Anasayfa / Enternasyonal / İran Savaşı Tesadüf Değil

İran Savaşı Tesadüf Değil

İran'da yıkım

ABD öncülüğündeki İran’ı izole etme ve egemenlik altına alma çabasının askeri mantığı, istikrarlı biçimde savaşa doğru ilerleyen bir yürüyüş olmuştur. ABD hükümeti açısından temel mesele bu savaşın olup olmayacağı değil, nasıl ve ne zaman gerçekleşeceği olmuştur.

Carlos Sapir, Workers’ Voice, ABD / 24 Mart 2026

ABD-İsrail’in İran’a yönelik korkunç saldırısının üzerinden neredeyse bir ay geçmişken, ortaya çıkan askeri, politik ve ekonomik krizlerin emperyalistlerin kontrolünden çıkmış gibi göründüğü açıktır. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden hayati deniz ticaretini hâlâ kontrol etmesi ve emperyalist güçlerin petrol rafinerileri ile diğer sivil enerji ve su altyapılarına yönelik saldırılarını tırmandırmayı sürdürmesiyle birlikte, küresel ekonomi sarsılmaktadır. Bu arada İran, kısa menzilli insansız hava araçları Körfez’deki çatışmalarda öne çıkarken, İsrail, ABD ve Britanya hedeflerine karşı uzun menzilli füzelerini düzenli bir tempoyla fırlatmaya devam etmektedir.

Bu kaos ortamında, işgalin ya Trump’ın kendine özgü aptallığından kaynaklandığı ya da Trump’ın İsrailli aktörler tarafından bu yola “kandırıldığı” fikri geniş bir kesim için cazip görünebilir. Ancak bu komplo teorilerinin gözden kaçırdığı nokta şudur: Hatalarına rağmen İran’ın işgali, ABD emperyalist politikasının onlarca yıllık çizgisiyle tamamen uyumludur.

Emperyalizm Etrafında İki Partili Uzlaşma

Demokrat Parti mevcut savaşın yürütülüş biçimini eleştirmiş olsa da, İran’a saldırı ilkesini desteklemektedir. Haziran ayındaki sınırlı saldırıdan bu yana DP liderliği, Trump’ı İran’la çatışmaya doğru kışkırtmış, çocukça lakaplar kullanarak onun ince derisine dokunmaya çalışmıştır. Ancak İran konusundaki emperyalist uzlaşma bundan çok daha derindir; Avrupa’daki yansıması da AB, Britanya, Fransa ve Almanya hükümetlerinin İran’a yönelik ilk saldırıları alkışlamasında görülmektedir.

1953’te Musaddık’a karşı gerçekleştirilen darbeye kadar uzanan bir geçmişte, emperyalist devletler İran’ın politik ya da ekonomik bağımsızlığını tesis etme yönündeki tüm girişimleri engellemek ve saldırıya uğratmak için birlikte hareket etmişlerdir. Pehlevi hanedanının Şahları ABD ve Britanya emperyalizminin gönüllü işbirlikçileri olurken, bu güçler 1979 Devrimi’ni ve onun sonucunda ortaya çıkan rejimi Ortadoğu üzerindeki hegemonya planlarına bir engel ve düşman olarak görmüşlerdir.

Zaman zaman açık savaş yerine diplomasi araçlarına yönelmiş olsalar da (Obama döneminde olduğu gibi ve hâlâ AB liderlerinin sözde tercih ettiği çizgide), bu yaklaşım bir barış politikası değil, savaşın başka araçlarla sürdürülmesiydi. Bu, İran’ı doğrudan emperyalist ekonomik hegemonya çerçevesine entegre etmeyi hedefleyen, aynı zamanda onun askeri kapasitesi üzerinde tek taraflı, müdahaleci denetimler ve gözetimler dayatan bir öneriydi. Küresel ölçekte nükleer silahsızlanma elbette takdire şayan olurdu; ancak İran’dan askeri kapasitesini teslim etmesi talep edilirken İsrail, Britanya ve ABD’nin (savaşta nükleer silah kullanmış tek ülke olan ABD’nin) serbestçe silahlanmasına izin verilmesi böyle bir amaca işaret etmemektedir.

Bu, ABD’nin savaş planlarını kusursuz biçimde uyguladığı anlamına gelmez. İran’ı boyunduruk altına alma girişiminde açık hatalar yapmıştır: taktik düzeyde dost ateşi vakaları, stratejik düzeyde ekonomik etkilerin hesaba katılamaması, Trump’ın dengesiz açıklamaları ve genel olarak hükümetin tutarlı bir propaganda hattı oluşturamaması bunlar arasındadır. Bu beceriksizliklerin bir kısmı hem emperyalizmin dostları hem de düşmanları tarafından eleştirilmiş ve kınanmıştır. Ancak İran’ı izole etme ve egemenlik altına alma yönündeki ABD öncülüğündeki çabanın askeri mantığı, savaş yönünde istikrarlı bir ilerleyiş göstermiştir; ABD yönetimi açısından temel mesele “olup olmayacağı” değil, “nasıl ve ne zaman” olacağıdır.

İsrail ve Joe Kent ABD Çıkarlarına Nasıl Hizmet Ediyor?

Demokratlar ve Trump’tan bıkmış muhafazakârlar bu felaket savaşı Trump ve danışmanlarının aptallığına yükleyerek kendi itibarlarını kurtarmaya çalışabilirken, MAGA çevresi için başka bir günah keçisi gereklidir ve İsrail bu rol için hem uygun hem de gönüllü bir adaydır.

İsrail’in İran’a yönelik tutumu ABD’den daha az vahim değildir ve Filistinlilere karşı yürüttüğü işgal, mülksüzleştirme ve soykırım dalgaları nedeniyle dünya halklarının gözünde haklı olarak bir parya durumundadır. Ancak İsrail hükümeti ile Trump yönetimi ekonomik maliyetlere, toplumsal hoşnutsuzluğa ve savaşın diğer sonuçlarına katlanma konusunda farklı hesaplara sahip olsa da, ABD emperyalizminin uzun süredir izlediği politika, kendi çıkarlarını ilerletmek için Ortadoğu’da İsrail hegemonyasını güçlendirmektir.

İsrail hava kuvvetleri lojistik olarak tamamen ABD sanayi desteğine bağımlı olmaya devam etmektedir; bunun yanı sıra ABD’nin 1970’lerden bu yana İsrail’e sunduğu geniş ekonomik ve diplomatik destek de belirleyicidir. On yıllar boyunca ABD başkanları İsrail’i “batmaz bir uçak gemisi” ve ABD ile Avrupa hegemonyasının bölgedeki genişlemesine yönelik her türlü tehdide karşı saldırmaya hazır karşı-devrimci bir saldırı köpeği olarak görmüştür.

İsrail’in, ABD’nin henüz doğrudan üstlenmeye hazır olmadığı saldırıları gerçekleştirmesi (örneğin şu anda Güney Lübnan’daki süren işgal gibi) bir kusur değil, sistemin bilinçli bir özelliğidir. Bu durum, ABD’nin hegemonya uğruna gerçekleştirilen en vicdansız şiddet eylemlerinin sorumluluğunu üzerinden atmasına olanak tanır.

Bu süreç, eski Terörle Mücadele Direktörü Joe Kent gibi yetkililerin İsrail’in rolünü sözde kınayarak ABD’yi aklamaya çalışmasını da içerir. İsraillilerin ABD hükümetini gizlice ele geçirdiği yönündeki antisemitik imalar, Kent’in hitap etmeye çalıştığı aşırı sağ için ek bir avantaj sağlar; oysa Kent’in kendisi, ABD (dolayısıyla İsrail) politikaları üzerinde Yahudi nüfusun %99,9’undan çok daha doğrudan bir etkiye sahip olmuştur.

İsrail elbette korkunç suçlar işlemiş ve işlemeye devam etmektedir; ırkçılığa ve emperyalizme karşı çıkan herkes tarafından haklı olarak mahkûm edilmektedir. Ancak emperyalist savaşların ön saflarında yer alması, ABD hükümetini gizlice kontrol ettiğinin bir göstergesi değil; ABD ve diğer emperyalist devletlerin, emperyalizme karşı çıkabilecek güçlerle sürekli çatışmayı tercih eden ırkçı ve militarist devletlerle bilinçli olarak ittifak kurmasının bir sonucudur.

ABD hükümeti İsrail’in yanında durmaktadır; tıpkı Güney Afrika’daki apartheid rejimini, Guatemala’dan Şili’ye Latin Amerika’daki diktatörlükleri ve İran’daki Şah rejimini desteklediği gibi. Bu rejimlerin yenilgiye uğratılması, emperyalizmin bütününe karşı mücadeleyi gerektirir; bu mücadele nihayetinde emperyalizmin kalbinde de yürütülmelidir.

Bugün ABD’de emperyalist savaşa karşı kitlesel bir hareket inşa ederek, dünyaya ırkçılık ve yıkım yayan makinenin kalbini durdurabiliriz. Amacımız yalnızca daha “yetkin” bir başkanı başa getirmek ya da her şeyi gizlice yöneten hayali bir “İlluminati”yi ortadan kaldırmak değildir. Emperyalist savaş ekonomisini kökünden söküp atacak ve aşağıdan yukarıya yeniden inşa edecek işçi sınıfı muhalefetini ve politik gücünü inşa etmeliyiz.

İşlere ve Eğitime Bütçe, Savaşlara ve Sınır Dışı Etmelere Değil!

İran’dan Elinizi Çekin!

Lübnan’dan Elinizi Çekin!

Filistin’e Özgürlük!

Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: