü örüntüsünün pekişmesi yatıyor. Yıllarca süren kesintilerin, özelleştirmelerin ve kamu hizmetlerinin yetersiz finansmanının ardından, sağlık, eğitim, sosyal hizmetler ve temizlik işçileri 2026’ya ülke çapında grev ve seferberlik çağrılarıyla başladı.
Belçika’da da 2025’te büyük gösteriler ve birkaç genel grev yaşandı; bu yılın Mart ayında ise ülkenin başlıca sendikaları, Bart De Wever liderliğindeki hükümetin kemer sıkma politikalarına ve emeklilik sistemi reformlarına karşı yeni bir grev düzenledi.
Sonuç olarak, AB ülkelerindeki siyasi manzara, büyüyen bu toplumsal kutuplaşma nedeniyle istikrarsız ve burjuvazi, bu kutuplaşmayı frenlemek için sağ ve “sol” hükümetler arasındaki değişimi kullanıyor. Trump ve Putin’in desteğine sahip olan Orbán’ın seçim yenilgisi, Avrupa’da belirlenmiş bir otoriter değişim rotası olmadığını, ne de bir “sağ dalga” bulunduğunu gösteriyor.
Büyüyen kutuplaşmanın arka planında, aşırı sağ gruplarda göreli bir yükseliş var. Bu yükseliş ülkeden ülkeye sayısal olarak değişiyor ve farklı nüanslar taşıyor. Örneğin İtalya’da bu gruplar Meloni’ye seçimlerde destek sağlamak için kullanıldı ancak hükümetinin politikaları üzerinde bir etkileri olmadı. Almanya’daki AfD’nin anketlerdeki yükselişiyle örneklenen durum ise yakından izlenmesi gereken bir vaka.
Aşırı sağın işçi sınıfının ve gençliğin belirli kesimlerini hedef alan ideolojik bir saldırısı var ve buna karşı koymamız gerekiyor. Bu gerçeklik, aktivistleri bu kesime karşı örgütlenmeye ve kitlesel bir yanıtı ortaklaşa örgütlemeye zorluyor, çalışma, eğitim ve gündelik yaşam alanlarına kök salan, toplumsal ve demokratik taleplere yönelik mücadeleyle bağlantılı olması ve öz savunma örgütlenmesiyle desteklenmesi gereken bir yanıt.
Görevlerimiz ve Programımız
Avrupa emperyalizminin gerilemesini ve giderek daha otoriter devletlere ve hükümetlere yönelik eğilimden ayrılamaz olan, sürmekte olan işçi ve halk karşıtı saldırıyı analiz ettik, bu eğilim, gelecekteki aşırı sağ hükümetler tarafından yoğunlaştırılabilir. Ancak kitlelerin direncini ve mücadele isteğini de gördük. Öyleyse ileriye giden yol, bu mücadelelere süreklilik kazandırmakta, işçi sınıfını, gençliği ve ezilen kesimleri, sınıf ayrımı gözetmeksizin, tüm burjuva bloklarından bağımsız olarak örgütlemeye çalışmakta yatıyor.
Bunun, seçim dönemlerinde ortaya çıkan sözde “anti-faşist cepheler”in kurulmasıyla hiçbir ilgisi yok. Aşırı sağ saldırısıyla mücadeleyi yalnızca parlamenter arenaya sıkıştırmak boşa kürek çekmekle kalmaz; bu seçim cepheleri, sınıfımızı burjuvazinin farklı kesimlerine hesap veren ve bizimkine aykırı çıkarları savunan örgütlerle bir pakta tabi kılmaya da mahkum eder.
Sosyal Demokrat partiler uzun zamandır sistemin bir parçası olup kendilerini “ehven-i şer” olarak sunuyorlar. Geriye kalan az sayıdaki komünist parti ve son yıllarda sosyal demokrasiye alternatif olarak ortaya çıkan kurumsal sol için ise, hedefleri 2008 krizinin ardından kıtayı saran büyük protesto dalgasını kurumsal kanala yönlendirmek oldu. Çeşitli burjuva hükümetlere katıldıktan sonra bu partiler şimdi ileri bir çözülme halinde. Sınıfımızı bölmek ve dağıtmak için demagojisini kullanan aşırı sağ, bu partilerin yarattığı, ve yaratmaya devam ettiği, hayal kırıklığıyla besleniyor.
İşçi sınıfının, gençliğin ve tüm ezilen kesimlerin öz örgütlenmesi, mahallelerimizde, işyerlerimizde ve okullarımızda demokratik yapılar geliştirmeyi içerir; böylece mücadele içindeki tüm kesimler birbiriyle koordine olabilir. Ve bu, tüm pasifist, bireyci ve kendiliğinden eğilimleri bir kenara bırakırken, olası faşist saldırılara ve şiddet tekelini elinde bulunduran devletlerin polis vahşetine karşı öz savunmayı da içermelidir.
Özellikle işçi sınıfı gençliğine ve öğrencilere yönelik propaganda ve aşırı sağa karşı ideolojik mücadele de büyük önem taşıyor. İşçi mücadelelerinde, bürokratik liderliklerin ötesine geçerek izolasyon ve parçalanmayla acilen kırılmak gerekiyor. Bir diğer önemli husus da uluslararası dayanışma ve AB düzeyinde ortak hedefler için birleşik mücadeledir. Bu dayanışma, Ukrayna direnişinin mücadelesini de kucaklayarak AB’den daha geniş bir Avrupa’ya uzanmalı ve elbette emperyalist sınırlarının ötesine geçmelidir.
Gerçek bir değişim programı şu talepler etrafında inşa edilmelidir:
Toplumsal ihtiyaçlara ve çevresel sürdürülebilirliğe dayalı, ekonominin stratejik sektörlerini kamulaştırıp işçi denetimine sokan kapsamlı bir ekonomik yeniden yapılanma.
AB’nin silahlanma planına hayır. Askeri harcamalarda köklü bir azaltım, tüm Avrupa askeri birliklerinin Afrika, Lübnan ve Asya’dan çekilmesi, NATO’nun feshi ve ABD üslerinin Avrupa’dan sökülmesi.
Halkları olası saldırılara karşı savunmak için, silahlı halkın demokratik ilkesine dayanan ve halk tarafından denetlenen evrensel askeri eğitime dayalı bir ordu öneriyoruz. Bu, profesyonel orduya ve onun sermayenin hizmetindeki subay kastına karşı alternatifimizdir.
Rus işgaline karşı Ukrayna direnişinin yürüttüğü ulusal kurtuluş savaşı gibi, emperyalist saldırganlıkla karşı karşıya olan ezilen halkların kendi kaderini tayin mücadelelerini destekliyoruz. Bunu, bu savaş şu anda Zelensky’nin burjuva hükümeti tarafından yürütülüyor olsa da yapıyoruz, ki bu hükümete siyasi destek vermiyoruz, ve AB ülkelerindeki artan askeri harcamalara muhalefetimizi yineliyoruz. Ukrayna’nın ve diğer ezilen halkların kendilerini savunmak için silah talep etme ve edinme hakkını destekliyor, mücadele ve direniş hareketlerinin en bilinçli kesimlerini güçlendiren sınıf dayanışması girişimlerini teşvik ediyoruz.
Avrupa Göç Paktı’na son; tüm göçmenlik yasaları kaldırılsın; gözaltı merkezleri kapatılsın; Avrupa topraklarındaki göçmenler için vatandaşlık hakkı tanınsın; savaştan ve ölümden kaçanlar için sığınma hakkı güvence altına alınsın. Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı (Frontex) feshedilsin. Yerli ya da yabancı, hepimiz aynı işçi sınıfının parçasıyız!
İşçi sınıfının çevre mücadelesini kendi eline alması, fosil yakıt kullanımında köklü bir azaltım için ve şu anda süregelen çevresel felaketi durduracak gerçek bir enerji dönüşümü için mücadele etmesi amacıyla mücadele ediyoruz.
Neoliberal Ortak Tarım Politikası’na (CAP) ve serbest ticaret anlaşmalarına son vermek, sürdürülebilir tarım ve hayvancılığa geçiş için önlemleri savunmak amacıyla işçi örgütleri ile küçük kırsal toprak sahipleri arasında bir ittifak; insanca gelirler ve işçi sınıfının karşılayabileceği sağlıklı gıda güvence altına alınmalı.
Özelleştirilmiş tüm kamu hizmetlerinin (eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, kamu altyapısı, kültür) kamu mülkiyetine dönüşü için. Sınıfımızın en ezilen kesimlerini hedef alan her türlü şiddete karşı önleme, bakım ve korumaya ayrılan bütçede köklü bir artış.
Bu nitelikteki bir program, AB üyeliğiyle bağdaşmaz. Bu küreselleşmiş dünyada, ulusal düzeyde bir çözüm yoktur. AB’ye karşı, Avrupa’nın ekonomisini ve halklarını özgürlük ve dayanışma temelinde birleştiren bir Sosyalist Avrupa Birleşik Devletleri’ni savunuyoruz.
Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası yolunda, birlikte işçi sınıfına dayalı, sosyalist, devrimci ve enternasyonalist bir parti inşa edelim.
Bu önlemler için mücadele etmek, sosyalist devrimin dünya partisini inşa etme hedefiyle her ülkede devrimci sosyalist örgütler inşa etmeyi gerektiriyor.
Seçimci ve parlamenter partilerden söz etmiyoruz, seçimlere katılabilir ve katılmalıyız da, kurumları devrimci bir platform olarak kullanarak, ama bahsettiğimiz, mücadeleleri örgütleyecek ve işçi sınıfını iktidara getirecek, dünyayı değiştirme amacı taşıyan partilerdir.
İnsanlığın sosyalist devrimin zaferi için ihtiyaç duyduğu partiden hâlâ çok uzakta olduğumuzu biliyoruz. Ama başka bir yol, buna ulaşmanın hiçbir kestirmesi olmadığına ve bunun bugün devrimciler olarak önümüzdeki en önemli görev olduğuna ikna olmuş durumdayız. Bu yüzden, toplumsal mücadelenin çeşitli alanlarında gün be gün mücadele eden tüm aktivistleri, ortak bir program ve stratejiyi paylaştığımız tüm örgütlerle birlikte, Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşasını hedefleyen uluslararası bir örgüt olan UİB-DE / LIT-CI ‘nin saflarına katılmaya davet ediyoruz.
İmzalayanlar:
- PDAC, İtalya | UİB-DE / LIT-CI Seksiyonu
- Corriente Roja, İspanya | UİB-DE / LIT-CI Seksiyonu
- Em Luta, Portekiz | UİB-DE / LIT-CI Seksiyonu
Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.






