Anasayfa / Enternasyonal / Chavism’in Yükselişi ve Düşüşü

Chavism’in Yükselişi ve Düşüşü

Fidel Castro ve Hugo Chavez

ABD’nin Venezuela’yı haksız yere işgali ve Nicolás Maduro’yu alıkoyması, Venezuela’da ve daha geniş anlamda bölgede görülmemiş bir krizi tetikledi. Bölgenin ve ülkenin ekonomi-politiğini ve tarihini daha iyi anlamak amacıyla, geçmiş ve güncel Küba-Venezuela siyasetinin niteliğine ilişkin eski ve yeni yazıları içeren Uluslararası Posta’nın özel bir sayısını yayımlıyoruz.

İlk yazıyı okumak için tıklayınız. Venezuela: “Boliburjuvazi” Yeni Bir Burjuva Kesimi

Küba ve Venezuela hükümetleri ne işçi sınıfı hükümetleridir ne de küçük-burjuva reformisttir.
Kökenleri farklı olsa da bugün kapitalist devletleri yöneten burjuva hükümetlerdir.
Bu hükümetler, işçi, emekçi ve öğrenci hareketlerine dayanmakla birlikte, burjuva önderliklerdir. 21. yüzyılın başında büyük bir yükseliş yaşayan bu destek bugün açık bir gerileme içindedir.

UİB-DE / LIT-CI Yayın Kurulu, Eylül 2014

  • Küba: Devrimden Kapitalist Restorasyona
  • Chavizm: Küçük-Burjuva Milliyetçiliğinden Burjuva Milliyetçiliğine
  • Castro-Chávez Gerileyişinin Doğuşu
  • Stalinist Küresel Aygıttan Geriye Ne Kaldı
  • Castro-Chavizmin Yükselişi ve Latin Amerika’daki Sonuçları
  • Castro-Chavizmin Gerileyişi
  • Peki Küba ve Venezuela Hükümetleri Düşerse Ne Olur?

Küba ve Venezuela hükümetleri, dünya çapındaki sol örgütlerin büyük çoğunluğunun desteğine sahiptir. Ancak bu destek, geçtiğimiz on yılda zirve yaptıktan sonra, söz konusu hükümetlerin ağırlaşan kriz koşullarıyla birlikte bugün gerileme sürecine girmiştir.

Bu desteğin uluslararası ağırlığı — burada Castro-Chavizm olarak adlandıracağımız olgu — son derece önemlidir. Ancak Küba ve Venezuela hükümetlerini destekleyen parti ve hareketler çok heterojen olduğu için, Castro-Chavizmi ne (bir zamanlar uluslararası Stalinist aygıtın olduğu gibi) uluslararası bir örgüt olarak ne de bir akım olarak sınıflandırabiliriz. Bunlar çok farklı kökenlere ve özelliklere sahip parti, örgüt, hareket ve hükümetlerdir. Bir bölümü, Chavizmin burjuva milliyetçi modelini, Castroizmin Bonapartizmini ve ikisi arasındaki sınıf işbirliğini benimser. Diğer bir bölümü ise yalnızca bu hükümetleri destekler.

Küba ve Venezuela hükümetleri ne işçi sınıfı hükümetleridir ne de küçük-burjuva reformisttir.

Kökenleri farklı olsa da bugün kapitalist devletleri yöneten burjuva hükümetlerdir.

Castroizm, iktidara gelip burjuvaziyi mülksüzleştirerek devrimci bir görev yerine getiren küçük-burjuva bir akımdan gelmektedir. Ancak daha sonra Küba’da kapitalizmin restorasyonunu bizzat yönetti ve burjuvalaştı. Castro diktatörlüğü bugün kapitalist restorasyon sonrası oluşmuş burjuva devlete dayanır.

Chavizm ise Venezuela’da iktidara gelen ve yeni bir burjuvazi yaratan küçük-burjuva bir akımdı. Maduro, Venezuela burjuva devleti içinde Bonapartist bir hükümeti yönetmektedir. Bu yönüyle Arjantin Peronizmine, Peru Aprizmine ya da Mısır Nasırcılığına benzeyen bir burjuva milliyetçiliği versiyonudur.

Küba, 20. yüzyılın “son sosyalizm kalesi” değildir. Venezuela’da ise kapitalizm hiçbir zaman mülksüzleştirilmedi. “21. yüzyıl sosyalizmi” gerçeklikle hiçbir bağı olmayan bir propagandadır. Stalinist diktatörlükleri sosyalizmle özdeşleştirerek devrimci harekete büyük zarar veren Stalinizm, bugün benzer bir rolü Castro-Chavizm aracılığıyla oynamaktadır.

Bu hükümetler, işçi, emekçi ve öğrenci hareketlerine dayanmakla birlikte, burjuva önderliklerdir. 21. yüzyılın başında büyük bir yükseliş yaşayan bu destek bugün açık bir gerileme içindedir.

1- Küba: Devrimden Kapitalist Restorasyona

Küba Devrimi, Latin Amerika tarihinde derin bir etki yarattı. ABD kıyılarına yalnızca birkaç yüz kilometre uzaklıktaki küçük bir ada, çokuluslu şirketleri mülksüzleştirerek kapitalist ekonomiye son verdi. Bu, daha önce hiç yaşanmamış ve bir daha tekrarlanmamış bir olaydı.

Küba örneği, kapitalist ekonomiye alternatifin ne olduğunu somutlaştırdı. Tartışmayı fikirler ve programlar düzeyinden çıkarıp, bizzat yaşanmış bir deneyime dönüştürdü. Sovyetler Birliği’nin dünya çapında temsil ettiği neyse, Küba bunu Latin Amerika’da somut hale getirdi.

Küba kıtanın en yoksul, en sefalet içindeki ülkelerinden biriydi. Adaya gelen turizmin bir kısmı, genelevleri ziyaret eden zengin Amerikalılardan oluşuyordu. Devrim ve kapitalizmin mülksüzleştirilmesiyle bu dönem sona erdi.

Bu büyük bir örnek oluşturdu. Ada, emperyalist ülkelerin bile çözemediği sosyal sorunları çözmüştü. İşsizlik ve evsizlik sona ermişti. Herkesin yiyeceği, eğitimi ve sağlığı garanti altındaydı. Üniversite dâhil tüm eğitim ücretsiz ve nitelikliydi. Sağlık hizmetleri her düzeyde erişilebilirdi. Halkın yaşam koşullarındaki devrimsel değişim, spor alanında da yansımasını buldu: Küçücük bir ada, Panamerikan Oyunları’nda ABD ile madalya rekabetine girmeye başladı.

Bu, Latin Amerika kitlelerinin ve öncü güçlerinin bilincinde olağanüstü bir önem taşıdı. Rus Devrimi’nin dünya düzeyinde gösterdiği şey, artık Latin Amerika’da bizzat gözlemlenebilir bir deneyime dönüşmüştü: Sosyalizm bir hayal değil, dünyayı ve insanların hayatını değiştirebilen gerçek bir programdı.

İktidara gelen 26 Temmuz Hareketi, küçük-burjuva önderliğe sahip bir gerilla hareketiydi. Bu hareket yalnızca Batista diktatörlüğünü devirmekle kalmamış, aynı zamanda bir işçi devletinin kurulması gibi devrimci bir görev de yerine getirmişti.

Castro önderliğinin projesi bu kadar ileri gitmek değildi. Ancak Batista devrilip ekonomi ağır bir kriz içindeyken, ABD şirketleriyle ve yerel burjuvaziyle çatışmak zorunda kaldılar. SSCB’den düşük fiyatla petrol ithal edilmesi konusunda anlaşma yapılınca ABD rafinerileri bu petrolü işlemeyi reddetti. Fidel, bu şirketleri kamulaştırarak yanıt verdi. Bu süreç, emperyalizmle çatışmayı derinleştirip kapitalizmle kopuşu ve yeni bir devletin kurulmasını beraberinde getirdi.

Ancak hareket baştan itibaren küçük-burjuva karakterliydi. 1917 Sovyetleri’nden farklı olarak, işçi demokrasisine değil, gerilla liderlerinin diktatoryal kontrolüne dayanıyordu. Küba, başlangıcından itibaren bürokratik bir işçi devleti idi.

Castro ilk döneminde Sovyet bürokrasisinden daha “sol” bir çizgi izledi. SSCB emperyalizmle “barış içinde bir arada yaşama” politikası güderken, Küba Latin Amerika’da gerilla savaşını teşvik etti. Che Guevara 1967’de Bolivya’da bu politikanın bir sonucu olarak öldü. Bu strateji hatalı olsa da, Küba’nın Rusya’dan farklı bir çizgi izlediğini gösteriyordu. Ancak daha sonra Küba da SSCB’nin çizgisine gelerek, 1979 Nikaragua Devrimi’nin kapitalizmin mülksüzleştirilmesi doğrultusunda ilerlemesini engellemede belirleyici bir rol oynadı.

SSCB’de kapitalizmin restorasyonuyla birlikte aynı süreç Küba’da da başladı. 1977’den itibaren kademeli değişiklikler gündeme geldi. İlk aşamada kırsalda kooperatifleşme, serbest köylü pazarları, şehirlerde ise bireysel girişimcilik teşvik edildi. 1990’larda 1995 Yabancı Yatırım Yasası ile turizm, şeker ve tütün gibi stratejik sektörlerin özelleştirilmesi ve devlet planlamasının sonlanması gibi niteliksel adımlar atıldı.

ABD tarafından 1962’den beri uygulanan ekonomik ambargo, Castro-Chavist çevreler tarafından adanın hâlâ “sosyalist” olduğunun kanıtı gibi sunulur. Oysa ambargo emperyalizmin bütünü tarafından değil yalnızca ABD tarafından uygulanmaktadır. Avrupa burjuvazisi, özellikle İspanyol zincirleri (Meliá gibi) bu süreçten büyük avantaj sağlamış ve ülkenin turist altyapısının önemli bölümünü kontrol eder hâle gelmiştir. ABD burjuvazisi bile ambargo konusunda bölünmüştür; önemli bir kesim, “fırsat kaybı” nedeniyle ambargonun kaldırılmasını savunmaktadır. Ambargonun sürmesinde esas belirleyici olan hâlâ Miami’de yaşayan sürgün Küba burjuvazisidir.

Castro bürokrasisinin planı, Küba’yı ABD kıyılarına yakın bir Çin’e dönüştürmektir. Ancak şimdiye dek emperyalizm adada ciddi bir yatırım yapmamış, yalnızca eski devlet şirketlerini ucuza kapatmıştır.

Sonuç ağır bir çöküştür. 2011’de sanayi üretimi 1989’un %55 altına düşmüştür. Şeker üretimi 8 milyon tondan 1,3 milyona inmiştir. Reel ücretler yirmi yılda %72 düşmüştür.

Restorasyon tamamlandıktan sonra Raúl Castro bir dizi yeni adım attı: yeni bir Yabancı Yatırım Yasası, bir milyon devlet çalışanının işten çıkarılması planı, Mariel Limanı’nda Çin’deki serbest bölgeleri andıran dev bir serbest ticaret alanı. Yeni yatırım yasasına göre yatırımcılar sekiz yıl kâr vergisinden muaftır, sonrasında ise mevcut oranların yarısı kadar vergi öderler.

Bu adımlar restorasyonun derinleştirilmesidir.

Castro-Chavistlerin yaydığı masallara rağmen, Küba ekonomisi artık devlet planlamasıyla değil kapitalist piyasa yasalarıyla yönetilmektedir. Üretim araçlarında devlet mülkiyeti, planlama ve dış ticaret tekeli ortadan kalkmışsa, işçi devletinden söz edilemez.

Bugün ada, işçilerin yaşam standardının çöküşüyle sonuçlanan bir restorasyon sürecinin ağır sosyal sonuçlarını yaşamaktadır. Aylık ücretler 18 dolar seviyesindedir; devlet işten çıkarmalarıyla işsizlik artmaktadır. Bu kriz eğitim ve sağlığa da yansımaktadır.

Kadınların ezilmesi, işçi devleti döneminde bile çözülememişti; kapitalist restorasyonla beraber durum ağır bir gerilemeye dönüşmüştür. Seks turizmi, hatta çocuk fuhuşu geri dönmüştür. Fidel Castro’nun “Fahişelerimiz dünyanın en sağlıklı ve eğitimli fahişeleridir” sözleri, rejimin çürümüşlüğünün bir yansımasıdır.

Eşcinsellere yönelik baskı hiçbir zaman sona ermemiştir. “Conducta impropia” belgeseli, anonim LGBTİ+ bireylere ve Reinaldo Arenas gibi tanınmış yazarlara uygulanan baskıyı dünyaya göstermiştir.

Adada nüfusun büyük çoğunluğu, özellikle gençlik, rejime karşı pasif bir hoşnutsuzluk içindedir. Hükümet gösterilerine katılım zorunludur ve siyasi polis tarafından kontrol edilir. Mahallelerdeki “Devrimi Savunma Komiteleri”, muhalif her görüşü fişleyen küçük polis karakolları gibidir.

Küba önderliği restorasyonu yönetmiş ve bugün burjuva devleti yöneten bir diktatörlük haline gelmiştir. Çin’e benzer bir yapıya sahiptir: Komünist Parti diktatörlüğü altında işleyen bir kapitalist ekonomi.

Bugün devrimci program artık politik devrim değil, burjuva devletine ve kapitalist diktatörlüğe karşı toplumsal bir devrim programıdır.

Dünyanın büyük bir bölümü Castroizmi savunmaya devam ederek, kendi halkını sömüren ve ezen bir burjuva diktatörlüğü desteklemektedir. Doğu Avrupa’da yaşananların benzeri kaçınılmaz olarak Küba’da da gerçekleşecektir. Bu olduğunda, bugünün Castro-Chavist solu ya Küba hükümetinin baskısını desteklemek zorunda kalacak ya da bugüne kadar savunduğu her şeyi inkâr edecektir.

2- Chavizm: Küçük-Burjuva Milliyetçiliğinden Burjuva Milliyetçiliğine

Chavizmin politik kökeni, Venezuela’nın 1989 Caracazo ayaklanmasıyla yaşadığı rejim krizine dayanır. Başkan Carlos Andrés Pérez’in uyguladığı IMF paketleri, büyük devalüasyon ve yakıt fiyatlarında %80 artışa yol açtı. Caracas tepelerinden inen yoksullar polisle çatıştı ve yağmalar başladı. Acımasız baskı binden fazla insanın ölümüyle sonuçlandı; fakat rejim krizi durmadı.

Albay Chávez, bu hoşnutsuzluğu yansıtan 1992 darbe girişimini örgütledi. Yenilgiye rağmen ezilen kitleler arasında büyük bir prestij kazandı. 1998’de seçimleri kazandı ve Chavizm dönemi başladı.

Chávez’in ABD emperyalizmine karşı sert söylemleri kıtada büyük bir etki yarattı. Bush yönetimine yönelik sert çıkışları, Lula gibi hükümetlerden daha “radikal” görünmesini sağladı. Ancak Chávez de Lula da emperyalizmle hiçbir zaman bağlarını koparmadı.

Obama seçildiğinde Chávez’in sözleri değişti: “Amerikalı olsam Obama’ya oy verirdim. Obama Caracas’ta bir mahalleden olsaydı Chávez’e oy verirdi.”

Venezuela borçlarını düzenli olarak ödedi ve ABD’ye petrol tedarikini sürdürdü — ABD Irak’ı işgal etmiş olmasına rağmen.

Petrolün “kamulaştırılması” olarak sunulan tedbirler bile gerçekte yalnızca çokuluslu şirketlerle ortaklıkların devam etmesi anlamına geliyordu. Devlet aldığı payı az da olsa arttırdı, ama ExxonMobil, Chevron, Repsol gibi devler sektörü hâlâ kontrol etmeye devam etti. Gaz sektöründe şirketlerin mülkiyet oranı %100’e kadar çıkabilmektedir.

2002’de emperyalizm darbeyi örgütledi ancak kitlelerin direnişi darbenin üç gün içinde bozguna uğramasını sağladı. Aynı yıl gerçekleştirilen lokavt da yenilgiye uğradı. Bu yenilgilerden sonra sağ ve emperyalizm, Chavizmi seçim yoluyla yıpratma stratejisine yöneldi.

“21. yüzyıl sosyalizmi” söylemi, Chavizmin burjuva projesine kitle desteği sağlamak için kullandığı bir ideolojiden ibarettir. Kapitalizm tüm dönem boyunca dokunulmaz kaldı: Çokuluslu petrol şirketlerinin, özel bankaların ve burjuva devlet aygıtının varlığı aynen sürdü.

Troçki’nin tanımladığı sui generis Bonapartizm, Chavizmin karakterini açıklamaktadır: Kitle hareketine dayanıyormuş gibi görünen, emperyalizme kısmi sürtüşmeler yaşayan, ancak özünde burjuva bir yönetim.

Bunun Chavismo’daki somut karşılığı şudur:

  • Sendikalar Chavist bürokrasi tarafından kontrol edilir.
  • Bürokrasi dışındaki grevler baskıyla ezilir.
  • PSUV, devlet aygıtını kullanan burjuva bir partidir; tıpkı Meksika PRI’si veya Paraguay Colorado Partisi gibi.
  • Kitle iktidar organı niteliğinde hiçbir yapıya izin verilmemiştir.

Bununla birlikte Chavizm, Peronizm veya Aprizm gibi Latin Amerika milliyetçiliğinin bir türüdür. Ancak küreselleşme çağında bu milliyetçiliğin alanı çok sınırlıdır. 1930’lar Meksika’sındaki Cárdenas gibi bir ulusallaştırma politikası uygulaması mümkün değildi. Peronizm’in uygulayabildiği geniş sosyal reformlar bile bu dönemde mümkün değildir.

Çokuluslular Venezuela’da da tüm Latin Amerika’daki kadar güçlüdür ve hükümetle ortak büyük işler yürütürler. En büyük skandallardan biri, 2004–2012 arasında devletten “girdi fiyatlarını şişiren” sahte/çanta şirketlerine aktarılan 180 milyar dolardı. Bu şirketler arasında General Motors, Toyota, Ford, Nestlé Venezuela ve P&G gibi devler bulunuyordu.

Venezuela’da Chavizm ile geleneksel burjuvazi (“escuálido”) arasındaki sert çatışma, 2002 darbesini, lokavtı, bugün yaşanan kitlesel protestoları ve seçim savaşlarını açıklamaktadır. Chavist sol, bu çatışmayı bir “devrimci kamp” ile burjuvazi arasındaki karşıtlık gibi sunarak büyük bir hata yapmaktadır.

Venezuela işçileri kıtanın geri kalanındaki kardeşleriyle aynı berbat çalışma koşullarında yaşamaktadır. Gerçek kurla hesaplandığında asgari ücret 100 dolar civarındadır. Nüfusun %40’ı yoksulluk içindedir. 1,2 milyon işsiz vardır ve çalışanların yarısı kayıt dışıdır.

“Kooperatif” adı verilen yapılar işçi haklarını esnetmek için kullanılır; sendika, grev, sosyal güvence gibi haklar yoktur.

Kadınların, siyahların ve eşcinsellerin ezilmesi kıtanın geri kalanıyla aynıdır; bazı alanlarda daha bile kötüdür. Örneğin, Meksika City veya Uruguay’da olduğu gibi kürtaj hakkı yoktur.

Chavizmin “Misyonlar” adı verilen sosyal programları, Latin Amerika’daki sağ ve “sol” hükümetlerin kullandığı yardım programlarının benzeridir ve Dünya Bankası/IMF tarafından tavsiye edilmiştir. Bu programlar neoliberal kesintilerle birlikte yürütülen düşük maliyetli istikrar araçlarıdır.

Venezuela’da Misyonlar petrol gelirleri sayesinde çok daha geniş kitlelere ulaşmış ve Chavizm için büyük bir oy tabanı oluşturmuştur.

Venezuela ekonomisinin %96’sı petrole bağımlı hâle gelmiştir (1998’de %70’ti). Sanayinin payı 1998’de %17,3’ten 2012’de %14’e düşmüştür. Chavizm, geleneksel Venezuelalı burjuvazinin fraksiyonları gibi paraziter bir rantçı model sürdürmüştür.

Chavizm, kapitalizmi aşmak yerine devlet içinden yeni bir burjuvazi yaratmıştır: Boliburguesía. Bu yeni burjuvazinin en önemli temsilcisi, Ulusal Meclis başkanı eski subay Diosdado Cabello’dur.

ALBA, çokuluslu şirketler tarafından yönlendirilen sıradan bir ticaret bloğundan başka bir şey olmadığını kanıtlamıştır.

Kapitalizmin aşılmaması, Venezuela’yı dünya ekonomik krizine karşı savunmasız bıraktı. Bugün ülke kıtanın en ağır ekonomik krizini yaşamaktadır: hafif bir resesyon, %50’nin üzerinde hiper enflasyon, temel gıdalarda %30’un üzerinde kıtlık.

Gerçek sosyalist bir ekonomide, dünya krizi böyle sonuçlar yaratamazdı; 1929 bunalımı sırasında SSCB’nin %10’un üzerinde büyümesi bunun tarihsel örneğidir.

Chávez’in ölümü, Chavizmin krizini tüm açıklığıyla ortaya çıkardı. Maduro hükümeti destek kaybettikçe iç çatışmalar da ağırlaştı.

2014’te sağcı muhalefet orta sınıfları ve üniversite gençliğini sokaklara dökmeyi başardı. Gösterilerin büyüklüğü ve halk hoşnutsuzluğuyla birleşmesi, Chavizm açısından gerçek bir tehdit oluşturdu.

Maduro hükümetinin sağ muhalefetle yaptığı diyalog, işçilere yönelik saldırıların artması anlamına geldi.

Emperyalizmin ve sağ muhalefetin stratejisi, hükümeti aşındırmak ve 2015 parlamento seçimlerinde yenilgiye uğratmaktı. Enflasyon, kıtlık ve yolsuzluk nedeniyle büyüyen hoşnutsuzluk sağ tarafından kullanılabilirdi.

Ordu hâlâ hükümeti desteklemektedir; bu nedenle askeri bir darbe olasılığı zayıftır. Yine de süreç değişebilir.

İşçi sınıfı, Chavizm yılları boyunca sürekli grevler yapmıştır; çoğu baskıyla ezilmiştir. Son dönemde sağlık, eğitim, otomotiv ve Sidor işçileri mücadele başlatmıştır. Sidor’un toplu sözleşme mücadelesi Maduro tarafından “sağa hizmet etmek” olarak suçlanmış, 11 Ağustos’ta işçi yürüyüşü Ulusal Muhafız tarafından şiddetle bastırılmıştır.

Venezuela işçi sınıfının görevi açıktır: hem hükümetten hem de sağ muhalefetten bağımsız bir işçi alternatifi inşa etmek.

3- Castro-Chávez Gerileyişinin Doğuşu

Kitle hareketinin çoğunlukçu önderliklerine ilişkin yapılan karakterizasyonlar, gerçekliği ve dolayısıyla programı anlamamız açısından büyük önem taşır. Uzun yıllar boyunca işçi hareketindeki temel tartışma reformistler ve devrimciler etrafında döndü.

Ancak son otuz yılda, ekonominin küreselleşmesi ve neoliberal planların gelişimiyle eşzamanlı olarak, kitle hareketinin çoğunlukçu önderliklerini etkileyen toplumsal ve siyasal bir süreç yaşandı. Özünde, bürokrasilerin yeni burjuvazilere dönüşmesi anlamına gelen gerici bir dönüşüm yaşandı; bu da onları siyasal olarak reformist olmaktan neoliberal olmaya itti.

Savaş sonrası ekonomik patlamanın sona ermesiyle (1960’ların sonu ve 1970’lerin başı), emperyalizm Keynesçi planlarını neoliberalizme çevirdi. Kâr oranlarını yeniden yükseltmek için ekonomide değişiklik yapmak, proletaryanın savaş sonrası kazanımlarının geri alınmasını (sözde refah devleti), kamu işletmelerinin özelleştirilmesini ve mali sermayenin tüm ekonomi üzerindeki denetiminin güçlü biçimde artırılmasını dayatmak gerekliydi.

1947’de kurulduğunda marjinal bir entelektüel akım olan neoliberalizm, kapitalizmin düşünürleri ve yöneticileri tarafından sahiplenildi. İlk olarak 1973’te Pinochet diktatörlüğü döneminde bir deney olarak uygulandı (daha önce hiçbir neoliberal plan uygulanmamıştı). Ardından 1980’lerin başında Reagan ve Thatcher hükümetleri tarafından benimsendi. Son olarak emperyalist ülkelerde ve dünya genelinde yaygınlaştı.

Ekonomik küreselleşme ile Doğu Avrupa’daki kapitalizmin restorasyonu arasındaki paralellik incelenmelidir. Bu iki süreç arasında ilişki olduğunu gösteren unsurlar vardır, ancak Doğu’daki restorasyon yalnızca ekonomik bir süreçle açıklanamaz.

Yine de eski işçi devletlerindeki egemen bürokrasilerin, işçilere karşı neoliberal planların gerektirdiği türden bir saldırıyı, bir isyan riski olmaksızın gerçekleştirecek siyasal koşullara sahip olmadığı bir gerçektir. Öte yandan, üretime bilişim teknolojisini, telematiği ve robotikleri dahil etme kapasitesine de sahip değillerdi. Bu durum dünya pazarının baskısını büyük ölçüde artırdı.

Bu ilişki—ve kuşkusuz buna eşlik eden diğer süreçler—sonucunda, bu bürokrasiler kapitalizmin restorasyonu sürecinde doğrudan büyük sermayeyle ortak olmayı tercih ettiler. Bu sayede devlet işletmelerine el koydular ve kendilerini yeni burjuvazilere dönüştürdüler. Restorasyonun gerçekleştiği tüm ülkelerde bu durum yaşandı. Tipik örnek, Rus petrol şirketlerine el koyarak dünyanın en zengin insanlarından biri hâline gelen Abramoviç’tir.

Yarı-sömürge ülkelerde de benzer bir süreç yaşandı: iktidara geldiklerinde küçük burjuva reformist parti ve hareketler burjuva nitelik kazandı. Bu durum Nikaragua’daki Sandinista Cephesi’nde yaşandı. 1979’da burjuva silahlı kuvvetlerini—Somoza’nın Ulusal Muhafızlarını—yıktıktan sonra Sandinistalar kapitalizmi tasfiye etmeyi reddetti. Aksine, Sandinista önderleri Somoza’nın birçok mülkünü özel olarak ele geçirdi. Bunların bir kısmı, bugün ülkenin devlet başkanı olan Daniel Ortega gibi, multimilyoner olup burjuvazinin parçası hâline geldi.

Aynı olgu Mozambik ve Angola’da gözlemlendi. Burjuva ve sömürgeci iktidarı ayakta tutan silahlı kuvvetler Portekiz ordusuydu. 1975’te Portekiz’deki Karanfil Devrimi, bu ülkede zaten çok güçlü olan ulusal kurtuluş hareketlerinin zaferini kolaylaştırdı. Angola’daki MPLA ve Mozambik’teki Frelimo kapitalizmi sürdürdü ve önderlikleri yeni burjuvazinin bir parçası hâline geldi.

Angola’nın mevcut devlet başkanı Eduardo dos Santos’un ailesi ülkenin en büyük 21 şirketinde hissedardır. Kızı Isabel dos Santos, Portekiz’in en güçlü burjuvalarından Américo Amorim ile Angola BIC Bankası’nın ortağıdır. Mozambik’te, 1996-97’de devlet bankaları BCM ve BPD’nin özelleştirilmesi ağırlıklı olarak bazı Frelimo önderlerine yaradı ve bunlar 400 milyon dolardan fazla parayla ortadan kayboldu. Mevcut başkan Armando Guebuza, Intelec Holding’de büyük hissedardır ve çok uluslu Vodacom’un ortağıdır. Oğlu Mussubuluko Ghebuza da Mozambik’te Banco Único’nun kuruluşunda Américo Amorim’in ortağıdır.

Güney Afrika’da, ANC’nin önderleri siyah burjuvazinin yeni bir fraksiyonunun—beyaz burjuvazinin küçük ortağı olarak—oluşmasının yolunu açtı. Apartheid’a karşı mücadelede NUM ve COSATU önderi olan Cyril Ramaphosa, bugün çok uluslu Lonmin şirketinin ortak-sahibi ve yönetim kurulu üyesidir. 2013’te Marikana madencilerinin Lonmin’deki grevine yönelik katliam—34 madencinin öldürülmesi—ANC hükümetinin gönderdiği polis tarafından gerçekleştirilmiştir.

On iki yıldır iktidarda olan Brezilya PT’sinde (İşçi Partisi), önderliğin burjuvalaşma süreci işlemektedir. Lula’nın aile içindeki “örtülü temsilcisi” olan oğlu, babası göreve geldiğinde São Paulo’daki bir hayvanat bahçesinde ayda yaklaşık 300 dolar kazanıyordu. Bugün ise çok uluslu bir telefon şirketinin ortağıdır. Zé Dirceu avukattır ve çok uluslu şirketlerin ortağıdır. PT’nin tamamen burjuva bir partiye dönüştüğünü iddia etmiyoruz; yalnızca bir sürecin işlediğini söylüyoruz.

Küreselleşme ile kapitalizmin restorasyonu, eski işçi devletlerindeki bürokrasilerin, emperyalist ülkelerdeki bürokrasilerin ve bağımlı/yarı-sömürge ülkelerdeki bürokrasilerin yeni burjuvazilere dönüşmesi arasında bir bütünlük vardır.

Castro-Chávez önderliği, hem Küba’da hem Venezuela’da bürokrasilerin ve küçük burjuva hareketlerin yeni burjuvazilere dönüşmesinin bu ultra-gerici hareketinin bir ifadesidir. Bu iki hükümetin kökenleri farklıdır, gördüğümüz gibi. Ama bugün birleşmiş durumdadırlar ve dünya solunun önemli bir bölümü için politik bir referans noktasıdırlar. Ne var ki bu, oldukça kötü bir referans noktasıdır; ilerleyen bölümlerde bunu göreceğiz.

4 – Stalinist Küresel Aygıttan Geriye Ne Kaldı

Dünyadaki Stalinist partiler Küba ve Venezuela hükümetlerini desteklemektedir. “Stalinizm’in kalıntıları”ndan bahsedildiğinde, bu partilerin hiçbir gücünün kalmadığı gibi bir sonuç çıkarılabilir. Bu ciddi bir yanılgıdır.

Elbette günümüz koşulları, bürokratik işçi devletlerinin insanlığın üçte birine hükmettiği dönemle kıyaslanamaz. Ancak hâlâ bazı ülkelerde çok önemli bir etkiye sahiptirler.

Bu partiler, elliden fazla ülkeden örgütlerin katıldığı yıllık toplantılar düzenler. Farklı niteliklere sahip partileri bir araya getirirler; ancak gelenek gereği hepsi “Komünist Parti” adını taşır.

Burada, krizlerine rağmen hâlâ ulusal ölçekte önemli etkisi olan partiler (örneğin Portekiz Komünist Partisi) ve Stalinizmin krizi nedeniyle etkisi azalan diğerleri (örneğin Brezilya Komünist Partisi) yer alır.

Ama aynı zamanda reformist işçi partisi olmaktan çıkıp kapitalist devletlerin yönetiminde burjuva partilerine dönüşmüş olanlar da vardır; Küba Komünist Partisi ve Çin Komünist Partisi gibi.

5 – Castro-Chavizmin Yükselişi ve Latin Amerika’daki Sonuçları

Castro-Chavizm, 21. yüzyılın başında, halk cepheleri ve burjuva milliyetçisi partilerin Latin Amerika hükümetlerinin çoğunu işgal ettiği dönemde doruk noktasına ulaştı.

Elbette 1959 Küba devriminin etkisi o tarihten beri Latin Amerika’da bir dalga yaratmıştı. Ancak bu etki, Doğu Avrupa’daki gelişmelerin ardından zayıflamıştı.

Biz daha sonraki bir fenomenden bahsediyoruz. 21. yüzyılın başında Latin Amerika kıtasını anti-emperyalist ve anti-neoliberal bir dalga sarıp sarmaladı. Neoliberal planlara, Bush yönetimine ve onun FTAA (Serbest Ticaret Alanı) planına karşı büyüyen bir mücadele vardı.

Neoliberal planları uygulayan hükümetlerin çoğu ya doğrudan kitlesel seferberliklerle (Arjantin, Bolivya, Ekvador’da olduğu gibi) ya da seçimlerle (Brezilya, Şili, Uruguay, Paraguay ve diğerleri) yenilgiye uğradı.

Latin Amerika tarihinde hiçbir zaman bu kadar çok halk cephesi ve burjuva milliyetçi hükümet eş zamanlı olarak iktidarda olmamıştı. Bu, Castro-Chavizmin parlak dönemiydi; Lula, Evo Morales, Chávez, Correa, Bachelet, Lugo ve diğer birçok hükümet tarafından destekleniyordu.

Bu mücadele sürecinin bir parçası olarak, emperyalist FTAA planı yenilgiye uğratıldı. Bu durum Latin Amerika’da eşi görülmemiş koşullar yarattı. Borçlu ülkeler cephesiyle dış borçların ödenmemesi için mücadele mümkündü. Kıtanın önemli bir bölümünde emperyalizmle kopuşa doğru ilerlemek mümkündü ki bu da güçlü bir antikapitalist devrimci sürecin yolunu açardı.

Kapitalizmle kopuş politikası gündeme geldiğinde, burjuvaziyle işbirliğini savunan parti ve hareketlerin cevabı her zaman aynıdır: “Güç dengesi buna izin vermiyor.” O dönemde bu yanıt tamamen absürttü.

Latin Amerika’nın güç dengesi, hiçbir dönemde 21. yüzyılın başında olduğu kadar ani ve derinden değişmemişti. Sağcı neoliberal hükümetlerin yenilgiye uğradığı bu kadar çok ülkenin olduğu bir dönem tarihsel olarak yoktur. Hükümetlerin çoğu kendini “sol” olarak tanımlayan parti ve hareketler tarafından işgal edilmişti.

Kıtanın temel politik referans noktası Castro-Chavizm, özellikle de Venezuela hükümetiydi. Bush kıtaya her adım attığında onu protesto eden kitlesel gösteriler düzenleniyordu. Aynı şekilde Chávez de büyük destek gösterileriyle karşılanıyordu. Eğer Venezuela’da emperyalizmle gerçek bir kopuş yaşansaydı, kıta ateş yerine dönerdi.

Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Venezuela ve Küba hükümetleri, emperyalizmle yaşanan sürtüşmeleri kabul edilebilir sınırlar içinde yönetmek için manevra yaptı. Chávez ve Castro ne kendi ülkelerinde emperyalizmle bir kopuş gerçekleştirdiler ne de kıtanın geri kalanında böyle bir doğrultuyu savundular.

Bunlar ya halk cephesi türünden ya da burjuva milliyetçisi türden burjuva hükümetlerdi. Ve Latin Amerika burjuvazileri emperyalizmle kopuşa yanaşmaz. Bu “solcu” hükümetler kitle hareketini bastırmanın temel dayanağı oldu. Geçici bir ekonomik yükselişe yaslandılar ve popüler destekleri sayesinde siyasal durumu yeniden istikrara kavuşturdular. 2005’ten 2012’ye kadar kıtada neredeyse hiçbir genel grev veya halk isyanı yaşanmadı. FTAA yenilgiye uğratılmış olsa da, bu hükümetler kendi ülkelerinde sağcı hükümetlerle birlikte yenilen neoliberal planları uyguladı.

Küba ve Venezuela önderliklerinin gerçek rolü ile onları destekleyen Latin Amerika hükümetlerinin rolü tam da bu dönemde görülebilir. Emperyalizmle tarihsel bir kopuş sürecini tetikleyebilirlerdi. Bunu yapmadılar. Aksine, yükselişi yönlendirdiler, oyaladılar ve dondurdular. Ancak bunu yaparken kendi zayıflamalarının da kapısını açtılar.

21. yüzyılın başındaki büyük seferberlikleri 2005’e kadar dizginlemeyi başardılar. 2005’ten 2012’ye kadar kıtada neredeyse hiçbir genel grev veya halk isyanı yaşanmadı. Ama yıprandıkça, neoliberal planları uygulayan sağcı hükümetlerle aynı bedeli ödemeye başladılar.

6- Castro-Chavizmin Gerileyişi

2013’ten bu yana kıtada farklı bir süreç yaşanıyor. Latin Amerika’da ekonomik ve politik krizleri, ayrıca daha önce büyük bir halk desteğine sahip olan aynı hükümetlere karşı kitle hareketinin yükselişini içeren yeni bir döngü başlıyor.

Kıtanın ekonomilerindeki gerileme, önceki büyümenin önemli bir unsuru olan emtia patlamasının sona ermesiyle geri döndü. Kitle hareketi; Arjantin, Peru ve Bolivya’yı sarsan genel grevlerle ve 2013 Haziran’ında Brezilya’daki kitlesel seferberliklerle yeniden toplandı.

Ne homojen bir Latin Amerika süreci vardır ne de sürekli ve genel bir yükseliş. Bunlar, kıtada sınıf mücadelesinin iniş çıkışlarla, gidip gelmelerle dolu farklı durumlarıdır. Hele ki bu süreç, devrimci önderliğin çok derin bir krizi—yani kitlelerde ağırlığı olan devrimci örgütlerin yokluğu—ile birleştiği için daha da çetrefillidir.

Castro-Chavizmin gerileyişi ve krizi bu yeni dönemin bir parçasıdır. Venezuela ve Küba ekonomileri ekonomik kriz tarafından sıkıştırılmaktadır. Maduro hükümeti, sağ muhalefet tarafından istismar edilen büyük seferberliklerle karşı karşıya. Ayrıca Castro-Chavizmi destekleyen birçok hükümet de şu anda önemli kitle hareketleriyle yüz yüze; Arjantin’de Cristina Kirchner, Brezilya’da Dilma Rousseff bunun örnekleridir.

Bu hükümetler emperyalizmle bir kopuşa yönelmediler. Şimdi ise kitle hareketiyle yüzleşmek zorundalar.

Ne Küba’da ne Venezuela’da işçilerin durumu diğer ülkelere örnek teşkil edebilir. Tam tersine, temel ihtiyaçlar için kuyruklar, Venezuela’daki enflasyon ve Küba’daki çok düşük ücretler karşı-propaganda unsurları hâline gelmiştir.

Klasik reformizmin aksine, Chavist ve Castrocu önderlikler demokrasiye de bağlı değildir. Küba bir diktatörlüktür ve Chavizm Bonapartist bir rejimdir. Dahası, Gaddafi ve Esad gibi diktatörlükleri savunarak Castro-Chavizm, restorasyon sonrası kitlelerin demokratik duyarlılığıyla da çatışmaktadır.

Stalinizmin otoriter özellikleri nedeniyle duyulan tepki, işçi devletlerinin ve onların sosyal kazanımlarının varlığı sayesinde geçmişte bir nebze hafifliyordu. Bugün ise Castro-Chavizm, proletaryaya daha yüksek bir yaşam standardı sunamamanın yanı sıra restorasyon sonrası diktatörlüklerin çöküşünün yarattığı şüphecilikle de mücadele etmek zorunda. Doğu Avrupa’daki gelişmeler nedeniyle Küba’nın Latin Amerika kitlelerinin bilinci üzerindeki etkisi zaten büyük ölçüde azalmıştı. Şimdi adadaki toplumsal gerileme nedeniyle bu etki daha da sorgulanır hâle geldi.

Bu nedenlerle Castro-Chavizmin gerileyişi, mücadelelerden çıkan yeni öncünün artık bu akımları doğal bir referans noktası olarak görmemesi anlamına gelir. Castro-Chavist akımı oluşturan örgütler hâlâ bir ağırlığa sahip olsa da, Castro-Chavizm artık yükseliş dönemindeki gibi öncü açısından “kendiliğinden” bir referans değildir.

7 – Peki Küba ve Venezuela Hükümetleri Düşerse Ne Olur?

Doğu Avrupa’da kapitalizmin restorasyonunun ardından küresel sol büyük bir kriz yaşadı. Kitlelerin ve öncünün bilincinde derin bir gerilemeye yol açan iki büyük etken birleşti.

Birincisi, Stalinist bürokrasilere rağmen kapitalist olmayan bir ekonominin mümkün olduğunu gösteren bürokratik işçi devletlerinin ortadan kalkmasıydı. İkincisi ise kapitalizmin devasa bir propaganda kampanyası başlatarak “sosyalizmin öldüğünü,” “sosyalizmin diktatörlükle eşit olduğunu” ve “sosyalizmin ekonomik ve toplumsal gerilik demek olduğunu” duyurmasıydı.

Bu gerilemenin sonuçları bugün hâlâ hissediliyor; çünkü kapitalizmi aşmayı mümkün kılan kitlesel referans ortadan kalktı. Sosyalist devrim fikrine (devrimci parti, merkezcilik vb.) dair büyük bir kuşku mevcut.

Stalinist diktatörlüklerin çöküşünün başka bir sonucu daha oldu; bunun tersi yönde bir sonuç: Küresel Stalinist aygıtın ortadan kalkması, dünyanın dört bir yanında güçlü parti ve devletleri bir arada tutan karşıdevrimci mekanizmayı zayıflattı. Bu durum kitle hareketi içerisinde çok önemli bir güç açığa çıkardı. Ancak bu olumlu etki, bilinçteki gerilemenin yarattığı sorunlar nedeniyle hâlâ büyük ölçüde sınırlanmış durumdadır ve önemli devrimci alternatiflerin inşasını geciktirmektedir.

Peki, Küba’daki Castro diktatörlüğü Doğu’da olduğu gibi bir kitle seferberliğiyle yıkılırsa ne olur? Bu, Chavizmin seçim yoluyla yenilgisiyle birleşirse? Aynı süreç Latin Amerika’da da tekrarlanır mı?

Her şeyden önce Küba ve Venezuela’daki süreçleri ayırmak gerekir. Kapitalizm restorasyonunun ardından burjuva bir devlet hâline gelmiş olan Castro diktatörlüğünün kitle seferberliğiyle yıkılması Doğu Avrupa’dakine benzer biçimde ilerici bir süreç olur. Küba’daki yenilgi daha önce gerçekleşmiştir; restorasyon ile—Doğu’da olduğu gibi.

Venezuela’da burjuva muhalefetin seçimle kazanması ise kitle hareketi açısından bir yenilgi olur; muhalefetin burjuva olması bilinmesine rağmen. Bu, burjuva milliyetçi bir hükümete karşı emperyalizm yanlısı bir muhalefetin zaferi anlamına gelir.

Küba ve Venezuela hükümetlerinin düşmesinin kitle bilincinde yaratacağı tüm olumsuz sonuçların sorumluluğu bu hükümetlerin ve onları destekleyen tüm sol örgütlerin omuzlarındadır. Bugün ne Küba’da ne Venezuela’da kitle desteğine sahip sol bir alternatif vardır. Bu ülkelerde etkili alternatifsiz tek önderlik burjuva ve emperyalizm yanlısıdır.

Venezuela’da sol bir muhalefetin olmaması tam bir trajedidir ve bunun doğrudan sorumlusu Chavizme teslim olan soldur. Hükümete karşı kitle seferberlikleri sağ muhalefet tarafından yönlendirilmekte ve kapitalize edilmektedir. Chavizme teslimiyetin sonucu budur: hükümetin yenilgisi burjuvazi için bir zafer hâline gelebilir.

Küba’da durum daha da kötüdür. Her türlü siyasi muhalefetin ifadesini engelleyen şiddetli bir diktatörlük söz konusudur. Mevcut alternatif yoktur. Ancak “demokratik” emperyalizm tarafından desteklenen burjuva önderliklerinin ne kadar kolay yaratılabileceğini görmek zor değildir.

Şimdi Latin Amerika’daki kitlelerin ve öncünün bilincinde, Küba ve Venezuela hükümetlerinin olası yenilgilerinin yaratacağı sonuçlara dönelim. Doğu Bloku sonrası yaşananlar tekrarlanacak mı? Bu yeni bir “sosyalizm yenilgisi” olarak mı anlaşılacak?

Bizce, kısa vadeli etkiler kaçınılmazdır; ancak bunların derecesi çeşitli faktörlere bağlıdır. Olumlu etkiler ve olumsuz etkiler yan yana bulunmaktadır.

Olumsuz etkilerin kaynağı, Castro-Chavista solun ağırlığıdır. Bu hükümetleri destekleyen sol örgütler, olası bir düşüş karşısında yeniden “sosyalizmin yenildiği” ideolojisini yayacaktır. Bu partilerin ve hareketlerin—özellikle Latin Amerika’dakilerin—böyle bir durumda önemli krizler yaşaması muhtemeldir.

Peki neden bunun yine de belirlenmiş olmadığını söylüyoruz? Çünkü bugünkü gerçeklik, 1990’ların koşullarından bazı önemli yönleriyle farklıdır ve farklı sonuçlar üretebilir.

İlk fark, Stalinist diktatörlüklerin çöküşü sırasında neoliberalizmin dorukta olmasıdır. Neoliberal planlar uygulanıyor ve birçok ülkede beklentileri yükseltiyordu. Kapitalizm, “yenilmiş sosyalizmin” karşısında muzaffer görünüyordu. Ancak uluslararası ekonomik kriz —2009’da— bunu sona erdirdi ve genel bir gerileme yarattı. 2013’ten bu yana Latin Amerika’yı etkileyen kriz de bu tablonun parçasıdır.

Bu metinde gördüğümüz gibi, Latin Amerika kitlelerinin Küba ve Venezuela hükümetleri konusundaki bilincinde bir gerileme vardır. Bunun nedeni hem Doğu Bloku sonrası genel hayal kırıklığı hem de bu ülkelerdeki ekonomik ve sosyal çöküştür. Ayrıca Küba ve Venezuela hükümetlerinin Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki diktatörlüklere verdiği destek, öncü üzerinde ciddi bir ağırlık yaratmaktadır.

Castro-Chavizmi destekleyen halk cephesi hükümetlerinin ve burjuva milliyetçilerinin yaşadığı aşınma, olası bir yenilginin yaratacağı travmayı azaltmaktadır.

Castro-Chavizmin gerileyişi, Küba ve Venezuela hükümetlerinin yenilgisinin olumsuz etkisini azaltabilecek bir faktör olabilir. Castro-Chavista örgütlerin krizi nedeniyle açığa çıkacak güçlerin özgürleşmesi çok olumlu olur. Bilinçteki gerilemenin olumsuz etkileri de hafifleyebilir.

Özetle, sonuç önceden belirlenmemiştir. Bu, bugün açısından derin bir politik önem taşır. Castro-Chavizmin küçük-burjuva-popülist niteliğini ne kadar çok militan anlarsa, Küba ve Venezuela hükümetlerinin yenilgilerinin etkisi o kadar az olumsuz olur. İşçi devletlerinin çöküşünün yarattığı ağır sonuçlar bugün aynı şekilde tekrarlanmak zorunda değildir.

Bu yönde ilerlemek için, küresel solun tamamını Küba ve Venezuela hükümetleri konusunda tartışmaya çağırıyoruz. Dünyanın her yerinde, özellikle Latin Amerika’da geniş bir tartışmanın yürütülmesi önemlidir. Özellikle hâlâ bu hükümetlere inanan en mücadeleci öncü kesimleri bu tartışmaya girmeye, bizim haklı olup olmadığımızı sınamaya ve bu hükümetlerden kopmaya çağırıyoruz.

Castro-Chavizme karşı devrimci bir alternatifin inşası daha şimdiden zorunludur.

Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: