Anasayfa / Şimdi Gündem / İran Rejimi ve İran-ABD-İsrail Savaşının Türkiye’ye Etkileri

İran Rejimi ve İran-ABD-İsrail Savaşının Türkiye’ye Etkileri

İran'da yıkım

ABD–İsrail ittifakının temel hedefi İran’da rejim değişikliği sağlamak, küresel sisteme entegrasyon ve İran’ı bölgesel bir güç olmaktan çıkarmaktır. ABD’nin ise daha uzun erimli 3 stratejik hedefi var: enerji kaynaklarını kontrol etmek, Çin’e giden enerji akışını denetlemek ve Güney Kafkasya/Orta Asya’da Rusya–Çin kuşatmasını ilerletmek. ABD’nin hava harekâtıyla rejim değiştirme çabaları daha önce Suriye ve Libya’da denendi; hızlı başarıya ulaşılamadı.
İran rejimi temel olarak bürokratik-askerî bir oligark sınıfınca yönetilen, işçi sınıfının sistematik olarak siyasal ve ekonomik baskı altında tutulduğu teokratik-bonapartist bir rejim biçimidir. Direniş ekseni retorik bir anti-emperyalizmle birlikte, rejimin dış politika aygıtıdır.
İran’ın tasfiyesi Türkiye’yi bölgesel güç haline getirmez; aksine ABD–İsrail stratejik tasavvurunda yeni tehdit haline getirir.

Marksizm Şimdi! Yayın Kurulu / 3 Mart 2026

2015’ten bu yana İran rejimi, Benjamin Netanyahu yönetiminin baş hedeflerinden biri haline geldi. Özellikle Netanyahu’nun ABD Kongresindeki konuşması, İran’a dönük kuşatma siyasetinin başlangıcı niteliğindedir. ABD–İsrail ekseni, İran’ın balistik füze programı ve Ortadoğu’da kurduğu Direniş Ekseni’ni bölgesel hâkimiyet tehdidi olarak ilan etti.

İran 1980’lerden itibaren ilk adımlarını attığı, 2010’larda Ortadoğu’da devlet-dışı ve devlet-destekli aktörlerden oluşan bir eksenle net bir cephe kurdu: Gazze’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah, Suriye’de Esad rejimi, Yemen’de Husiler ve Irak’ta Haşdi Şabi. Ancak IŞİD’in yenilgisi sürecinden sonra, Kasım Süleymani’nin 2020’de öldürülmesi ve 7 Ekim Saldırıları sonrası ABD–İsrail saldırıları ve bölgesel dengelerdeki değişimlerle bu güçlerin çoğu tasfiye edildi veya etkisizleştirildi.

İran rejimi ise Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden bu yana sistemli olarak İsrail ve ABD’yle çatışmalarında el yükseltmekten ve topyekûn savaştan kaçınıyor.

İran Rejimi’ni Doğru Okumak İçin İpuçları

İran rejimi temel olarak bürokratik-askerî bir oligark sınıfınca yönetilen, işçi sınıfının sistematik olarak siyasal ve ekonomik baskı altında tutulduğu teokratik-bonapartist bir rejim biçimidir.

Direniş ekseni retorik bir anti-emperyalizmle birlikte, rejimin dış politika aygıtıdır.

İran’da rejimin yapısıyla toplumsal karşılığı çelişkili bir durumda. Rejim sahip olduğu kamusal kaynaklar ve merkezi rolü ile dini otoriteyle (mollalar) kurduğu organik bağlar nedeniyle rejimin devamlılığını sağlayabilecek kemik bir destekçi kitlesine sahip. Öte yandan geniş toplumsal kesimler hem ideolojik hem de kamuda mevcut patronaj ilişkileri nedeniyle kamusal imkânlardan mahrum. Dolayısıyla rejimle duygusal ve ekonomik bağları yok.

İran ekonomisinin %70’i İran devletine bağlı. Her 10 İranlıdan 1’i kamuda ya da yarı-kamu/kamu bağlantılı bir işte çalışıyor. Rejim kamuda işe alımları 1979’daki İslam Devriminden bu yana İslami değerlere bağlılık ve ilk başlarda Devrim sürecinde yer almaya bağlamışken 90’lardan itibaren hemşehricilik, akrabalık ve rejime bağlılık gibi patronaj ilişkilerine bağladı. Kadın ve genç işsizliği de bu ağlara dâhil olamadıkları için yüksek kaldı.

Büyük şehirlerde kamu personelleri dışında “bazari” esnafı önemli bir ekonomi-politik bir aktör olsa da İran devletinin merkezi ekonomik yapısı ve ekonomik kriz nedeniyle günden güne güç kaybetmekteler.

Köylerde ise yoksul köylülük topraklarda çoğunlukla ücretli işçi ya da kendi toprağını çalıştıran köylü olarak çalışmakta. İslam devrimi sonrası büyük toprak mülkiyeti devirleri yaşansa da hem tarımda makineleşme ve modern tarım zayıf olduğu için hem de İran’ın kurak yapısı nedeniyle tarımsal ekonomi zayıf.

ABD-İsrail saldırılarında öldürüldüğü iddia edilen Ahmedinecad’a göre “İran’ın ulusal servetinin %60’ı yalnızca 300 kişinin denetiminde.”

Yine İran ekonomisinin %20’si de “Bonyad” adı verilen vakıfların denetiminde. Bu vakıflar yalnızca, öldürülmeden önce Hamaney’in görevde olduğu Yüce Rehberlik’e bağlı olarak vergiden muaf ve özerk biçimde her sektörde faaliyet gösteriyorlar.

Ordu İçinde Ordu, Devlet İçinde Devlet

Iran Devrim Muhafızları (Sepah) sahip oldukları ekonomik, politik ve askeri güç neticesinde kendi başına bir toplumsal taban halinde ve tavrı net, rejimi destekliyorlar.

Iran Devrim Muhafızları tek başlarına İran ekonomisinin üçte birini kontrol ediyorlar. İnşaattan petrole, otomotivden iletişim şirketlerine kadar her sektörde faaliyet gösteriyorlar. Ayrıca sınır güvenliğinden de sorumlu oldukları için kaçakçılıkla mücadelede, dolayısıyla da kaçakçılıkta tekele sahipler.

İsrail tarafından nükleer programla birlikte baş tehdit ilan edilen İran’ın kısa ve orta menzilli balistik füze programları İran Devrim Muhafızları’nın denetiminde. İran bilinçli olarak ABD’yi hedef alabilecek uzun menzilli füzeler üretmediklerini söylüyor. Haziran 2025’teki 12 Gün Savaşı’na ve şu an devam eden saldırılara rağmen on bin civarında balistik füze stoku olduğu iddia ediliyor.

Dolayısıyla İran’da iki boyutlu meşruiyet krizi ortaya çıkmaktadır.

İlki devlet sınıfları lehine aşırı sermaye yoğunlaşması yaşanmaktadır. Kamuyla bağlantılı her grup, Devrim muhafızları, Bonyadlar ya da Bürokratik-Burjuva blok birer sermaye fraksiyonu haline gelmiştir.

İkincisi de Dini kurumların siyasal iktidar üzerindeki belirleyiciliği. Velayet-i Fakih doktrini, İran’da sınıflar arası çelişkilerin üstünü örten bir ideolojik aygıt olarak çalışsa da son 15 yılda toplumsal meşruiyetini kaybetmiştir. İran toplumundaki son ayaklanma dalgaları –1999’dan 2026’ya kadar– rejimin toplumsal tabanının eridiğini, buna karşılık zor aygıtının güçlendiğini göstermektedir.

İran Muhalefeti

Özellikle ABD ve Avrupa merkezli İran diasporasında devrik şahın oğlu Rıza Pehlevi’nin adı ve bayrakları geniş yer bulsa da İran toplumunda son şahın zalimlikleri henüz unutulmadı. Gençlik arasında Batıyla bağ kurmanın ve sekülerleşmenin bir aracı olarak şahın geri dönüşü bir dereceye kadar tartışılabilir. Şah ile ilgili tartışmalarda hatırlanması gereken bir nokta var. Batı Soğuk Savaş sonrası restorasyonu/batıya entegreyi hedeflediği hiçbir ülkede geçmiş monarşileri iktidara getirmedi. Bu çerçevede İran’da monarşinin restorasyonu çok düşük bir ihtimal görünüyor.

İran muhalefetine dair sıkça adı geçen bir diğer özne de Halkın Mücahitleri (MEK) örgütü. 1965’te kurulan örgüt İslami-Sol bir çizgide Şah rejiminin devrilmesine katkıda bulunduktan sonra yeni İslami rejime muhalefet etmesi sonucu rejim güçleri tarafından şiddetli saldırılarla hedef alındı. Rejimin saldırılarına bombalı saldırılarla karşılık veren Halkın Mücahitleri önce Fransa’ya, oradan da İran-Irak savaşı sırasında Irak’a yerleştiler. İran-Irak Savaşı sona erme safhalarında Irak desteğiyle İran’a giren örgüt hem varolan tüm halk desteğini kaybetti hem de kadrolarının büyük kısmı harekatalrda öldürüldü. Düzenledikleri harekât 1979’dan beri cezaevlerinde tutulan 5.000’den fazla solcunun İran rejimi tarafından katledilmesinin bahanesi olarak kullanıldı. Başarısız harekât sonrasında 2003 Irak İşgaline kadar Irak’ta varlığını koruyan örgüt tarikatlaştı. ABD İşgal güçleri tarafından silahsızlandırılan örgüt önce uluslararası terörist örgütler listesine alındı, sonra İran’a karşı kullanışlı olabilecekleri öngörülerek bu listeden çıkarılıp Arnavutluk’ta bir kampa taşındılar. Haklarında birçok insan hakları ihlalleri iddiası olan örgüt paramiliter yapısını koruyarak, istihbarat örgütlerinin bir aygıtı haline geldi.

Toplumsal Ayaklanmalar ve Rejimin Erozyonu

Rejimin halk iradesini sınırlandıran birçok dini kurumu var. Yolsuzluk, baskılar, ekonomik kriz gibi etkenler de göz önünde bulundurulduğunda İran rejimi biyolojik ömrünün son demlerini yaşıyor, rejim böyle devam edemez.

İran’da esas eksen reformcular ile radikaller arasında geçiyor. Kilit koltukları daima rejimin merkezinde yer alan radikaller tutarken, seçimlerde dönem dönem birinci çıkan muhalefet reformcu adayları yönetime getirse de kalıcı bir etki yaratamıyorlar.

İran’da yakın dönemde sıklaşan aralıklarla gerçekleşen gösterileri listeleyecek olursak: 1999 İran öğrenci protestoları, 2003 İran öğrenci protestoları, 2009–2010 İran cumhurbaşkanlığı seçim protestoları, 2011–2012 İran protestoları, 2016 Büyük Cyrus İsyanı (Monarşist, Sekülerist), 2017–2018 İran protestoları, 2018–2019 İran genel grevleri ve protestoları, 2019–2020 İran protestoları (ekonomi, hükümet karşıtı), 2021–2022 İran protestoları (su kıtlığı, ekonomi), 2022 İran gıda protestoları, 2022–23: Mahsa Amini protestoları (Kadın, Yaşam, Özgürlük Hareketi), 2025 İran su krizi protestoları (Mayıs–Ağustos) ve halen dalgalar halinde sürmekte olan kanlı 2025–2026 İran protestolarını görürüz.

İran’da saldırılar karşısında toplumsal tepkiyi incelersek rejime destek kadar ABD ve İsrail’e tepki de zayıf. Önceki dönemlere göre farklı bir tavır, bir bekleyiş var. Halkın dış müdahaleye karşı rejimin yanında durmama ihtimali önceki yıllara göre yükseldi. İran’da peş peşe gerçekleşen toplumsal ayaklanmalar ve bunların şiddetle bastırılmaları, yapıcı reformlardan dahi rejimin kaçınması sonucu İran gençliğinin, özellikle büyük şehirlerde yer alan kesimleri rejimle duygusal kopuş yaşamış durumda.

Rejimin geleceği hakkında net bir tahmin henüz mümkün değil ama bir ufukta bir yapısal değişim olacağı görünüyor. Savaşın seyrine göre radikal kesimlerin rejim üzerindeki denetimlerini arttırmaları olası.

İran Nükleer Programı ve Balistik Füze Programı

İran’ın nükleer programı hakkında ilk iddialar 2003’te ortaya çıksa da İran daima barışçıl nükleer programı hedeflediğini, amacının nükleer enerjiyi elektrik üretiminde ve sağlık alanında kullanmak olduğunu söylüyor. İran günümüz itibariyle Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) imzacısı bir devlet olarak elektrik enerjisi ihtiyacının %1’ini nükleer enerjiden sağlayan bir ülke. Ayrıca Hamaney’in de nükleer silah geliştirilmesine karşı, rejim içerisindeki radikallerin tepkilerini çeken fetvası mevcuttu. (İran rejiminin yapısal bir tanımı olan Velayet-i Fakih düşüncesinin bir parçası olarak, en yüksek dini ve siyasi otorite olan Merci-i Taklid’in fetvaları, Yüce Rehber Hamaney’in ölümüyle geçersiz hale geldi. Yeni seçilecek olan Yüce Rehber yeni bir fetva yayınlayarak nükleer silah yolunu açabilir.)

Bu duruma karşın İran 400 kg kadar %60’tan fazla zenginleştirilmiş uranyuma sahip olmasıyla nükleer silah için gereken %90 zenginleştirme oranına çok yaklaştı. Bir nükleer enerji santralinin işletilmesi için %2-5 arası zenginleştirme yeterli. İran’ın tek nükleer enerji santrali ise Rusların işletmesini yürüttükleri Buşehr Nükleer Santrali.

ABD ve İran arasında nükleer enerjiyle ilgili müzakereler uzun bir tarihe yayılsa da 2015’te Obama yönetimi bir uzlaşmaya varmıştı. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu denetimi, uranyum zenginleştirme oranlarının sınırlandırılması, zenginleştirme santrifüjlerinin sökülmesi gibi birçok uygulamayı kapsayan anlaşma sadece 3 yıl sonra Trump tarafından iptal edildi. O günden itibaren İran saldırı tehditleri altında adım adım uranyum zenginleştirme seviyelerini yükseltti. Bu sürede kesinleşti ki Trump döneminde “müzakere” gibi diplomatik süreçler hiçbir anlam ifade etmiyor. Önce Haziran 2025, şimdi de Mart 2026’da görüşme ve müzakere maskesi altında büyük askeri sevkiyatlar yapılarak saldırıya geçildi.

Ancak burada asıl sorun teknik değil politiktir: ABD, İran’ın sadece nükleer kapasitesini değil, bağımsız hareket edebilme kapasitesini de hedef almaktadır.

İran Silahlı Kuvvetlerinden ayrı bir yapı olan İran Devrim Muhafızları’nın balistik füzelere ağırlık vermesindeki nedenlerin başında hava kuvvetleri pilotlarının rejime muhalefet ederek bir tehdit haline gelmesine duyulan korkuyla birlikte, balistik füzelerin düşük maliyetle çok sayıda üretilebilmesi, böylece silah ambargosu sürerken uçak temini ve bakımına ayrılan bütçenin düşük tutulabilmesi geliyor. Böylece düşük maliyetle caydırıcılık üretme stratejisi hedeflendi.

ABD ve İsrail Saldırıları: Emperyalist Strateji

ABD-İsrail ittifakının temel amacı, İran’da rejim değişikliğini sağlamak, onu küresel sisteme entegre etmek ve İran’ı bölgesel güç statüsünden mahrum bırakmaktır. ABD içinde, İran’a yönelik saldırılar konusunda çelişkili hedefler ve stratejiler bulunmaktadır. Daha saldırgan kanat, kilit hedeflere yönelik yıkıcı saldırılarla hızlı ve kapsamlı değişiklikleri savunurken, ılımlı kanat İran’ı müzakere masasına getirmeyi, nükleer silahlardan arındırmayı ve uzun vadede rejimi zayıflatmayı amaçlamaktadır.

ABD’nin ise daha uzun erimli 3 stratejik hedefi daha var: İlki doğalgaz rezervleri Rusya ardından ikinci, petrol rezervleri ise Venezuela ve Suudi Arabistan ardından üçüncü olan İran’ın, hidrokarbon yataklarının ABD’ye açılması, bu sayede İran’da oluşacak gelirle yeni bir Batıyla uyumlu çalışacak yönetici bir sınıfın yaratılması ile batı pazarına, dolayısıyla batı sistemine entegresi. İkincisi Çin’e giden enerji kaynaklarının denetimi. Üçüncüsü de Güney Kafkasya ve Orta Asya’da gerçekleşen diğer hamleler göz önünde bulundurursak (1. Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki uzlaşmanın -gerçek bir barış olası görünmüyor- parçası olan TRIPp-Trump Barış Yolu. 2. Orta Asya Cumhuriyetleri’nin Rusya etkisinden uzaklaşarak Batıyla daha yakın ilişkiler kurması) ABD’nin Rusya ve Çin’i kuşatmaya, ekonomik hinterlantlarına yaklaşmaya çalışması.

Trump operasyonlarda Hamaney ve rejimin kilit isimleri ile yerlerine geçebilecek kişileri öldürdüklerini söyledi.

ABD ve İsrail’in bu saldırılara başlamasında en önemli faktörlerden biri ABD’de değişen toplumsal tutum. Uzun yıllar yükseliş gösteren İsrail’e destek önce 7 Ekim 2023 sonrasında tavan yaptı, ardından da Gazze’ye dönük soykırım saldırılarıyla hızla düşüş göstermeye başladı. Yıllar sonra ilk kez ABD’de bu kadar yüksek İsrail’e muhalefet ve ABD’nin dış müdahaleciliğine/saldırganlığına karşı bir tavır ortaya çıktı. ABD ve İsrail bu noktada daha geç olmadan bir emrivaki yaparak harekete geçmiş görünüyorlar.

Başta Avrupa olmak üzere Batı dünyası ve Körfez ülkeleri ilk gün utangaç biçimde, İran’ın İsrail’i, körfezdeki ABD üsleri ile Kıbrıs’taki İngiliz üslerini hedef alması sonrası açıktan ABD-İsrail saldırısını destekleyen bir tutum aldılar.

Hamaney ve rejimdeki kilit birçok ismin öldürülmesine rağmen ilk 48 saatte rejimin ABD’yle diyalog aramaması ve karşı saldırılar düzenlemeye devam ediyor. Lübnan Hizbullah’ı başta olmak üzere Direniş Ekseninden arta kalan güçlerin harekete geçmesiyle İsrail Lübnan’a dönük bir askeri harekâta hazırlanmaya başladı. ABD ise bu bu süreçte kritik isimler ve tesislere hava saldırılarını arttırmanın yanında, sivil kayıpları da kasıtlı olarak arttırmayı seçebilir.

Körfez monarşileri her ne kadar saldırıda şimdilik aktif rol almasalar da İran’dan kurtulmak isterler. Suriye İç Savaşı sona ermeye yaklaşana ve Çin öncülüğünde Suudiler ve İran arasında ikili anlaşma imzalanana dek başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez monarşileri İran’a karşı müdahale amacıyla sürekli ABD’nin kapısını çalıyorlardı.

İran’ın iki olası büyük müttefiki olarak değerlendirilebilecek iki büyük ülke sırasıyla Rusya ve Çin. Rusya ve Çin bir diğer önemli müttefikleri olarak değerlendirilebilecek Venezuela devlet başkanı Maduro’nun kaçırılması ve ülkenin ABD eksenine sokulması karşısında neredeyse sessiz kaldılar. Rusya için İran kazanması değil, yenilmemesi yeterli olan bir ülke. Yenilmesi halinde Kafkasya ve Orta Asya’da yumuşak karnı açığa çıkma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Buna rağmen İran’la imzaladıkları anlaşmalarda karşılıklı yardımlaşma yerine sadece ticaret vurgulanıyor.

Rusya, Ukrayna savaşı konusunda Trump’la girdikleri görüşmeler sonucu Suriye’de Esad’ın düşüşüyle birlikte Ortadoğu’da ABD hamlelerine düşük düzeyde yanıt gösteriyor. Bir diğer nokta da Rusya için İsrail çok daha yakın bir ülke. İsrail’deki Rusya kökenli Yahudiler’in ekonomideki ve devletteki rolleri Rusya için çok önemli bir araç. Öncesinde Suriye’de başlayan uyumlu siyaset, Ukrayna savaşıyla birlikte bir işbirliğine dönüştü. Trump’ın iktidarı önceki Biden ya da olası bir Demokrat Parti iktidarına kıyasla Rusya’ya bir geri adım atma ya da anlaşma fırsatı tanıyor.

Benzer şekilde Çin de İran’la yoğunlaşan ticari ve askeri ilişkilere sahip olsa da bu ilişkiler ne askeri savunma taahhütlerine ne de askeri yardımlara/satışlara dönüşmüyor. Çin İsrail’de liman işletme haklarına sahip ve İsrail’in ana ticaret ortaklarında biridir.

İbrahim anlaşmaları dolayısıyla İran’ın bölgede yalnızlaşması hedefleniyor.

Hürmüz Boğazı dünyadaki sıvılaştırılmış doğalgazın % 20’si ile ham petrolün %25’inin geçtiği bir suyolu olarak kritik bir boğaz. Bu boğazdan geçen petrolün %85’i Asya ülkelerine gidiyor. İran Hürmüz boğazını kapattığını ilan etmekle birlikte gerek Venezuela petrollerinin serbest bırakılması, gerekse de ABD’nin net petrol ihracatçısı haline gelmesiyle henüz büyük bir petrol darboğazı yaşanacak gibi görünmüyor.

İran doğrudan işbirlikçi Körfez ülkeleri ordularına değil, bölgede yer alan ABD ve İngiliz üslerine saldırdı. Körfez ülkeleri her ne kadar İran’ın saldırılarını kınasalar ve yanıt verme hakkını saklı tuttuklarını söyleseler de savaşın ön cephesinde yer aldıkları için aktif saldırıya katılmaya hazır değiller.

ABD bu askeri harekâtı kısıtlı mühimmat stokları ve iç politikada olası etkileri nedeniyle dolayısıyla kısa kesmek isterken, İran rejimin devamını ve halkta otoritesini sağlamlaştırmak için uzatmak ister.

ABD’nin önemli saldırı nedenlerinden biri de İran’ın 1979 İran İslam Devrimiyle birlikte batı finans kapitalini terk etmesine duyulan öfke.

İran daha önce de İran-Irak Savaşı’yla uzun ve yıpratıcı bir savaş yaşadı. Bu Irak eliyle batı tarafından kışkırtılırken rejimin çökmesinin aksine, rejimin muhaliflerini tasfiye ederek rejimin iyice yerleşmesine yol açtı. Şu an rejim yıpranmış olsa da bir sıcak savaşın toplumda nasıl bir etki yaratacağı henüz belirsiz.

ABD’nin ilk planı birkaç gün sürecek, kilit isimler ile noktaları vuracak, sonrasında tıpkı Venezuela’da olduğu gibi rejim içerisinde işbirliği yapacak kesimlerle görüşmek gibi bir stratejiyle yola çıktığı anlaşılıyor. Fakat hava harekâtıyla rejim değişimi mümkün görünmüyor.

ABD’nin rejimleri yalnızca hava gücüyle devirme girişimleri daha önce Suriye ve Libya’da test edilmişti. Her iki ülkede de kara birlikleri olmadan hızlı bir başarı elde edilememişti. Libya’da rejimin düşüşü ancak geniş bir Kaddafi karşıtı koalisyon ve Kaddafi’nin yargısız infazıyla gerçekleşti. Yıllar sonra bile iç savaş devam ediyor ve her iki tarafta da hâlâ çatışan gruplar mevcut. Suriye’de ise Esad’ın düşüşü, 13 yıl 8 ay süren çatışma ve başta ABD ve İsrail olmak üzere düzinelerce devletin kesintisiz müdahalesinden sonra gerçekleşti.

ABD Afganistan’dan çekildiğinden bu yana bir daha kolay karada çarpışmalara girmeye hazır değil. Özellikle de ABD’de ara seçimler yaklaşırken ve Trump’ın onay oranı, mevcut çatışmalarla da birlikte hızla düşerken.

Körfez ülkeleri Irak üzerinden ya da Basra körfezinin ötesine kara harekâtı düzenleme kapasitesine sahip ordular değiller.

Pakistan ise bu savaş başlamadan hemen önce Afganistan’la sıcak çatışmalara girdi. Bu süreçte kendisinde de geniş bir Şii nüfusa sahip olmasıyla da bağlantılı olarak, uzun süredir dengeli ilişkilere sahip olduğu İran’la,  bir çatışmaya girmesi olası görünmüyor.

Geriye son olarak kalan İran’ın batısında NATO üyesi, Kürecik Radar üssüne ve İncirlik üssüne ev sahipliği yapan Türkiye gündeme geliyor.

İran’da Yaşanacakların Türkiye’ye Etkileri

Türkiye’nin tutumu, sözde tarafsızlık maskesi altında ABD-İsrail cephesiyle işbirliğine devam ediyor. İsrail’le ticaret yıllardır devam ediyor. Kürecik radar üssü Azerbaycan’daki radarlarla birlikte İran hava sahasını izlerken, İncirlik Üssü’nden ABD hava kuvvetlerinin operasyonlara nasıl katkı sağladığı medyaya dönük baskılar nedeniyle belirsiz.

Türkiye, Suriye’de Esad diktatörlüğünün yıkılmasıyla birlikte bölgede artan etkinliğinin İran’ın zayıflamasıyla birlikte bölgesel bir hegemonyaya dönüşmesini hedefliyor.

İran’da Azeriler nüfusun %25’i ve Kürtler %10’unu oluşturuyorlar. İran Azerileri özellikle Şii kimlikleriyle büyük oranda rejimle bütünleşmiş ve kendilerini rejimin kurucu unsurlarından biri olarak görürken, Kürtler Sünni kimlikleri ve rejimden uzak duruşlarıyla daha ciddi bir bölünme tehlikesi yaratıyorlar.

İran’daki Azerbaycanlılar için temel birleştirici kimlik Şiilik olmuştur. Birçok Azerbaycanlı İran kamu görevinde gizlense de, kamuoyundaki kimlikleri Şii olarak kalmaktadır. Türkiye, Azerbaycan ve ABD-İsrail ittifakı, İran’daki Azerbaycanlılar arasında milliyetçi ve ayrılıkçı duyguların yayılmasını istemektedir.

Saldırıdan günler önce, 22 Şubat’ta, İran’daki beş Kürt örgütü “İran Kürdistan Siyasi Güçleri Koalisyonu”nun kurulduğunu duyurarak birlikte çalışma niyetlerini açıkladı. Açıklamalarında, amaçlarını “İran İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi ve Doğu Kürdistan’da Kürt ulusunun siyasi iradesine dayalı ulusal ve demokratik bir kurumun kurulması” olarak tanımladılar. Bu hamle, 2011’den sonra Suriye’de yaşanan dinamikleri yeniden yaratma girişimi olarak yorumlanabilir. Kürtler İran’da ve İran’a yakın sınır bölgelerinde silahlı örgütlere sahip olsalar da, uzun bir süre saldırmazlık dönemi sürdürülmüştür. Bu durum, ABD saldırılarının ardından değişebilir.

Türkiye’de Kürt Siyasi Hareketi’ni etkisizleştiren bir siyasi sürece paralel olarak Suriye’de de YPG’nin özerklik ve geniş alan hâkimiyeti hedeflerine ket vurdu. Kuzey Irak’ta Özerk Kürt Yönetimiyle, Barzani üzerinden ticari ve hegemonik ilişkiler kurarak Kürtleri 3 koldan denetim altına almayı hedefleyen Türkiye, şimdi de Kürtlerin İran’da denetim dışına çıkmasına engel olmak isteyebilir.

Buna İran’dan gelebilecek olası kitlesel göçlerin engellenmesi, Azeri nüfusun karşılaşabileceği huzursuzluklar gibi nedenler de eklenirse Türkiye’nin ABD’nin de davetiyle İran’da Suriye’de gerçekleştirdiği gibi askeri harekâtları gündeme alabilir. Türkiye’nin savaşa çekilmesi tehdidi ilerleyen dönemlerde yükselebilir. İran’la Türkiye tarihsel olarak büyük çatışmalar yaşasa da birbirlerine karşı denk güçlere sahip oldular. Büyük oranda da yüzyıllardır sınırlar değişmeden kaldı.

Diğer yandan Batı Osmanlı sonrası, 1979 İran İslam Devrimine dek, özellikle soğuk savaş sürecinde esas ortak olarak İran’ı tercih etti. Batıyla bütünleşmiş olmuş bir İran, ABD-AB ve İsrail ile arasında çelişkiler, çatışmalar olan bir Türkiye için zorluk yaratır.

İsrail orta doğuda ve doğu akdenizde kendisine rakip olabilecek hiçbir devlet istemiyor. Tüm güç merkezlerinin dağılmasını hedefliyor.

İsrail’in Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la kurduğu ittifakı Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırılması olarak okunabilir. Bunun bir benzeri Ocak 2026’da gündeme gelen Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye ittifakına karşı İsrail-BAE arasındaki işbirliği ve İbrahim anlaşmalarıyla değerlendirilebilir.

Filistin’de yaşanan soykırımın tamamlanması, İbrahim anlaşmalarıyla bir bir hizalanan Ortadoğu devletlerinin ardından, Suriye’nin Esad’ın düşüşüyle birlikte ABD-İsrail eksenine geçmesiyle birlikte sıradaki hedef İran oldu. İran’ın bir güç merkezi olarak tasfiyesi kaçınılmaz olarak Türkiye’yi gündeme getirir.

Türkiye soğuk savaş başından 2000’lere dek daima ABD Emperyalizmyle ve Batı finans kapitaliyle uyumlu hareket etti. AKP iktidarıyla birlikte ABD emperyalizminin bölgesel stratejileriyle uyumlu hamleler yaparak kimi zaman ABD’yle gerilimler yaşasa da ABD finans kapitaliyle bağlarını korudu.

İsrail’le bir çatışma ihtimali gerek Türkiye’de gerekse de İsrail’de son zamanlarda gündeme getirilen bir konu olsa da Türkiye’nin ekonomik ilişkileri ve batıyla sahip olduğu bağlar böyle bir sıcak savaşı olanaksızlaştırmaktadır. Fakat Türkiye’nin her ihtimale karşı bölgede yalnızlaştırılmasının İsrail’in programına gireceği kesindir.

İran rejimi tarihsel olarak en zayıf döneminden geçmektedir; ancak emperyalist müdahale koşullarında bir savaşın toplumda nasıl bir etki yaratacağı belirsizdir. İran rejimi biyolojik ve siyasal ömrünün son evrelerine girmiş gibi görünse de yıkılma biçimi belirleyici olacaktır. Uzun bir savaş mı, kontrollü bir geçiş mi, yoksa devlet klikleri içi bir yeniden düzenlenme mi yaşanacağı belirsizdir.

Emperyalist kuşatma, bölge halkları için yıkıcı sonuçlar doğururken Türkiye’yi de giderek daha fazla çatışma alanına çekme potansiyeli taşımaktadır. Sınıfsal çelişkilerin derinleştiği Türkiye’de, bölgesel savaş konjonktürü iktidarın iç politik hamlelerini belirleyecek önemli bir faktör haline gelecektir.

İran’ın tasfiyesi Türkiye’yi bölgesel güç haline getirmez; aksine ABD–İsrail stratejik tasavvurunda yeni tehdit haline getirir. Bununla birlikte Türkiye’nin mevcut ekonomik bağımlılıkları, emperyalist blokla çatışma ihtimalini düşük kılsa da bölgede yalnızlaşma riskini artırır.

Bu nedenle Türkiye’nin önünde iki yol bulunmaktadır:

Ya emperyalist blokla uyumlanarak bölgesel konumunu ABD stratejisine uyumlayacaktır ya da çok kutuplu bir dış politika iddiasını savunurken Osmanlı’nın son dönemi gibi bloklar arasında ileri geri hareket ederek kendine alan açmaya çalışacaktır.

Türkiye işçileri ve emekçileri, bu emperyalist saldırganlığa karşı İranlı kardeşlerinin yanında durmalıdır. Türkiye’nin İran’a yönelik saldırının bir parçası olmasını engellemeli ve Türkiye’deki tüm NATO ve ABD üslerinin kapatılmasını hedeflemeliyiz.

ABD-İsrail emperyalist saldırılarına karşı İran halkının yanındayız, İran rejiminin değil!

Filistin’den İran’a, emperyalist saldırılara son!

Kahrolsun ABD, Kahrolsun İsrail!

Etiketlendi: