Anasayfa / Enternasyonal / ABD Öncülüğündeki Emperyalist Savaşa Karşı ve İran’ın Kendi Kaderini Tayin Hakkı İçin

ABD Öncülüğündeki Emperyalist Savaşa Karşı ve İran’ın Kendi Kaderini Tayin Hakkı İçin

İran-ABD-İsrail Savaşı'na ait hedefleri gösteren Ortadoğu haritası.

Bu savaştaki merkezi ayrım çizgisi nettir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, egemen bir ülkeye karşı emperyalist bir saldırı başlatmış, açıkça rejim değişikliği talep etmiş ve bu süreçte yüzlerce sivili öldürmüştür. İslam Cumhuriyeti kendi halkına karşı ne suçlar işlemiş olursa olsun, ki bunlar çoktur, bu Washington veya Tel Aviv’e İran’ı bombalama, liderlerine suikast düzenleme veya siyasi geleceğini belirleme hakkı vermez. Rejimi devirme hakkı sadece İran halkına aittir.


Bu nedenle uluslararası işçi sınıfı tarafını seçmelidir. İslam Cumhuriyeti’nin tarafını değil, emperyalist saldırganlığa karşı İran’ın tarafını. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Avrupa’da ve bölge genelinde işçiler, hükümetlerinin savaş makinesinin peşinden sürüklenmeyi reddetmelidir.

Florence Oppen / 3 Mart 2026

ABD ve İsrail İran’a Saldırıyor

28 Şubat – 1 Mart 2026 hafta sonunda, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, Orta Doğu’da uzun süredir devam eden gerilimi dramatik bir şekilde tırmandırarak İran’a karşı koordineli bir askeri saldırı başlattı. ABD Pentagon tarafından “Destansı Öfke Operasyonu” (Operation Epic Fury), İsrailli yetkililerce ise “Aslan Kükremesi” (Lion’s Roar) olarak adlandırılan operasyon; Tahran, İsfahan, Kum, Kerec ve diğerleri dâhil olmak üzere en az 14 İran şehrine ve stratejik bölgelerine yönelik hava saldırıları ve füze taarruzlarını içerdi.

ABD ve müttefiklerinden gelen açıklamalar, saldırı için çelişkili amaçlar ortaya koydu: Önce İran’ın askeri altyapısını, füze sistemlerini ve nükleerle ilgili tesislerini felç etmek, daha sonra ise İran’da bir “rejim değişikliği” gerçekleştirmek. Bu savrulmalar, Bush yönetiminin 2003’te Irak’ı işgal ederken sunduğu asılsız gerekçeleri hatırlatıyor. O dönemde Beyaz Saray, askeri harekâtı sözde “kitle imha silahlarını” ortadan kaldırmak için gerekli bir adım olarak çerçevelemişti; bu iddianın daha sonra bir yalan olduğu ortaya çıksa da, Irak’taki savaşı sürdürmek ve Afganistan’daki uzun süreli işgali haklı çıkarmak için “demokrasiyi teşvik” gibi yeni bir motif kullanılmıştı. Yakın tehditleri ve bölgesel istikrarı vurgulayan savunma dili, 11 Eylül 2001’den bu yana birbirini izleyen ABD yönetimleri tarafından kamuoyu meşruiyeti oluşturmak ve ABD’nin gerçek ekonomik ve jeopolitik hedeflerini örtbas etmek için kullanıldı.

İran’a yönelik mevcut saldırı; Çin’e karşı askeri üstünlük kurmak, Orta Doğu’daki tehdit altındaki nüfuzunu güvence altına almak ve ara seçimler öncesinde gümrük vergilerinin geri alınmasından, Epstein davası etrafında büyüyen utanca kadar Trump’ın iç politikadaki başarısızlıklarını gizlemek amacıyla, ABD’li işçileri manipüle ve dezenforme etmenin iyi bilinen bir yolunu izliyor gibi görünüyor. Ancak son anketler, Amerikalıların %43’ünün bu askeri saldırıyı onaylamadığını ve %29’unun emin olmadığını göstererek Trump’ın ABD kamuoyu duyarlılığını yanlış değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Yüzeyde, ABD ve İsrail’in farklı hedefleri varmış gibi görünüyor. Trump yönetimi tutarlı ve ikna edici bir anlatı oluşturmakta zorlanırken, İsrail bu saldırının İran’ı ve “varoluşsal tehdit” olarak etiketlediği halkını yok etmek ve Filistinlilere ve bölgedeki diğer halklara karşı “Büyük İsrail” için yürüttüğü soykırımcı savaşı sürdürmekle ilgili olduğunu asla gizlemedi. Yine de her iki ülke; Filistinli, İranlı, Lübnanlı veya yollarına çıkan her kim olursa olsun, bölgedeki tüm halkların kendi kaderini tayin hakkına karşı savaşarak tahakküm stratejilerinde birleşmiş durumdalar. ABD, özellikle İran’ın bölgede Çin ve Rusya için gelecekteki bir ileri karakol olarak gelişmesini veya kendi bağımsız girişimlerini sürdürmesini engellemekle ilgileniyor.

İran’ın Kendini Savunma Hakkı Vardır

ABD ve İsrail bu saldırıları kendilerini savunmak veya İranlıların demokratik haklarını korumak için gerçekleştirmiyor. Aksine bu, İran halkına yabancı olan ABD siyasi ve ekonomik çıkarları tarafından motive edilen bir saldırı savaşıdır. İran rejiminin kendi halkına karşı işlediği zulüm ve baskılar ne olursa olsun, ABD ve İsrail’in emperyalist saldırganlığı, İran’ın meşru bir ulus olarak temel kendi kaderini tayin hakkını tehdit etmektedir. Rejimin devrilmesi, yalnızca ve sadece İran halkına ait olan bir haktır. Özellikle, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik yalnızca yaygın bombardımanlardan oluşan saldırısının niteliği göz önüne alındığında, İran işçi sınıfının rejime karşı örgütlenme olasılığı, kamusal alanın bozulması ve hükümet güçlerinin artan militarizasyonu nedeniyle güçlenmek yerine şimdiye kadar ciddi şekilde azalmıştır.

İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in ilk saldırılar sırasında öldürüldüğü, İran devlet medyası tarafından doğrulandı ve ABD ile İsrail liderleri tarafından kabul edildi. Hamaney, 1989’dan beri İslam Cumhuriyeti’ni yönetiyordu ve ölümü, yabancı bir askeri harekâtla görev başındaki bir devlet başkanının nadir görülen bir şekilde etkisiz hale getirilmesini simgeliyor. İsrail Ordusu ve Pentagon, ayrıca 49 üst düzey İranlı lideri öldürdüklerini bildiriyor.

Daha endişe verici olan ise, her zamanki gibi, ABD savaş makinesi tarafından salt “ikincil hasar” olarak kabul edilen önemli sivil kayıplarının şimdiden bildirilmesidir. ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı’nın (HRANA) ön raporuna göre, ABD-İsrail’in İran’a yönelik koordineli saldırılarının ilk günü, hükümet sansürü ve iletişim kesintilerine rağmen bilgi geldikçe değişmeye devam eden bir rakamla, en az 18 ilde en az 333 sivil kaybı (toplam ölüm ve yaralanma) ile sonuçlandı. İran Kızılayı şimdiye kadar daha yüksek rakamlar bildiriyor: 555 ölüm. Bunların arasında Minab’daki kız ilkokulunda öldürülen 108’den fazla çocuk ve çok sayıda yaralı var. Batılı güçler ayrıca Tahran’daki Gandi Hastanesi’ni de bombaladı.

İran’dan gelen ilk tepki, resmi hükümet darbe aldığı için dini liderlerden geldi: Devlet bağlantılı Tesnim Haber Ajansı’na göre, 99 yaşındaki Büyük Ayetullah Makarem Şirazi, Hamaney’in intikamını almanın “bu suçluların kötülüğünü dünyadan silmek için dünyadaki tüm Müslümanların dini görevi” olduğunu söyledi. Bir başka önde gelen din adamı Ayetullah Nuri Hamedani, tüm Müslümanlar için Hamaney’in “kanının öcünü alma” yükümlülüğü ilan eden bir fetva yayınladı.

1 Mart Pazar günü, rejimin hayatta kalan üst düzey liderlerinden biri olan İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD Başkanı Donald Trump’ın muazzam ABD ve İsrail bombardımanına misilleme yapmama uyarısını reddederek, ülkesinin meşru müdafaa hakkı konusunda hiçbir sınıra uymayacağını iddia etti: “Kimse bize kendinizi savunma hakkınız olmadığını söyleyemez. Ne gerekiyorsa yaparak kendimizi savunuyoruz ve halkımızı savunmak, halkımızı korumak için kendimize hiçbir sınır görmüyoruz,” dedi Arakçi ABC News’e.

Bunda ve muhtemelen sadece bunda, İran rejiminin temsilcisi temel bir gerçeği dile getiriyor: İran halkı, bu dış saldırganlığa karşı ne gerekiyorsa yaparak kendini savunma konusunda sınırsız bir hakka sahiptir. Sorun şu ki, bu rejim kendi halkına yönelik acımasız baskıyı sürdürürken “halkını savunamaz”. ABD ve İsrail saldırganlığına gerçekten karşı koyabilmek için rejim; protestoculara karşı tüm yargılamaları durdurmalı, infazları sonlandırmalı, siyasi mahkûmları serbest bırakmalı ve toplu katliamlardan sorumlu güçleri dağıtmalıdır. Kendi halkını öldüren ve susturan bir rejim, kendini dış saldırılardan savunamaz.

Bölgesel Savaş Riski Büyüyor

ABD Savaş Bakanı Hegseth’in “Bu Irak değil. Bu sonsuz değil,” şeklindeki hayalperest beyanlarına rağmen, savaşın mevcut dinamiği, beklendiği gibi, hızlı bir tırmanma ve bölgeselleşme yönündedir. 3 günden kısa bir sürede 14’ten fazla ülke, kontrolden çıkabilecek askeri bir çatışmaya dâhil oldu ve şimdi “en az” 4 veya 5 haftalık bir savaşa hazırlanıyoruz.

İran, ABD ve İsrail mevzilerini hedef alan misilleme niteliğinde füze ve drone saldırılarıyla karşılık verdi. Sekiz Arap ülkesi füze saldırıları bildirdi: Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan, Irak, Ürdün, Umman ve Katar. Ayrıca Devrim Muhafızları, ABD ve İngiltere petrol tankerlerine saldırılar düzenlendiğini ve bazı ABD kruvazör ve muhriplerinin imha edildiğini iddia ediyor.

Ancak bu saldırıların bazıları şimdiden askeri kayıplara neden oldu. Dört ABD askerî personeli operasyon sırasında hayatını kaybetti ve diğer birçoğu ağır yaralandı. 2 Mart’ta Kuveyt’in yanlışlıkla üç ABD savaş uçağını düşürmesi, bu kadar çok katılımcının olduğu bir çatışmanın yarattığı kaosu ve kafa karışıklığını gösteriyor. Trump’ın bu konudaki açıklamaları, ABD ordusunun askerleri arasında çok daha fazla kayıp beklediğine işaret ediyor.

Buna ek olarak, İran’ın bazı savunma eylemleri sivil yerleşim yerlerini vurabilir ve bölgesel çekişmeleri tetikleyebilir. Şimdiye kadar İran’dan gelen 165 balistik füzeye maruz kalan BAE’de 3 kişinin öldüğü ve 58 kişinin yaralandığı bildiriliyor. Bahreyn İçişleri Bakanlığı, Manama’daki Crowne Plaza Oteli’nin bir saldırıda hasar gördüğünü ancak can kaybı olmadığını doğruladı; bu, çatışmanın her an kontrolden çıkabileceğinin bir örneğidir. Ayrıca, bir AB üyesi olan Kıbrıs’taki bir İngiliz askeri üssünün İran füzesiyle vurulduğuna dair raporlar var.

Netanyahu Sınır Tanımayan Soykırımcı Bir Savaşı Sürdürüyor

İsrailli liderler, özellikle Başbakan Benjamin Netanyahu, yıllardır Tahran’ı nükleer ve uzun menzilli füze programları nedeniyle varoluşsal bir tehdit olarak niteleyerek ABD’yi İran’a karşı askeri harekâta geçmeye açıkça ve sürekli olarak zorladılar. Bu anlatı, yerleşimci sömürgeci genişlemenin bir parçası olarak İsrailli yetkililer tarafından sunulan ortak saldırının merkezi gerekçesiydi. ABD’li yetkililer, İsrail’in Orta Doğu’da istediği herhangi bir bölgeyi ilhak etmesine destek vereceklerini şimdiden belirttiler ve ABD, tüm İsrail hava askeri operasyonları için omurgayı ve lojistik altyapıyı sağlıyor. İsrail’in bölgede ABD ile önceden mutabık kalınmayan herhangi bir askeri saldırı gerçekleştirebileceğine inanmak güçtür. İsrail’in İran’a yönelik saldırıları henüz kendi başlarına soykırımcı olmasa da; bu saldırılar, Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye’deki soykırımcı kampanyalarını durdurmak için asgari çaba gösteren her türlü siyasi gücü yok etme bağlamında gerçekleştiriliyor. Bu sırada İsrail aşırı sağı, Ürdün, Sina ve daha fazlasını içerebilecek bir “Büyük İsrail” için açıkça planlar yapıyor.

İran’ın misilleme amaçlı füze saldırıları Tel Aviv merkezini vurdu; 50’li yaşlarında bir kadının ölümüyle sonuçlandı ve ayrıca şehrin kalbine isabet eden füze nedeniyle sirenlerin çalması, acil müdahale ve olağanüstü hal ilanı tetiklendiğinde ağır veya hafif şekilde yaralanan çok sayıda insan oldu. Ayrıca Pazar öğleden sonra İsrail polisinden yapılan açıklamaya göre, Kudüs yakınlarındaki bir konut binasına doğrudan isabet eden füze nedeniyle beş kişinin öldüğüne dair raporlar var.

Buna karşılık İsrail ordusu 1 Mart 2026 Pazar günü, Büyük İsrail için İran’a karşı yürüttüğü kampanya kapsamında yaklaşık 100.000 yedeği seferber etmeye hazırlandığını duyurdu. Hizbullah roketler fırlattı ve İsrail, Lübnan’a şimdiye kadar 52 kişinin ölümüne yol açan yeni bir bombardıman dalgası gerçekleştirdi.

İsrail’in İran’a saldırısının Filistinlileri yok etmeye ve ırkçı, Siyonist rejimi genişletmeye yönelik aynı sömürgeci saldırının parçası olduğunun bir başka kanıtı da yerleşim yerlerindeki son hızlı artıştır. Geçtiğimiz üç ay içinde İsrail hükümeti, Aralık 2025’teki 19 yeni yerleşim onayı gibi en büyük yerleşim onaylarının çoğunu resmileştirdi. Bu emsaller, Şubat 2026’da Batı Şeria’daki arazilerin 1967’den bu yana ilk kez “devlet mülkiyeti” olarak sınıflandırılmasına yetki veren arazi tescili onayıyla birlikte, hızlandırılmış yerleşim faaliyeti ve Batı Şeria toprakları üzerinde daha sıkı bir İsrail yönetimi için zemin hazırlıyor. Bu, İsrail kontrolünü fiilen genişletmeye ve şiddetli yerleşim faaliyetlerinin yasallaştırılmasına ve Filistinlilerin mülksüzleştirilmesine giden yolda tarihi bir adımdır. Bu yeni düzenlemeler, askeri yönetim altındaki alanları yerleşim inşasını ve kontrolünü kayıran sivil düzenleyici çerçevelere aktaran fiili bir ilhak stratejisidir.

Batı Şeria’daki şiddetli sömürgeleştirme çabalarının yanı sıra Gazze’deki Filistin direnişini boğmaya yönelik yeni bir girişim daha var. Şubat 2026’nın başlarında, iki yılı aşkın bir süredir devam eden neredeyse tam kapanmanın ardından Refah, ateşkes koşulları altında sınırlı bir temelde yeniden açılmıştı. Tıbbi bakım arayan hastalar da dâhil olmak üzere az sayıda Filistinli Mısır’a geçebildi, ancak rakamlar katı kontroller ve inceleme prosedürleri nedeniyle ihtiyaç duyanların çok altındaydı. Ancak şimdi, saldırıların ardından İsrail, 1 Mart’ta Refah sınır kapısını tekrar kapattı. İsrail bir kez daha Mısır sınırını kapatarak Gazze’yi, İsrail’den geçmeyen tek dış sınırından tecrit etti. Gazze sağlık bakanlığı, geçtiğimiz yılın Ekim ayında ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana en az 600 kişinin öldürüldüğünü bildirmişti.

Çin ve Rusya İçin Çıkmaz

Mevcut ABD-İsrail’in İran’a saldırısı, küresel kapitalist kriz ve ABD hegemonyasının keskin gerileyişi döneminde derinleşen emperyalistler arası rekabetlerin içine yerleştirilmeden anlaşılamaz. Şimdiye kadar ABD’nin iki rakip emperyalist gücü olan Çin ve Rusya, İran’a yönelik saldırıyı sözlü kınamalarla sınırlı tuttular. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ortak ABD-İsrail saldırısını “kabul edilemez” olarak nitelendirdi ve egemen bir devlet başkanının öldürülmesini ve rejim değişikliğine yönelik adımları kınadı. Benzer şekilde, TASS’a göre Başkan Vladimir Putin, İran’ın dini liderine yönelik suikastı “ahlaki ilkeleri” ve uluslararası hukuku ihlal eden “alaycı” bir eylem olarak nitelendirdi.

Ancak bu iki gücün politikaları, onların içi boş barışçıl enternasyonalizm retoriğine bağlı kalarak analiz edilemez. Bu çatışmadaki temkinli ve karmaşık konumlanmaları çelişkilerden azade değildir, çünkü hem İran hem de İsrail ile paralel ekonomik ilişkiler kurmuşlardır.

Son on yıllarda İran, Çin’in yörüngesine daha sıkı bir şekilde çekildi. Bu işbirliğinin merkezi çerçevesi, 2021’de imzalanan ve ekonomik, siyasi, bölgesel ve güvenlik alanlarında genişletilmiş işbirliğini ana hatlarıyla belirten 25 yıllık Kapsamlı Stratejik Ortaklık’tır; ancak bu ortaklığın hükümlerinin çoğu gizli kalmıştır. Kesin olan şu ki, Çin şu anda İran’ın toplam ticaretinin kabaca %30’unu, büyük ölçüde enerji akışları aracılığıyla karşılıyor: Çin yapımı mallar karşılığında İran petrolü ve gazı. Washington’ın 2015 nükleer anlaşmasından çekilmesi ve yaptırımları yeniden uygulamaya koymasının ardından, Tahran’ın Çin pazarlarına bağımlılığı derinleşti. Ancak ilişki asimetriktir: Pekin indirimli enerji ve genişletilmiş jeopolitik nüfuz sağlarken, İran sınırlı yapısal gelişme elde ediyor. Çinli firmalar, İran’ın bağımlı konumunu temelden değiştirmeden, sözde “gölge filo” aracılığıyla İran petrol ihracatını sürdürerek yaptırımların etkisini hafifletmeye yardımcı oldular. Şangay İşbirliği Örgütü bünyesindeki ortak tatbikatlar ve Sahand-2025 gibi egzersizler dâhil olmak üzere askeri bağlar temkinli kalmaya devam ediyor. Saldırılardan günler önce Çin, İran’a kamikaze dronları gibi ek “savunma” silahlarının yanı sıra küçük çaplı “saldırı” silahları teslim etti. Ayrıca İran’ın, gemi savunma sistemlerini alçaktan ve hızlı uçarak atlatmak üzere tasarlanmış yaklaşık 290 kilometre menzilli Çin yapımı CM-302 gemisavar seyir füzelerini satın almak üzere bir anlaşmaya yaklaştığı bildirildi. İslam Cumhuriyeti ayrıca MANPADS olarak adlandırılan Çin yapımı karadan havaya füze sistemleri, anti-balistik silahlar ve anti-uydu silahları edinmek için de görüşmeler yürütüyor. Bu füze alımı, Çin tarafından İran’a transfer edilen en gelişmiş askeri donanım parçaları arasında yer alacak ve Birleşmiş Milletler’in 2006’da İran’a uyguladığı silah ambargosunu ihlal edecektir.

Yine de, Pekin İran tarafında doğrudan askeri müdahaleden kaçınıyorsa, temkinli ve uzun vadeli stratejik angajmanı tercih ediyorsa ve bu çatışmaya askeri olarak müdahale etmesi pek olası değilse; bu aynı zamanda İsrail ile ekonomik ilişkilerini hızla geliştirmesinden kaynaklanmaktadır. Çin, Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra küresel ölçekte İsrail’in ikinci büyük ticaret ortağıdır. Çin Dışişleri Bakanlığı’na göre, Ocak-Ekim 2025 döneminde Çin ile İsrail arasındaki ikili ticaret yaklaşık 27,44 milyar dolara ulaştı. Bu, önceki yıllara göre bir artışı temsil ediyor ve ekonomik bağlardaki sürekli büyümeyi vurguluyor: Aralık 2025’te Çin’in İsrail’e ihracatı Aralık 2024’e göre yaklaşık %29 daha yüksekti ve Çin’in İsrail’den ithalatı Aralık 2024’e göre %98 daha yüksekti. Ayrıca, 2021 yılında Şangay Uluslararası Liman Grubu, yeni Hayfa Bayport terminalinin bir bölümünü işletmek üzere 25 yıllık bir sözleşme kazandı; bu gelişme, Hayfa’nın ABD Donanması tarafından ziyaret edilen bir liman olması nedeniyle Washington’un incelemesine takıldı. Çinli firmalar ayrıca İsrail’deki demiryolu ve hafif raylı sistem inşaat projelerinin yanı sıra, İsrail’in güneyindeki Aşdod’da bulunan ve ülkenin ana deniz geçidi olan HaDarom Liman Projesi’nde de yer aldılar; bu, ülkedeki amiral gemisi Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) ulaşım projesidir. Projenin ihalesi China Harbour Engineering Company’ye (CHEC) verilmiş ve proje çalışmaları İsrailli iştiraki Pan Mediterranean Engineering Company (PMEC) tarafından yürütülmüştür.

Paralel bir dinamik İran-Rusya ilişkilerini de şekillendiriyor. ABD ve AB’nin Rusya’nın 2022’deki Ukrayna işgaliyle bağlantılı yaptırımlarının ardından, Moskova ve Tahran, Ocak 2025’te imzalanan ve yaklaşık yirmi yıl boyunca ilişkilere rehberlik etmesi öngörülen Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması yoluyla uyumlarını resmileştirdi. Anlaşma, ticari değişimi genişletmek, bölgesel diplomaside pozisyonları koordine etmek ve Batı yaptırımlarına karşı kırılganlığı azaltmak için bir çerçeve sunuyor. İki ülke arasındaki ticaret istikrarlı bir şekilde arttı; Ocak-Ekim 2024 döneminde ikili ticaret yaklaşık %15,5 artarak 3,77 milyar dolara ulaştı ve bu durum ortak ekonomik baskı altındaki yoğunlaştırılmış değişimleri yansıtıyor. İşbirliği; alternatif ödeme sistemlerini, enerji koordinasyonunu ve binlerce gelişmiş omuzdan atılan roket için bildirilen 500 milyon avroluk bir anlaşma da dâhil olmak üzere savunma işbirliğini kapsıyor. Putin’in yurt içindeki protestolar sırasında İran’ın “istikrarını” savunması, Moskova’nın rejim sürekliliğine ve blok konsolidasyonuna öncelik verdiğini daha da vurguluyor.

Çin ve İran arasında büyüyen ilişkilere rağmen, İran halkı ABD ve İsrail’e karşı yürüttüğü ulusal kurtuluş mücadelesinde Çin veya Rusya’ya tam olarak güvenemez. Her iki ülkenin de, özellikle Çin’in, bölgedeki tüm ortaklarla ekonomik genişlemesine İran halkının haklarından daha fazla bağlı olduğu açıktır; bu nedenle temel ilkeleri, kendilerini içine çekecek topyekün ve pahalı bir savaştan ziyade, İranlıların hayatı pahasına da olsa ne pahasına olursa olsun siyasi istikrar olacaktır.

Suudi Arabistan ve Körfez Devletlerinin Rolü

Mevcut saldırı, İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords) tarafından oluşturulan çerçeve ve ABD emperyalizmiyle müttefik bölgesel karşı-devrimci bloğun konsolidasyonu içinde gelişiyor. İsrail ile 2020’de BAE ve Bahreyn ile başlayan, daha sonra Fas ve Sudan’a uzanan ve Suudi Arabistan ile gayri resmi güvenlik koordinasyonu yoluyla derinleşen birkaç Arap rejimi arasında imzalanan normalleşme anlaşmaları hiçbir zaman “barış” ile ilgili değildi. Bunlar, bölgesel güç dengesini ABD hegemonyası lehine yeniden yapılandırmak, İsrail’i açıkça ABD liderliğindeki bir güvenlik mimarisine entegre etmek ve hem İran’a hem de kendi işçi sınıflarına karşı otoriter rejimler ittifakını sağlamlaştırmak hakkındaydı.

Bugün bu ittifak, İran’a karşı tırmanıştan doğrudan sorumludur. Körfez hükümetleri kamuoyu önünde itidal çağrısında bulunsalar bile, yapısal konumları nettir. Hava sahaları, üsleri, lojistik koridorları ve istihbarat ağları ABD askeri operasyonlarıyla derinden iç içe geçmiş durumdadır. Bahreyn’deki Beşinci Filo’dan Katar’daki el-Udeid üssüne, BAE ve Kuveyt’teki tesislere kadar onlarca yıldır Amerikan filolarına ve hava komutanlıklarına ev sahipliği yapmak, Körfez’i ABD’nin savaş yürütmesi için bir ileri harekat platformuna dönüştürdü.

The Washington Post ve diğer yayın organlarından gelen haberler, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın eski ABD Başkanı Donald Trump’ı İran’a karşı askeri harekata teşvik ettiğini gösteriyor. Bu raporlara göre veliaht prens, Tahran’la yüzleşilmemesinin onun bölgesel etkisini genişletmesine izin vereceğini ve Suudi Arabistan ile komşularının karşı karşıya olduğu güvenlik risklerini artıracağını savundu. Aynı zamanda Suudi Arabistan’ın kamuoyuna yönelik mesajları, daha geniş bir bölgesel tırmanışa karşı uyarıda bulunarak diplomasi ve itidali vurgulamaya devam etti.

Bu, başlangıçta ABD’nin saldırı için hava sahasını kullanmasına izin vermeyerek askeri harekâta karşı çıkan Bin Selman’ın Ocak ayındaki tutumundan 180 derecelik bir dönüştür. Suudi Arabistan’ın gizlice desteklediği son ortak ABD-İsrail saldırılarının ardından Riyad, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik misilleme amaçlı füze saldırılarını kamuoyu önünde kınadı ve Arap devletleri arasındaki koordineli savunma önlemlerine destek verdi. Özellikle resmi açıklamaları, asıl ABD-İsrail saldırısını açıkça onaylamak yerine Tahran’ın eylemlerine odaklandı.

İran’a karşı savaş, İbrahim Anlaşmaları’nın gerçek içeriğini ortaya çıkarıyor: uzlaşma için değil, çatışma için hazırlanan askeri bir ittifak. Bu karşı-devrimci bloğa karşı tek ilerici alternatif, önce Batı emperyalist saldırganlığını yenmek ve ardından bölgenin daha eksiksiz bir kurtuluşunun yolunu açmak için tüm bölgenin işçileri ve ezilenleri arasındaki dayanışmadır. Bu da 1948 Filistin topraklarının halkı için geri alınmasının yanı sıra başta kadınlar, gençler, ulusal ve dini azınlıklar olmak üzere emekçi halkı boğan birçok kapitalist monarşinin ve  molla-askeri diktatörlüğün devrilmesini gerektirir. Ancak bağımsız işçi sınıfı mücadelesi yoluyla İbrahim Anlaşmaları tarafından inşa edilen gerici mimari yıkılabilir ve yerine Orta Doğu genelinde özgür halkların bir federasyonu kurulabilir.

İran’da Karışık Tepkiler

Bu saldırı, rejim tarafından İran kitle protestolarının acımasızca bastırılmasından bir ay sonra gerçekleştiği için İran halkı arasındaki tepkiler derinlemesine bölünmüş ve yoğun görünüyor. Batı saldırısı, ülke hala Hamaney tarafından yürütülen kanlı baskının yasını tutarken ve en az 50 protestocunun yavaş ölüm infazlarına tanık olurken gerçekleşti.

Devletin, üç ay önce ülkede demokratik haklar için başlatılan geniş ve yaygın halk gösterilerine tepkisi hükümetin aşırı şiddetiyle karşılandı. Güvenlik güçleri ve askeri birimlerin doğrudan göstericilere ateş açtığı, kitlesel tutuklamalar yaptığı ve iletişim ile koordinasyonu engellemek için internet kesintileri ve elektrik kısıntıları dâhil olmak üzere yaygın baskılar uyguladığı bildirildi. En acımasız baskı, protestoculara karşı katliamların yapıldığı 8 ve 9 Ocak tarihlerinde gerçekleşti. ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı’na (HRANA) göre, 13 Şubat itibariyle 7.008 teyit edilmiş can kaybı vardı; hükümet sansürüne rağmen bilgiler yavaş yavaş ortaya çıktıkça 11.730 ölüm inceleme altındaydı ve 53.344 protestocu gözaltına alınmıştı. Baskının kapsamı, yoğunluk bakımından yaygın olarak 1979 devrimi sırasında yaşananlarla kıyaslanabilir niteliktedir.

Bazı İran şehirlerinde çokça nefret edilen Hamaney’in ölümünün kutlandığına dair raporların (İranlıların dans ettiği ve molla liderliğine yönelik saldırılara açıkça destek verdiği görüntülerin dolaşıma girmesi dâhil) nedenini anlamak için bu durum kilit öneme sahiptir. Bu durum, bu tür duyguların kamusal alanda sergilenmesine yönelik uzun süredir devam eden kısıtlamalar göz önüne alındığında olağanüstü bir sahnedir. Yine de, bu kutlamaların çoğu derin bir keder ve korkuyla damgalanmıştı ve rejime karşı çıkan protestocuların çoğu, ABD ve İsrail bombalarının olası kurbanları olacaklarını bildikleri için her türlü ABD askeri müdahalesine şiddetle karşı çıkmışlardır. Görüşülen pek çok İranlı, bir yandan saldırılara kararlı bir şekilde karşı çıkarken, diğer yandan da, özellikle Minab’da öldürülen okul çocukları gibi sivil ölümleri haberleri arasında, barış ve acıların sona ermesini umduklarını dile getirmişlerdir.

İslam Devrim Muhafızları Birliği: Rejimin Omurgası

İslam Devrim Muhafızları Birliği (IRGC), Kudüs Gücü ve ona bağlı ağlar, 1979 İslam Devrimi’nden bu yana Hamaney’in İslam rejiminin omurgasını oluşturmaktadır. Sembolik bir figürü veya hatta bir liderlik kliğini ortadan kaldırmak, daha geniş sistemi dağıtmaz çünkü bu, onlarca yıl boyunca şekillenmiş, iç içe geçmiş kurumsal bir yapıdır.

Devrim Muhafızları, elit bir silahlı güç ve İran ordusunun anayasal olarak tanınan bir bileşeni olarak başladı. Ülkenin düzenli ordusuyla birlikte çalışır ancak doğrudan dini lidere bağlıdır. Kara, deniz ve hava kuvvetlerinden oluşur ve Besic olarak bilinen iç güvenlik paramiliter milislerini içerir. Ayrıca, İran toprakları dışındaki özel operasyonlara odaklanan Kudüs Gücü adlı bir dış operasyon gücüne sahiptir. 190.000 civarındaki aktif personeli ve yedekler dahil edildiğinde toplam 600.000 kişilik savaş gücüyle İran’ın savunmasında, dış operasyonlarında ve bölgesel nüfuzunda kilit bir rol oynamaktadır.

Ancak en önemlisi, Devrim Muhafızları sadece askeri bir güç değil, doğrudan Dini Lider’e bağlı paralel bir siyasi, ekonomik ve güvenlik kurumudur. Askeri düzeyde, en kritik stratejik sektörlere (füzeler, asimetrik savaş ve istihbarat) hâkimdir. Bununla birlikte Devrim Muhafızları, İran’ın siyasi ve ekonomik yapılarına da derinden nüfuz etmiştir. Ekonomik rolü, İran’ın savaş çabalarını sürdürmek için mühendislik ve lojistiği üstlendiği 1980-88 İran-Irak savaşı sırasında genişledi. Devrim Muhafızları’na bağlı firmaların İran’ın doğal kaynakları, ulaşım, altyapı, telekomünikasyon ve madencilik dâhil olmak üzere kilit sektörlerde sözleşmeleri olduğu bildirilmektedir. İranlı yetkililer buna “direniş ekonomisi” adını veriyor.

“Rejim Değişikliği” ve Kendi Kaderini Tayin İçin Karşı Karşıya Gelen İki Yol

İranlıların sadece bir azınlığı ABD saldırısını destekledi; ancak aynı şekilde İranlıların sadece bir azınlığı İslam Cumhuriyeti rejimini destekliyor. Nüfusun çoğunluğu, ilan edilen haftalarca sürecek bombardımanlardan ve kanlı rejimin pençelerinden bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bu çıkış yolu, ABD destekli monarşiye geri dönüşü veya Devrim Muhafızları’niı yeni bir katmanının iktidarda kaldığı yenilenmiş bir statükoyu içeremez.

İran’daki rejim değişikliği, zıt sonuçları olan iki farklı yolla gerçekleşebilir. Bir olasılık, 2017’den bu yana birbirini izleyen protesto ve baskı dalgaları boyunca eklemlenen demokratik ve tabandan gelen hareketin bağımsız unsurlarının, hem ABD ve İsrail işgaline hem de yerel rejime karşı mücadeleyi üstlenen siyasi bir alternatif inşa ederek İran’da ileriye dönük yeni bir yol açmasıdır.

Alternatif olarak, ABD ve İsrail’in sahadaki birlikler aracılığıyla veya İran diasporasının gerici unsurları ve İran’daki Pehlevi yanlısı monarşist kesimlerle ittifak kurarak gizli bir CIA ve Mossad operasyonu yoluyla rejim değişikliği gerçekleştirmesi de mümkündür.

Tabii ki, sadece rejim değişikliğinin ilk yolu İranlılar için gerçek siyasi ve ekonomik kendi kaderini tayin hakkını garanti edecektir. Bugün ABD destekli rejim karşıtı kesimlerle yapılacak herhangi bir ittifak, İranlıların daha da yoksullaşmasına ve ezilmesine yol açacaktır.

Sonuçta, bu çok yönlü kâbustan kalıcı ve güvenilir tek gerçek kurtuluş yolu; İran halkının işyeri komiteleri, grev konseyleri, mahalle meclisleri ve demokratik öz-savunma organları aracılığıyla bağımsız kendi kendisini örgütlemesidir. Ve bunlar tam da geçmiş ayaklanma dalgasının güç aldığı heybetli güçlerdi. Örgütlü feminist kolektifler, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” mirasını ileriye taşımaya ve devletin kadın bedenleri ve günlük yaşam üzerindeki kontrolüne meydan okumaya devam etmiştir. Tahran, Şehid Beheşti, Allameh Tabataba’i ve diğer büyük kampüslerden üniversite öğrencileri; gösterilerin mobilize edilmesinde, bildirilerin üretilmesinde ve direniş ağlarının sürdürülmesinde dinamik bir rol oynamıştır. Hayati önem taşıyan bir şekilde, Emekliler Birliği, Sözleşmeli Petrol İşçileri Örgütleme Konseyi, Hemşirelerin Protestolarını Koordine Etme Konseyi, Öğretmen Sendikaları Koordinasyon Konseyi ve Otobüs İşçileri Sendikası dâhil olmak üzere örgütlü işçi sınıfının kesimleri dayanışma ifade etmişlerdir. Entelektüel ve kültürel figürler, özellikle de uzun süredir zulüm gören İran Yazarlar Birliği, mücadeleyi sansüre karşı uzun süredir devam eden mücadelelerle ilişkilendirerek desteklerini dile getirmişlerdir. Kürt, Beluç, Lur ve diğer etnik ve bölgesel azınlık örgütleri demokratikleşme ve eşit haklar için seferber olmuş veya çağrıda bulunmuş, dükkân sahipleri ve küçük ekonomik aktörler ise kepenk kapatma ve kamusal destek gösterileri yoluyla katılmışlardır. Bazı sektörlerde, özellikle nakliye işçileri ve otobüs şoförleri arasında, İran’daki tabandan gelen öz-örgütlenme geleneklerinden yararlanarak, Arak gibi şehirlerde işçi ve mahalle konseyleri çağrılarıyla bağımsız işçi sınıfı liderliği sorusu açıkça ortaya çıkmıştır.

İran içinde veya dışında olup savaşı veya rejime karşı bir darbeyi destekleyenler derin bir yanılgı içindedirler. Emperyalist savaş asla kurtuluşa giden bir yol olmamıştır. Irak’tan Libya’ya ve Afganistan’a kadar yakın zamandaki her örnek, ABD öncülüğündeki rejim değişikliğinin yıkım, mezhepçi parçalanma ve yeni diktatörlük biçimleri getirdiğini kanıtlamaktadır. İran’ın bombalanması şimdiden sivilleri katletmiş, altyapıyı tahrip etmiş ve rejimin en gerici kesimlerini güçlendirmiştir. Savaş baskıyı tahkim eder. Devrim Muhafızları’nın pençesini sıkılaştırmasına, muhalefeti susturmasına ve kendisini ulusal bekasının koruyucusu olarak sunmasına olanak tanır. Dolayısıyla ABD-İsrail müdahalesi özgürlüğe giden bir kestirme değil; İslam Cumhuriyeti’ne karşı defalarca ayağa kalkan işçilerin, gençlerin, kadınların ve ezilen azınlıkların bağımsız mobilizasyonunun önündeki doğrudan bir engeldir.

Emperyalist Saldırganlığın Yenilgisi ve Özgür, İşçi İran’ı İçin

Bu savaştaki merkezi ayrım çizgisi nettir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, egemen bir ülkeye karşı emperyalist bir saldırı başlatmış, açıkça rejim değişikliği talep etmiş ve bu süreçte yüzlerce sivili öldürmüştür. İslam Cumhuriyeti kendi halkına karşı ne suçlar işlemiş olursa olsun,ki bunlar çoktur, bu Washington veya Tel Aviv’e İran’ı bombalama, liderlerine suikast düzenleme veya siyasi geleceğini belirleme hakkı vermez. Rejimi devirme hakkı sadece İran halkına aittir.

Bu nedenle uluslararası işçi sınıfı tarafını seçmelidir. İslam Cumhuriyeti’nin tarafını değil, emperyalist saldırganlığa karşı İran’ın tarafını. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Avrupa’da ve bölge genelinde işçiler, hükümetlerinin savaş makinesinin peşinden sürüklenmeyi reddetmelidir.

İlkeli bir savaş karşıtı hareket; işçi sınıfına dayanan, tüm ABD güçlerinin derhal geri çekilmesini ve Orta Doğu’yu çevreleyen geniş Amerikan askeri üs ağının dağıtılmasını merkeze koyan geniş bir birleşik cephe olarak inşa edilmelidir. Tüm yaptırımların kaldırılmasını talep etmelidir. Her türlü kara istilasına, gizli operasyona veya İran’ı emperyalist tahakküme tabi kılmaya yönelik diğer her türlü girişime karşı çıkmalıdır.

Sendikalar, öğrenci örgütleri, feminist gruplar, sosyalist akımlar, Filistin dayanışma ağları, göçmen topluluklar ve ırkçılık karşıtı örgütler, emperyalist savaşa ve baskıya karşı kitlesel gösterilerde ve koordineli eylemlerde bir araya gelmelidir. Ancak yurtdışındaki savaşa karşı mücadeleyi yurtiçindeki sömürü, ırkçılık ve kemer sıkma politikalarına karşı mücadeleyle birleştiren birleşik, görünür ve militan mobilizasyonlar yoluyla, hem emperyalist saldırganlığa hem de onun dünya genelinde ayakta tuttuğu gerici rejimlere meydan okuyabilecek bir güç yaratabiliriz.

Aynı zamanda, emperyalist saldırganlığa karşı çıkmak, İran yönetici sınıfına siyasi destek vermek anlamına gelmez. Devrim Muhafızları ve molla-askeri aygıt hiçbir anlamda gerçekten anti-emperyalist değildir. Onlarca yıl boyunca neoliberal yeniden yapılanmayı, özelleştirme dalgalarını ve kendi zenginleşmeleri için devasa devlet-ötesi holdinglerin konsolidasyonunu denetlediler. “Direniş ekonomisi” bayrağı altında tekelleri pekiştirdiler, emek örgütlerini bastırdılar, grevleri kırdılar ve sosyal eşitsizliği derinleştirdiler. Devlet mülkiyetindeki varlıkları, demokratik hesap verebilirlikten korunan ve yozlaşmış bir oligarşiye ait olan yarı-özel imparatorluklarla birleştirerek, gerçek ekonomik kendi kaderini tayin hakkının maddi temelini aşındırdılar. Bu rejim sadece demokratik hakların önünde değil, halkın kaynaklar üzerindeki kontrolüne dayanan gerçek egemenliğin önünde de bir engeldir.

Devrimciler için görev bu nedenle iki yönlüdür: Emperyalizme karşı askeri muhalefet, İran halkının özsavunma hakkıyla tam dayanışma ve rejimden siyasi bağımsızlık. Yabancı egemenliği altında itaatkar bir hükümet kuracak olan ABD veya İsrail destekli her türlü “yumuşak darbeyi”, sürgün projesini veya sağcı diaspora planını reddediyoruz. Bombalarla veya gizli manipülasyonlarla yukarıdan dayatılan rejim değişikliğine hayır. Monarşist restorasyona veya Batı sermayesine bağlı neoliberal teknokratik alternatiflere hayır. İran’ın geleceğine Washington, Tel Aviv, Riyad veya Pekin’de karar verilemez.

Uluslararası düzeyde slogan net olmalıdır: Emperyalist saldırganlığı yenelim, İran’ın kendi kaderini tayin hakkını savunalım ve İslam Cumhuriyeti’ne karşı işçi sınıfı ve halkın alternatifini inşa edelim. Savaşa karşı mücadele; kemer sıkmaya, baskıya ve sömürüye karşı mücadeleyle birleştirilmelidir. ABD ve Avrupa’daki işçiler, yurt dışında militarizmden ve krizden kâr sağlayan aynı şirketlere ve siyasi elitlere yurt içinde müsamaha gösterirken yurt dışındaki savaşa karşı çıkamazlar.

Yalnızca işçi sınıfının, emperyalizme karşı,  molla-askeri oligarşiye karşı ve kapitalist tahakkümün her biçimine karşı, bağımsız seferberliği, özgür, demokratik ve sosyalist bir İran’ın yolunu açabilir. Pentagon’un bombaları ve İsrail Ordusu’nun füzeleri kurtuluş getirmeyecektir. Devrim Muhafızları’nın yerleşik aygıtı da gerçek egemenliği sağlamayacaktır. Gelecek; kendi topraklarında, her yerdeki işçilerle dayanışma içinde savaşan İran’ın işçilerine ve ezilenlerine aittir.

Etiketlendi: