Anasayfa / Tarih / NATO İşçi Sınıfının ve Halkların Düşmanıdır

NATO İşçi Sınıfının ve Halkların Düşmanıdır

NATO İşçi Sınıfının ve Halkların Düşmanıdır!

NATO emperyalist-kapitalist düzeni işçi sınıfının devrimci mücadelesine karşı korumak için oluşturulmuş uluslararası bir karşı-devrim aygıtıdır. Dünya çapında işçi sınıfının örgütlenmesini, sosyalist hareketleri ve ulusal kurtuluş mücadelelerini ezmek için burjuvazinin kurduğu bir askeri-siyasi aygıttır. Sovyetler Birliği’nin 1991’de çözülmesinden sonra ‘tehdit’ ortadan kalktığı halde NATO’nun dağılmaması, hatta sürekli genişlemesi, örgütün gerçek işlevinin ‘komünizme karşı savunma’ değil, kapitalist düzenin ve emperyalist hegemonyanın küresel ölçekte korunması olduğunu göstermektedir.

Sosyalistler için NATO’ya karşı mücadele, sadece bir dış politika meselesi değil; doğrudan sınıf mücadelesinin bir cephesidir. NATO’dan çıkış talebi, aynı zamanda kendi ülkemizdeki egemen sınıfların emperyalizmle kurduğu organik bağı teşhir etmek ve işçi sınıfının bağımsız, enternasyonalist bir siyasi hattını inşa etmek anlamına gelir.

Marksizm Şimdi! Yayın Kurulu / 9 Temmuz 2026

Günlerdir NATO, Batı ve “Yeni Bölgesel Güç Türkiye” propagandası sürüyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da bir “müstemleke valisi” gibi karşılandığı ve NATO’nun 21.Yüzyılın geri kalan kısmında kendi gerekliliğini yeniden icat arayışının sürdüğü şu günlerde bazı gerçekleri hatırlamanın ve hatırlatmanın zamanıdır.

NATO Bir Saldırı Örgütüdür

“NATO Bir Savunma Örgütüdür.” Bu iddia, başta ABD olmak üzere batılı devletlerin onlarca yıldır dünya halklarına anlattığı en büyük siyasal yalanlardan biridir. NATO’nun kuruluşundan bugüne kadar geçen yaklaşık seksen yıl incelendiğinde görülen gerçek bunun tam tersidir. NATO, yalnızca Sovyetler Birliği’ne ve Varşova Paktı’na karşı kurulmuş askeri bir ittifak değil; başarısız olmuş diğer projeler olan Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı (SEATO) ve Merkezi Antlaşma Teşkilatı (CENTO) ile birlikte alındığında gerçek yüzünü ortaya koyar.

NATO emperyalist-kapitalist düzeni işçi sınıfının devrimci mücadelesine karşı korumak için oluşturulmuş uluslararası bir karşı-devrim aygıtıdır. Dünya çapında işçi sınıfının örgütlenmesini, sosyalist hareketleri ve ulusal kurtuluş mücadelelerini ezmek için burjuvazinin kurduğu bir askeri-siyasi aygıttır. Sovyetler Birliği’nin 1991’de çözülmesinden sonra “tehdit” ortadan kalktığı halde NATO’nun dağılmaması, hatta sürekli genişlemesi, örgütün gerçek işlevinin “komünizme karşı savunma” değil, kapitalist düzenin ve emperyalist hegemonyanın küresel ölçekte korunması olduğunu göstermektedir.

Emperyalist propaganda NATO’yu günümüzde “demokrasiyi ve özgürlükleri savunma ittifakı” olarak sunarken, tarih bize bambaşka bir tablo göstermektedir. Vietnam’dan Afganistan’a, Yugoslavya’dan Libya’ya kadar başını ABD’nin çektiği NATO ülkelerinin müdahaleleri milyonlarca insanın ölümüne, ülkelerin parçalanmasına ve halkların yoksullaşmasına yol açmıştır. Ancak NATO’nun en karanlık yüzü yalnızca dış savaşlarda değil, kendi üyesi ülkelerde kurduğu gizli örgütlenmelerde ortaya çıkmıştır.

Gladio (Kısa Roma Kılıcı), 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa’da gelecekte olması beklenen bir Varşova Paktı işgaline karşı cephe gerisinde bir direniş başlatmak amacıyla NATO tarafından gizli olarak örgütlenen kontrgerilla (stay-behind) operasyonu olarak kuruldu. İtalya’da Gladio, Yunanistan’da LOK, Belçika’da SDRA8, Almanya’da Stay Behind, Türkiye’de Kontrgerilla ve Özel Harp Dairesi (sonradan Seferberlik Tetkik Kurulu adını da almıştır). Bunların tamamı aynı stratejinin parçalarıydı.

Bu örgütlerin görevi yalnızca olası bir Sovyet askeri harekâtına/işgaline karşı direniş örgütlemek değildi. Asıl görevleri, kendi ülkelerindeki sosyalist hareketleri, sendikaları, işçi grevlerini ve devrimci yükselişleri bastırmaktı.

NATO’nun 80 yıla yayılan faaliyetleri ve Gladio örgütlerinin sicili NATO’nun bir saldırı örgütü olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

NATO’nun Gerçek Kuruluş Amacı

NATO 1949 yılında kurulduğunda resmi gerekçe Sovyetler Birliği’nin Avrupa’yı işgal etme tehdidiydi. Ancak savaş sonrasının gerçek siyasi dengeleri incelendiğinde farklı bir tablo görülmektedir.

Batı açısından asıl tehlike Sovyet tankları değil, Avrupa işçi sınıfının kapitalizmi sorgulamaya başlamasıydı.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’nın birçok ülkesinde komünist partiler milyonlarca üyeye sahipti. İtalya ve Fransa’da işçi sınıfı silahlı direniş hareketlerinden geliyordu. Yunanistan’da iç savaş sürüyordu. Sendikalar, işçi konseyleri, halk meclisleri birçok ülkede fiilen üretim yaşamının bir parçası haline gelmişti. Solun ve sosyalizmin müthiş bir pozitif imajı ve kitlelerde sempatisi vardı. Savaş sonrası kıt kaynakların yeniden bölüşümünde ve yeniden inşaada komünistler sürecin yapıcı bir parçası ve hükümet ortakları haline gelmişlerdi.

Bu nedenle Batı bu duruma iki türlü cevap verdi. İlki olan Marshall Planı ekonomik ayağı oluştururken, ikincisi NATO ise askeri ayağı oluşturdu.

NATO’nun Görünmeyen Orduları

1950’lerden itibaren NATO ve CIA koordinasyonunda Avrupa’nın hemen her ülkesinde “Stay-Behind” adı verilen gizli örgütler kuruldu. Resmi açıklamaya göre bu yapılar olası Sovyet işgali sırasında gerilla savaşı yürütecekti. Ancak Sovyet işgali hiçbir zaman gerçekleşmedi. Buna rağmen bu gizli ordular onlarca yıl boyunca faaliyet göstermeye devam etti.

Neden? Çünkü gerçek görevleri başka bir yerdeydi. Bu ağlar; sendikalara sızdı, sosyalist örgütleri izledi, provokasyonlar düzenledi, bombalı saldırılar gerçekleştirdi, darbeleri organize etti ve kamuoyunu manipüle etti. Bu örgütlere aşırı milliyetçiler, Nazi artıkları ve işbirlikçileri de monte edildi.

Bugün artık birçok resmi belge, meclis soruşturmaları ve eski istihbarat görevlilerinin ifadeleri bu yapıların varlığını doğrulamaktadır.

1970’lerde ve 1980’lerde Güney Amerika’daki sağcı askeri diktatörlüklerin öncülük ettiği Operation Condor (başta Arjantin, Şili, Uruguay, Paraguay, Bolivya ve Brezilya), Avrupa’daki bu modelin bir kopyası olarak ortaya çıktı.

İtalya: “Kurşun Yılları”

Gladio denildiğinde ilk akla gelen ülke İtalya. 1960’lardan itibaren İtalya, Avrupa’nın en güçlü devrimci hareketlerinden birine sahipti. Aynı zamanda işçi grevleri ve fabrika işgalleri ülke çapında yayılıyordu. 1969 ile 1980 arasındaki bu dönem “Kurşun Yılları” olarak anılır.

Bu dönemde yüzlerce bombalı saldırı gerçekleştirildi. En bilineni 1969’daki Piazza Fontana katliamıdır. İlk anda saldırının sorumluluğu anarşistlere yıkıldı. Ancak yıllar sonra açığa çıkan belgeler, olayın aşırı sağcı örgütler ile devlet içindeki gizli yapılar tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koydu. Benzer şekilde 1980’de Bologna Garı’nda gerçekleştirilen ve 85 kişinin öldüğü katliamın arkasında da neo-faşist örgütlerle bağlantılı Gladio ağlarının bulunduğu yönünde güçlü deliller ortaya çıktı.

Bu yönteme “Gerilim Stratejisi” adı verildi. Mantık basitti. Önce bombalar patlatılıyor; sonra suç sol örgütlere yükleniyor ve toplum korkuya sürükleniyor. Ardından polis yetkileri artırılıyor, sendikalar baskı altına alınıyor ve sağ partiler güç kazanıyordu. Sağcı Terör, devletin otoritesini güçlendirmek için kullanılıyordu.

Yunanistan: Albaylar Cuntası

Yunanistan’da NATO’nun Stay Behind örgütü LOK adıyla faaliyet gösteriyordu. 1967 yılında gerçekleştirilen Albaylar Darbesi yalnızca Yunanistan tarihini değil, NATO’nun gerçek karakterini de ortaya koydu. Seçilmiş hükümet devrildi ve binlerce devrimci tutuklandı. İşkence merkezleri kuruldu, sendikalar dağıtıldı ve siyasi partiler kapatıldı.

Yedi yıl süren askeri diktatörlük boyunca NATO hiçbir zaman darbeye karşı çıkmadı. Tam tersine Yunanistan askeri darbenin sona erdiği ana dek NATO’nun askeri yapısı içinde kalmaya devam etti. Ancak Kıbrıs Krizi sonrasında demokrasiye dönüş sürecindeki ilk sivil hükümet tarafından 1974’te NATO’nun askeri kanadından çekildi. Askeri kanada dönüşü de ancak bir başka NATO destekli darbeyle iktidara eğelen Türkiye’deki 12 Eylül Cuntasının onayıyla gerçekleşti. Emperyalizm açısından önemli olan demokrasi değil, otoriter-kapitalist düzenin korunmasıydı.

Türkiye’de Kontrgerilla: Özel Harp Dairesi

Türkiye’deki Gladio yapılanmasının adı uzun yıllar boyunca Özel Harp Dairesi, kamuoyunda bilinen adıyla Kontrgerilla oldu. 1952’de Türkiye’nin Kore Savaşı’na asker göndererek NATO’ya girmeye hak kazanmasından kısa süre sonra oluşturuldu. ABD askeri yardımları, CIA eğitimi ve NATO koordinasyonu bu örgütlenmenin temelini inşa etti.

Resmi görevleri kendilerinden önce kurulan örneklerle yine aynıydı: “Sovyet işgaline karşı direniş.” Ancak fiili faaliyetleri çok farklı oldu. 1960’lardan itibaren işçi hareketi, öğrenci mücadeleleriyle birlikte yükselen Türkiye Solunu ve devrimci örgütlenmelerini, Kürt hareketini ve emek örgütlerini hedef alan kanlı operasyonların merkezi haline gelmiştir. Kontrgerilla’nın hedefi haline geldi. Türkiye’de 1970’li yıllar yalnızca “sağ-sol çatışması” denilerek geçiştirilemez, olan şey “istihbarat destekli paramiliter faşist terör ve bu saldırılara karşı solun öncülük ettiği direniş.” Bu süre zarfında Türkiye devlet içindeki gizli savaş aygıtlarının sistematik operasyonlarına sahne oldu. İşkenceler, faili meçhul cinayetler, provokasyonlar, silahlı paramiliter örgütlenmeler. Hepsi uluslararası karşı-devrimci stratejinin parçalarıydı.

Kontrgerilla’nın Kanlı Bilançosu

İlk operasyonel hamlelerini 6-7 Eylül 1955’te İstanbul Rumlarına yönelik pogromlara, Kıbrıs’ta etnik şiddete teşvik ve öncülük ederek gerçekleştiren bu gizli yapı; 1968 Öğrenci Hareketi sürecinde yeniden aktifleşti. 23 Eylül 1969’da İstanbul Beyazıt Meydanı’nda katledilen 68 Kuşağı’nın ilk “faili meçhul” kurbanı devrimci öğrenci öncülerinden Taylan Özgür oldu.

1970’li yıllarda Türkiye, tarihinin en büyük ve apaçık sınıf mücadelelerinden birini yaşıyordu. İşçi grevleri yaygınlaşıyor, DİSK büyüyor, üniversitelerde gençlik hareketi güçleniyor, köylü hareketleri gelişiyor ve sosyalist örgütler kitleselleşiyordu. Dünya ölçeğinde ise Vietnam yenilgisi ABD emperyalizminin prestijini sarsmış, Portekiz’deki 1974 Karanfil Devrimi ve İspanya’da Franco diktatörlüğünün çöküşü, 1968 Öğrenci Hareketleri ve radikalleşen gençlik hareketleri Avrupa burjuvazisini yeni devrim olasılıkları konusunda alarma geçirmişti.

Türkiye egemen sınıfı ile NATO açısından bu gelişmeler yalnızca siyasal bir rekabet değil, kapitalist düzen açısından varoluşsal bir tehdit olarak görülüyordu. Bu nedenle devlet içindeki Kontrgerilla yapılanması, yalnızca istihbarat toplayan bir mekanizma olmaktan çıkarak sistematik bir karşı-devrim aygıtına dönüştürüldü. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri, devlet güçleri ile faşist paramiliter örgütler arasındaki ilişkinin giderek görünür hâle gelmesidir.

Ülkücü komando eğitim kampları, aşırı sağ-milliyetçi siyasal örgüt tarafından 1968-1978 yılları arasında Türkiye’de gerilla ve sokak çatışması eğitimi vermek amacıyla kurulmuş paramiliter eğitim tesisleriydi. Gladio Operasyonu kapsamında ABD tarafından finanse edilen ve silahlandırılan kamplarda, yine ABD tarafından eğitilmiş emekli askerler eğitmenlik yaptı. Kampların sayısı 1970 yılına kadar ülke genelinde düzinelere ulaşarak toplamda 100.000’den fazla kişiye eğitim verdi. Bu kişiler sonraki yıllarda yaşanan saldırılarda başrol olacaklardı. Devrimci harekete, Alevilere ve sol-ilerici aydınlara karşı, bu paramiliter silahlı grupların dahil olduğu sayısız olay yaşandı.

Dönüm Noktası: 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi Korkusu

1970 Büyük İşçi Direnişi Türkiye egemen sınıfları açısından bir dönüm noktasıydı. Yüz binlerce işçi İstanbul ve Kocaeli’nde fabrikalardan çıkarak yürüyüşe geçti. Egemen sınıf ilk kez gerçek anlamda işçi sınıfının siyasal gücüyle karşı karşıya kaldı.

İşte Kontrgerilla’nın güçlendirilmesi de tam bu döneme denk gelir. Çünkü burjuvazi açısından esas tehdit Balkanlardan gelecek Varşova Paktı orduları ya da Kafkaslardan gelecek Sovyet ordusu değil, İstanbul ve Kocaeli fabrikalarından gelecek işçilerdi. Bundan sonraki yıllarda devlet, ülkücü paramiliter yapılarla, güvenlik bürokrasisiyle ve gizli operasyon mekanizmalarıyla iç içe geçen bir paramiliter yapı geliştirdi.

Bu yapı yalnızca devrimci örgütleri değil, sendikaları, ilerici akademisyenleri, gazetecileri ve demokratik kitle örgütlerini de hedef aldı.

1 Mayıs 1977: İşçi Sınıfına İlk Gözdağı

Türkiye işçi sınıfı tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri 1 Mayıs 1977’dir. Türkiye İşçi Sınıfı Tarihinin en kalabalık eylemlerinden biri olarak 500.000’den fazla işçi ve emekçi Taksim Meydanı’nı doldurmuştu. Kutlamalar sürerken çevredeki binalardan açılan ateş ve ardından yaşanan panik sonucu en az 36 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı.

Katliamın tüm yönleri hiçbir zaman tam anlamıyla aydınlatılmadı. Sol içi çatışmalar neden olarak gösterilmeye çalışıldı. Ancak olayın ardından ortaya çıkan çok sayıda tanıklık, araştırma ve gazetecilik çalışması; devlet içindeki unsurların, güvenlik bürokrasisinin ve Kontrgerilla yapılanmasının rolüne işaret etti.

Siyasal açıdan bakıldığında amaç açıktı; işçi sınıfına “sokağa çıkmanın bedeli vardır” mesajı verilmek isteniyordu. Bu yalnızca bir meydan katliamı değil, yükselen sınıf mücadelesini kırmayı hedefleyen psikolojik savaş operasyonuydu.

Suikastlar, Katliamlar ve Karşı-Devrim

Ülkede yükselen sola ve kitlesel hareketlere karşı karanlık operasyonlar 1977 sonrasında hızla yükseldi. Kontrgerilla 12 Eylül’ün hazırlanmasının baş aparatı oldu.

Birer “Soykırım Denemesi” olarak gerçekleştirilen 1978 Maraş ve 1980 Çorum katliamları uzun yıllar boyunca “Alevi-Sünni çatışması” olarak sunuldu. Aralık 1978’de gerçekleşen Maraş Katliamı’nda 150’den fazla Alevi ve sosyalist baltalar, silahlar ve yakılma suretiyle katledilmiştir. Mayıs-Temmuz 1980’de gerçekleşen Çorum Katliamı’nda ise tırmandırılan olaylarda 57 sosyalist ve Alevi vatandaş hayatını kaybetti. Her iki olayda da yüzlerce kişi yaralandı, yüzlerce ev ve iş yeri yağmalandı. Ne suçlular tespit edildi, ne de hesap soruldu.

Bu katliamlar yalnızca mezhep geriliminin ürünü değildi; özellikle Alevi’lerin ön saflarında yer aldığı işçi hareketini, sendikal örgütlenmeyi ve sosyalist muhalefeti parçalamaya yönelik organize provokasyonlardı. Faşist milisler günler boyunca saldırılar düzenledi. Devlet güçlerinin olaylara geç müdahalesi ya da müdahale etmemesi büyük tartışmalara yol açtı. Sonuçta yüzlerce insan öldürüldü, binlerce kişi göç etmek zorunda kaldı.

8 Ekim 1978’de gerçekleşen Bahçelievler Katliamı’nda Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi 7 üniversite öğrencisi genç, Ankara Bahçelievler’deki evlerinde aşırı sağcı militanlar tarafından vahşice boğularak ve kurşunlanarak katledildiler

16 Mart 1978’de gerçekleşen katliamdaysa İstanbul Üniversitesi Beyazıt’ta eczacılık fakültesi önünde solcu öğrencilerin üzerine atılan bomba ve açılan ateş sonucu 7 öğrenci yaşamını yitirmiştir.

Dönemin kamu görevlileri aydınları, gazetecileri, bilim insanları ve siyasetçileri aşırı sağ-paramiliter örgütlerin hedefi haline geldi. Gazeteci Abdi İpekçi 1979’da Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü. (Bu isim çok değil iki yıl sonra 13 Mayıs 1981’de Papa II. John Paul’u vuran kişi olarak karşımıza çıkacaktı.) Türkiye’de yükselen işçi sınıfının öncü gücü DİSK Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler 1980’de, evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu, Doç. Dr. Bedrettin Cömert, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu ve daha nice dönemin önde gelen bilim insanları ve aydınları suikasta kurban gitti. Bu olayların üzerine giderek sorumluların peşine gitmek isteyenler de aynı akıbeti paylaştılar: 1978’de Savcı Doğan Öz ve 1979’da Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul uğradıkları silahlı saldırı sonucu öldürüldüler.

Bu süreçte daha nice öğrenci, öğrenci lideri, öğretmenler, sendikacılar, gazeteciler aydınlar ve bilim insanları ve işçiler, emekçiler yaşamlarını faşist terörde yitirdiler. Bu 1976-1980 arası süreçte 33 bine yakın şiddet olayında 5.000 kişi yaşamını yitirdi.

12 Eylül Darbesi: NATO’nun İstikrar Operasyonu

12 Eylül 1980 askeri darbesi, yalnızca Türkiye burjuvazisinin değil, NATO’nun da çıkarlarına hizmet eden bir karşı-devrim operasyonuydu.

Darbe sonrasında: 650.000 kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi devlet tarafından “sakıncalı” denilerek fişlendi, 18 devrimci idam edildi, cezaevlerinde 300 devrimci yaşamını yitirdi, 30.000 kişi işlerinden atıldı, 4.000 kamu personeli ihraç edildi. Tüm siyasi partiler, sendikalar ve 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu veya tamamen kapatıldı. Grevler ve toplu sözleşmeler süresiz olarak yasaklandı. Üniversiteler YÖK aracılığıyla yeniden yapılandırıldı, 24 Ocak Kararları olarak bilinen neoliberal ekonomi programı zor yoluyla uygulandı. Sonrasında da programın baş mimarı Turgut Özal’ın iktidara gelmesinin yolunu açtı.

Darbenin NATO ve ABD tarafından desteklendiği, dönemin CIA yetkilisi Paul Henze’nin “Bizim çocuklar başardı / Our boys did it” sözleriyle de sonradan doğrulandı. Türkiye NATO çerçevesinde hızla adımlar atarak NATO’nun güneydoğu kanadını sağlamlaştırma görevini tam anlamıyla üstlendi.

12 Eylül Darbesi, yalnızca askerî bir rejim değişikliği değildi. Kapitalizmin Türkiye’deki yeniden yapılanmasının önünü açan sınıfsal bir darbeydi. Darbenin özü, “demokrasiye ara verilmesi ya da anti demokratikliği” değil; işçi sınıfının örgütlü gücünün kırılması için saldırıdır.

Bu Karşı-Devrim operasyonuyla Türkiye’yi günümüze dek getiren siyasal süreçlerin temeli atıldı.

NATO İşçi Sınıfının ve Halkların Düşmanıdır!

Soğuk Savaş Bitti, Ne NATO Ne de Gladio/Kontrgerilla Bitmedi

1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında NATO’nun da dağılması beklenebilirdi; çünkü kuruluş gerekçesi ortadan kalkmıştı.

Tam tersi oldu. NATO tarihte görülmemiş ölçüde genişledi. Doğu Avrupa ülkeleri ittifaka katıldı. Eski Sovyet cumhuriyetleri NATO programlarına dahil edildi. Yugoslavya bombalandı. Afganistan işgal edildi. Libya parçalandı. Irak’ın işgaline NATO ülkeleri çeşitli biçimlerde destek verdi.

Bu süreç bize şunu göstermektedir: NATO hiçbir zaman yalnızca Sovyetler Birliği’ne karşı kurulmuş bir örgüt değildi. NATO’nun gerçek görevi emperyalist dünya düzenini korumaktır.

12 Eylül sonrasında Türkiye solundaki zayıflamalarla birlikte 1990’lı yıllarda ülkenin doğusunda Kürt nüfusun yoğunlukta yer aldığı bölgelerde başlayan çatışmalarla binlerce köy boşaltıldı, aralarında gazeteci Musa Anter’in de bulunduğu yüzlerce kişi faili meçhul cinayetlere kurban gitti. Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele (JİTEM) yapılanmasının bu cinayetlerdeki rolü, sonraki yıllarda açılan davalarda kısmen belgelenmiş, ancak sorumlular büyük ölçüde cezasız kalmıştır. Soğuk Savaş bakiyesi kontrgerilla yapısı JİTEM vasıtasıyla faili meçhul cinayetler ve Kürt Halkına yönelik saldırıların aracı haline geldi.

1996’da bir trafik kazasıyla gün yüzüne çıkan Susurluk Skandalı, bir üst düzey emniyet müdürü, bir uyuşturucu kaçakçılığı ve siyasi cinayetler nedeniyle devlet tarafından aranan ülkücü-paramiliter çetelerin önde gelen ismi ile doğulu güçlü bir ailenin temsilcisi bir milletvekilinin aynı arabada seyahat etmesi sırasında gerçekleşen kaza, devlet-mafya-kontrgerilla ilişkisinin somut kanıtı haline geldi. Bu skandal, Türkiye’de “Derin Devlet” kavramının kamuoyunda yerleşmesine yol açtı ve kontrgerillanın sadece geçmişte kalan bir yapı değil, 1990’lar boyunca da aktif olarak işlediğini gösterdi.

Bu olayların her biri, ayrı ayrı vakalar olarak değil, bir bütünün parçaları olarak okunmalıdır: NATO’nun stratejik çerçevesi içinde inşa edilen kontrgerilla aygıtı, Türkiye işçi sınıfının, Kürt halkının ve sosyalist hareketine karşı önemli bir saldırı gücü olmuştur.

Gladio/Kontrgerila’nın Dönüşümü

Soğuk Savaş boyunca gizli ordular daha çok devrimcileri, sosyalist partileri ve sendikaları hedef alıyordu. Bugün ise yöntemler değişmiştir. Artık klasik Gladio ağlarının yerini çok katmanlı güvenlik yapıları almıştır.

Bunlar arasında: özel kuvvet birlikleri, istihbarat servisleri, siber savaş merkezleri, psikolojik harekât birimleri, özel askerî şirketler, dijital gözetim sistemleri, medya operasyonları, sosyal medya manipülasyonu, yapay zekâ destekli istihbarat ağları bulunmaktadır.

Karşı-devrim artık yalnızca silahla değil; bilgiyle, algoritmalarla, ekonomik yaptırımlarla ve dijital propaganda mekanizmalarıyla yürütülmektedir. Bugünün “Hibrit Savaş” doktrini, Gladio’nun çağdaş biçimidir.

Yeni Soğuk Savaş ve NATO

7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da gerçekleşen NATO toplantısının ana teması NATO 3.0 oldu. NATO Soğuk Savaş sonrası kendini ABD çıkarına “Global Terör” karşısında ve Soğuk Savaş sonrası dünya düzeni polisliği olarak kurgulamaya çalışsa da başarılı olamadı.

Günümüzde NATO’nun stratejik belgeleri Rusya’yı “doğrudan tehdit”, Çin’i ise “sistemik rakip” olarak tanımlamaktadır. Bu çerçevede ABD’nin ilgisinin Pasifik’e kaymasıyla birlikte NATO Avrupa’da Rusya’nın karşısında nöbetçilikle sorumlu tutulacak ilk etapta.

ABD’nin Ortadoğu’dan çekilmesi sürecinin bir parçası olarak İsrail’e daha geniş alan tanınması, Doğu Akdeniz’de NATO üyeleriyle ABD arasındaki ortaklığın yerinin İsrail ile ortaklığın alması ve Kıbrıs’ın NATO’ya dahil edilmesi talepleri de bu dönüşümün parçalarıdır.

Dünya yeni bir büyük güç rekabeti dönemine girmiştir. Silahlanma bütçeleri hızla artmaktadır. Avrupa yeniden askerîleştirilmektedir. Yapay zekâ, insansız savaş sistemleri ve uzay teknolojileri yeni savaş doktrinlerinin merkezine yerleşmektedir. Bu nedenle NATO’nun önümüzdeki yıllarda küçülmesi değil, daha saldırgan bir karakter kazanması beklenmelidir.

Aynı zamanda içeride de güvenlik devletlerinin güçlendirilmesi, gözetim mekanizmalarının yaygınlaştırılması ve demokratik hakların “ulusal güvenlik” gerekçesiyle sınırlandırılması eğilimi sürecektir.

Kapitalizmin derinleşen ekonomik krizi, artan sınıf mücadeleleri ve emperyalist rekabet, egemen sınıfları yeni Gladio benzeri yöntemlere yöneltmektedir. Bunlar geçmiştekiyle aynı örgütsel biçimlerde olmayabilir; ancak amaç değişmeyecektir: işçi sınıfının bağımsız mücadelesini denetim altına almak, bastırmak ve düzen sınırları içine hapsetmek.

Sınıf Mücadelesi Perspektifinden NATO

Troçki’nin İkinci Dünya Savaşı öncesinde tespit ettiği gibi, emperyalist devletler kendi aralarındaki rekabete rağmen işçi sınıfının devrimci yükselişi karşısında birleşebilirlerdi. NATO bu birleşmenin kurumsallaşmış biçimidir.

Bugün NATO’nun dünyada süren savaşlardaki rolü ve üye ülkelerin savunma bütçelerini sürekli artırmaya dönük baskısı, halkların refahı ve barışı için değil, silah tekellerinin karı ve emperyalist rekabetin sürdürülmesini hedefliyor.

Bu nedenle sosyalistler için NATO’ya karşı mücadele, sadece bir dış politika meselesi değil; doğrudan sınıf mücadelesinin bir cephesidir. NATO’dan çıkış talebi, aynı zamanda kendi ülkemizdeki egemen sınıfların emperyalizmle kurduğu organik bağı teşhir etmek ve işçi sınıfının bağımsız, enternasyonalist bir siyasi hattını inşa etmek anlamına gelir.

Ancak işçi sınıfı açısından sorun yalnızca hangi devletin emperyalist olduğu değildir. ABD-NATO emperyalizmi ile yükselen kapitalist güçler arasındaki rekabetin hiçbir tarafına politik destek verilmemesi gerekir. İşçi sınıfının öncüleri Washington’un da, Moskova’nın da, Pekin’in de jeopolitik hesaplarının arkasına dizilmemelidir.

Uluslararası işçi sınıfının çıkarı, emperyalist bloklardan herhangi birinin güçlenmesi değil; bütün emperyalist ittifakların zayıflamasıdır.

NATO’ya karşı mücadele, yalnızca Anti-Amerikancılık değildir. Asıl mesele işçi sınıfının siyasal bağımsızlığıdır. Emperyalizme karşı mücadele ederken burjuva milliyetçiliğinin peşine takılmak da çıkmaz sokaktır.

NATO’ya karşı olmak, emperyalist askeri üslerin kapatılmasını savunur, bütün gizli savaş aygıtlarının dağıtılmasını ister, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini esas alır, hiçbir burjuva hükümetini “Anti-Emperyalist” olduğu gerekçesiyle desteklemez.

NATO Dağıtılsın!

NATO’nun tarihi incelendiğinde görülen gerçek açıktır. Bu ittifak, yalnızca uluslararası savaşların değil, üye ülkelerde işçi sınıfına yönelik karşı-devrimci operasyonların da başlıca araçlarından biri olmuştur. İtalya’da Kurşun Yılları, Yunanistan’da Askeri Cunta, Türkiye’de Kontrgerilla ve 12 Eylül Darbesi vb. tüm operasyonlar farklı tarihsel koşullarda aynı stratejinin ürünleridir.

İşçi sınıfının kurtuluşu, NATO gibi emperyalist askeri ittifaklardan medet ummakla mümkün değildir. Aynı şekilde çözüm, rakip emperyalist blokların veya otoriter kapitalist rejimlerin arkasına dizilmek de değildir. Çözüm, uluslararası işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesini güçlendirmek, emperyalizme ve kapitalizme karşı enternasyonalist bir mücadeleyi yükseltmektir.

Tarih, NATO’nun “barış ve güvenlik” vaadinin ne kadar boş olduğunu defalarca göstermiştir. Taksim’de, Maraş’ta ve Çorum’da katledilenler, 12 Eylül’de işkenceden geçirilen devrimciler ve 90’larda faili meçhul cinayetlere kurban gidenler, NATO’nun gerçek yüzünün en açık tanıklarıdır. İşçi sınıfının ve halkların kurtuluşu, ancak bu emperyalist aygıtın teşhiriyle ve ona karşı enternasyonalist bir mücadele hattının örülmesiyle mümkün olacaktır.

Bugün NATO’ya karşı mücadele, yalnızca bir dış politika meselesi değil; işçi sınıfının demokratik haklarını, sendikal özgürlüklerini ve toplumsal kurtuluşunu savunmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Emperyalist savaşlara, gizli devlet aygıtlarına ve kapitalist barbarlığa karşı gerçek alternatif, dünya işçi sınıfının bağımsız birleşik sosyalist mücadelesidir.

Biz devrimcilerin talepleri açıktır;

  • NATO Dağıtılsın!
  • Ülkemizdeki ve Tüm Egemen Ülkelerdeki Bütün Yabancı Askeri Üsler Kapatılsın!
  • Kontrgerilla ve Benzeri Bütün Gizli Devlet Yapılanmaları Açığa Çıkarılsın ve Dağıtılsın!
  • Karanlık Operasyonlarla Halka Zarar Veren Sorumlular Hesap Versin!
  • Savaş Bütçeleri Sağlık, Eğitim ve Sosyal Hizmetlere Aktarılsın!
  • İşçilerin ve Ezilen Halkların Uluslararası Dayanışması Güçlendirilsin!
  • Kapitalist Savaş Düzenine Karşı, İşçi Sınıfının Enternasyonalist ve Sosyalist Alternatifini İnşa Edelim!
Etiketlendi: