Anasayfa / Enternasyonal / Porto Alegre Antifaşist Konferansı: Aşırı Sağ ve Emperyalizmle Mücadeleye Dair Farklı Bakış Açıları

Porto Alegre Antifaşist Konferansı: Aşırı Sağ ve Emperyalizmle Mücadeleye Dair Farklı Bakış Açıları

1. Uluslararası Halkların Egemenliği İçin Anti-Faşist Konferans, 26-29 Mart 2026, Porto Alegre, Brezilya

Trump Latin Amerika’dan, İran’dan ve Lübnan’dan defol!

Görevimiz “Dünya Sosyal Forumu”nun Yeniden İnşası Mı Olmalı?

Geniş Seçim İttifakları Çözüm Değildir

Aşırı Sağ Neden Güçleniyor?

Çin İlerici Mi? Venezuela ve İran’a Yönelik Saldırılara Karşı Çıkmak, Onların Diktatörlüklerini Savunmak Anlamına Mı Gelir?

Birleşik Bir Anti-Emperyalist Mücadele ve Bağımsız, Sınıfsal Temelli Bir Çözümün İnşası

PSTU Brezilya / 17 Mart 2026

26-29 Mart tarihleri arasında Porto Alegre (RS)’de düzenlenecek olan Antifaşist Konferans, PSOL, PT, PCdoB, MST, CPERS (RS Eğitimciler Sendikası) ve Adufrgs (UFRGS Öğretim Üyeleri Derneği) tarafından yapılan çağrıya göre, “uluslararası antif­aşist güçlerin, neofaşist dalganın yarattığı yıkıma karşı koyabilecek bir diyalog geliştirmesini sağlamak ve aşırı sağa karşı tüm cephelerde birliği öncelik haline getirmek” amacını taşımaktadır.

Bizim görüşümüze göre bu tartışma son derece önemlidir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ve Latin Amerika’da, toplumsal tabana nüfuz eden ve güçlü bir seçimsel ifade bulan aşırı sağın yükselişine tanıklık ediyoruz. Aynı zamanda Trump’ın ikinci hükümeti aracılığıyla, hem diğer ülkelerle ilişkilerde hem de ülke içindeki göçmenlere yönelik saldırılarda kendini gösteren gerici, bonapartist ve otoriter bir projenin dayatılması söz konusudur. Dünya iklimsel barbarlığa doğru ilerlemektedir. Bugün ülkelerin üstlendiği tüm taahhütlerin eksiksiz uygulanması halinde bile, küresel ortalama sıcaklığın 2,5°C ile 2,9°C arasında artması beklenmektedir ki bu son derece tehlikeli bir düzeydir. Daha da kötüsü, bu taahhütler aşırı sağ tarafından açıkça reddedilmekte ve sözde ilerici hükümetler tarafından da fiilen uygulanmamaktadır.

Trump Latin Amerika’dan, İran’dan ve Lübnan’dan defol!

Konferansın temel görevlerinden biri, Trump’ın saldırganlığına karşı mücadele olmalıdır. Arka planda şu gerçek yatmaktadır: ABD hâlâ en güçlü ve hegemonik emperyalist güç olmasına rağmen, 2008’de başlayan ve yükselen Çin emperyalizmiyle daha da derinleşen kapitalist sistemin ağır ekonomik krizi içindedir. Önceden emperyalist egemenlik düzenini ifade eden uluslararası kurum ve anlaşmaları (BM, DTÖ, IMF) hiçe saymakta ve egemenliğini dayatmak, ülkelerin yeniden sömürgeleştirilmesine doğru ilerleyen yeni bir düzen kurmak için zor kullanmaktadır. Bunun için hem ekonomik araçlara (piyasanın “yasaları”) hem de ekonomik olmayan araçlara başvurmaktadır: gümrük tarifeleri, ülkelerin işgali ve savaşlar.

Yapay zekâ alanındaki rekabet ve petrol üzerindeki mücadele gibi ekonomik çekişmelerin yanı sıra, ideolojik ve kültürel düzeyde aşırı sağın yürüttüğü mücadele ile siyasal rejimlerin dönüştürülmesine yönelik projeleri kapsayan siyasal boyutlar da vardır. Bunun yanında, yalnızca Ortadoğu’da “Büyük İsrail” projesini,Filistin’deki savaş ve soykırım, İran’a karşı savaş ve Lübnan’a müdahale, değil, aynı zamanda Venezuela’daki operasyonlar ya da Grönland anlaşması gibi gelişmelerle ilerleyen silahlanma yarışı ve askeri müdahaleleri içeren bir askeri boyut söz konusudur.

Egemenlik; askeri güç, doğrudan ekonomik baskı ve otoriter, bonapartist rejimlerin dayatılması yoluyla kurulmaktadır. “Önce Amerika” söylemiyle diğer ülkeleri boyunduruk altına alma hedeflenmektedir. Latin Amerika’da onlarca yıldır görülmeyen doğrudan askeri müdahaleler yeniden gündeme getirilmiştir. Ekonomik ve askeri hedeflerine ulaşmak için Batı Yarımküre’de kukla hükümetler dayatmak istemektedir.

Trump tarafından bu Mart ayında ilan edilen “Amerikalar Kalkanı Planı”, “Nasıl ki IŞİD’i yenmek için bir koalisyon kurduysak, şimdi de yarımküremizdeki kartelleri ortadan kaldırmak için aynısını yapmamız gerekiyor” demektedir. Yani uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı suç örgütlerinin,Brezilya’da PCC ve CV’nin, terörist örgüt olarak sınıflandırılması yönündeki tartışmalar, uygun görüldüğü anda Latin Amerika’daki herhangi bir ülkeye, hatta Brezilya’ya, Venezuela örneğinde olduğu gibi askeri müdahale için bir bahane olarak kullanılabilir.

Hiç kuşkusuz, özellikle biz Latin Amerikalı işçiler, yerli halklar ve göçmenler arasında, anti-emperyalist bilinci yükseltmeyi hedefleyen ve sokakta somut bir mücadeleye dönüşebilecek uluslararası bir koordinasyon ihtiyacı vardır. Bu, saldırıya uğrayan halklarla çok daha aktif dayanışma eylemlerinin örgütlenmesini de içermelidir. Bu hem acil hem de öncelikli bir görevdir.

Örneğin şu anda iki somut uluslararası dayanışma girişimi bulunmaktadır. Rio de Janeiro Petrol İşçileri Sendikası, işyerlerinde eylemler örgütleyerek, işçileri seferber ederek ve Lula hükümeti ile Petrobras yönetiminden ABD ablukası nedeniyle enerji çöküşü yaşayan Küba’ya derhal petrol ve türevlerinin gönderilmesini talep ederek bir kampanya yürütmektedir. Ayrıca Küba’ya insani yardım amacıyla “Bizim Amerika Filotillası” örgütlenmektedir.

Brezilya’daki CSP Conlutas, 2013 yılında kurulan Uluslararası Sendikal Dayanışma ve Mücadele Ağı’nın bir parçasıdır. Bu ağ bugün, militan, demokratik, antikapitalist ve enternasyonalist bir sendikalizm anlayışına bağlı yaklaşık 200 sendika ve toplumsal hareketi bir araya getirmektedir ve bu mücadelenin içindedir.

Bu tür girişimler desteklenmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. Direnişi güçlendirmek ve uluslararasılaştırmak hayati önemdedir.

1. Uluslararası Halkların Egemenliği İçin Anti-Faşist Konferans, 26-29 Mart 2026, Porto Alegre, Brezilya
1. Uluslararası Halkların Egemenliği İçin Anti-Faşist Konferans, 26-29 Mart 2026, Porto Alegre, Brezilya, https://antifas2026.org/en/

Görevimiz “Dünya Sosyal Forumu”nun Yeniden İnşası Mı Olmalı?

Organizatörlerin, özellikle MES (PSOL) yöneticilerinden Roberto Robaina’nın ifadeleriyle, bu konferansın Dünya Sosyal Forumu benzeri bir etkinliğin yeniden canlandırılması olması amaçlanmaktadır.

Dünya Sosyal Forumu, 2001 yılında Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’na karşı bir alternatif olarak ortaya çıktı. “Neoliberalizme karşı alternatifleri bir araya getiren ve yeni bir toplumsal düzen için uluslararası bir buluşma zemini sağlayan bir hareket” olmayı hedefliyordu. Porto Alegre, binlerce aktivistin katıldığı birçok edisyona ev sahipliği yaptı. Ancak bir bilanço yapmak gerekir: Forum gerçekten neoliberalizme bir alternatif sunabildi mi?

Bizim görüşümüze göre hayır. Etkinliğin resmi sloganı “başka bir dünya mümkün” idi; ancak kapitalist sistemin kendisini gerçek anlamda sorgulamıyordu. Pratikte, “daha insani” bir kapitalizmin mümkün olduğu sonucuna varıyordu. Bu nedenle forumların temel tartışmaları ve sonuçları, kapitalizm çerçevesinde telafi edici sosyal önlemler ve sözde ilerici burjuva hükümetlerin savunulmasıyla sınırlı kaldı. Ne tekellerin mülkiyetine ne de onları barındıran emperyalist ülkelere karşı bir mücadele programı ortaya koydu.

Bununla uyumlu olarak, doğrudan eylem ve kitlesel seferberlik yerine hareketlerin kurumsallaştırılmasına öncelik verildi. 2001’deki ilk ilkeler bildirgesinin sonuç kısmı bunu açıkça ifade ediyordu: “Dünya Sosyal Forumu, katılan hareketleri yerel düzeyden ulusal düzeye ve oradan uluslararası alana taşıyarak, küresel gündeme dönüştürücü pratikler sokmayı teşvik eden bir süreçtir.”

Bu “dayanışmacı” ve “ilerici” görünümün ardında, aslında neoliberalizmin krizinden çıkan “halkçı”, “ilerici”, “sol” hükümetlere destek politikası vardı. Ancak bu hükümetler, Avrupa’daki sosyal demokrat hükümetler gibi, aynı neoliberal politikaya “sosyal” süsler ekleyerek bu modelin kurtarıcısı oldular.

Nasıl ki neoliberal sağ hükümetler temsil krizine girdiyse, kapitalist sistemi sorgulamayan ve sosyal-liberal bir yönetim sürdüren bu sözde ilerici hükümetler de aynı akıbeti yaşadı. Bu durum, yeni bir aşırı sağ akımın yükselişi için zemin hazırladı. Bu akım, tüm bu hükümetleri “komünist” olarak damgalayıp sosyalist fikirleri şeytanlaştırarak toplumsal hoşnutsuzluğu kendi lehine kullandı; kadınlara, LGBTİ+’lara, siyahlara ve yerli halklara yönelik en gerici ideolojileri yeniden canlandırdı.

Bu yeni aşırı sağ, Trump’ta yalnızca bir söylem değil, aynı zamanda ABD emperyalizminin gerileme sürecinde çıkarlarına hizmet etmediğinde küreselleşmeye karşı çıkan somut bir politika bulmaktadır. Çünkü sınırların ortadan kalktığı bir pazar, yükselen Çin emperyalizmi için daha avantajlıdır.

Zamanla Dünya Sosyal Forumu, özellikle PT hükümetleri ve onların destek tabanı olan STK’ların kontrolüne girdi; toplumsal hareketler giderek özne olma niteliğini yitirdi.

Oysa işçi sınıfının, hem neoliberalizme hem de onun yerini zor yoluyla hak gasplarıyla doldurmak isteyen yeni emperyalist kapitalist projeye karşı mücadelede tarihsel özne olarak rol üstlenmesi gerekiyordu. Ancak Dünya Sosyal Forumu ve sınıf uzlaşmacı hükümetler, mobilizasyonu zayıflatarak ideolojik kafa karışıklığını derinleştirdi ve aşırı sağın yükselişine zemin hazırladı.

Bugün de sol, aşırı sağa karşı mücadeleyi kapitalist sistemden kopararak aynı hatayı yapmaktadır. Sanki sistemi sorgulamadan aşırı sağla sonuna kadar mücadele edilebilirmiş gibi bir anlayış hâkimdir. Mücadelenin temel biçimi olarak seçim süreçleri öne çıkarılmakta ve işçi sınıfı “demokratik” burjuvaziyle kurulan cephelere tabi kılınmaktadır. Daha da kötüsü, bu strateji işçilere, bu tür ittifak hükümetlerine oy vererek yaşam koşullarını mücadele etmeden iyileştirebilecekleri yanılsamasını aşılamaktadır. Yani işçi sınıfını bilinçsizleştiren ve örgütsüzleştiren bir rol oynamaktadır.

Geniş Seçim İttifakları Çözüm Değildir

Uluslararası düzeyde bir koordinasyonu ve aşırı sağa karşı somut önlemleri içtenlikle geliştirmek isteyen yüzlerce aktivisti bir araya getirmesine rağmen, çağrı metninden itibaren Antifaşist Konferans’ın sınıf uzlaşması projesini gerekçelendiren ve fiilen savunan büyük bir kürsüye dönüşebileceği açıkça görülmektedir. Bu yönelim özellikle kurumsal eylem ve ülkelerde geniş seçim ittifaklarını öncelik haline getirmektedir.

Konferansın ana panellerinde ve oturumlarında konuşmacılar; İspanya, Portekiz, Fransa, ABD, Uruguay gibi ülkelerde sınıf işbirliği hükümetlerinde yer almış ya da almakta olan çeşitli örgütlerin üyelerinden oluşmaktadır. Ayrıca PT, PCdoB ve PSOL’den temsilciler de yer almaktadır. Bunun yanında, emperyalizmin saldırısına uğrayan ülkeler olmalarına rağmen, kendi ülkelerinde işçilere ve gençliğe baskı uygulayan burjuva diktatörlüklerin temsilcileri olan Küba ve Venezuela hükümetlerinden isimler de konuşmacıdır.

Roberto Robaina, konferansa çağrı yapan videolardan birinde, onlarca yıl süren neoliberalizmin yarattığı toplumsal hayal kırıklığının farklı ülkelerde otoriter liderlikler için yakıt olduğunu ifade etmektedir. Buna katılıyoruz. Ancak Robaina’nın söylemediği şey şudur: Konferans panellerinde projelerini sunacak birçok örgüt, bizzat neoliberal politikaları uygulamış ya da uygulamaktadır ve bu hayal kırıklıklarının başlıca sorumlularıdır. Sınıf uzlaşması hükümetlerine yeniden bel bağlamak, ne aşırı sağın kökünü kazımanın ne de Trump’a karşı koymanın yoludur. Tam tersine, bu hükümetler işçi sınıfını daha da demoralize eder, mücadeleden uzaklaştırır ve bilinçsizleştirir; böylece aşırı sağın büyümesi için daha elverişli bir zemin yaratır.

Örneğin Brezilya’da, PSOL ve PT gibi konferansı düzenleyen örgütler, Lula’nın yeniden seçilmesi görevini, ülkede sözde gerekli olan “tüm cephelerde” antif­aşist birliğin sembolü olarak sunmaktadır.

Ancak Lula’ya yönelik yüksek hoşnutsuzluk oranı ve anketlerde Flávio Bolsonaro ile başa baş görünmesi,üstelik aşırı sağın Trump’ın gümrük tarifeleriyle yaşadığı kriz ve bölünmelere rağmen,hükümeti savunmanın aşırı sağın alanını daraltmayacağını göstermektedir. Çünkü toplumun büyük çoğunluğu için gerçek yaşam koşulları iyileşmemektedir.

Lula, ABD’nin saldırganlığına karşı yalnızca diplomatik ve ölçülü açıklamalar yapmakla yetinmektedir; çünkü Trump ile mevcut iyi ilişkileri sarsmak istememektedir. Dahası, nadir toprak elementlerimizi pazarlık konusu yapacağını şimdiden ilan etmiştir. Yani Lula, halkımızda antiemperyalist bilinci geliştirmek gibi bir niyeti olsaydı yapması gerekenin tam tersini yapmaktadır. ABD ile “kimyası” ve ortaklık takıntısını vurgulayarak “patronun” sorgulanamayacağını ve bağımlılığımızı kabul ettiğini göstermektedir.

Kapitalizm koşullarında kurumların düzeni, sistemin,yani sömürünün ve onun ayrılmaz parçası olan yolsuzluğun,sürdürülmesine hizmet eder. Dolayısıyla “düzenin solu” olarak kalırken gerçek anlamda antikapitalist bir sol olunamaz. Brezilya’daki Master Bank yolsuzluk skandalı, tüm taraflar arasındaki kirli ilişkileri açıkça ortaya koymaktadır. “İlerici sol” bu kurumları savunmaya devam ettiği sürece, halkın haklı öfkesini aşırı sağ istismar edecektir.

PSTU, konferansın resmi tartışma panellerinde yer almayacaktır. Çağrı metninde ifade edilen siyasal ve stratejik yönelimleri ve aşırı sağa karşı önerilen mücadele yollarını paylaşmıyoruz. Ancak etkinliğe davet edildik ve Dünya Sosyal Forumları’nda olduğu gibi burada da tartışmaya alternatif bir perspektif sunarak katılacağız. Özellikle ILAESE tarafından düzenlenen bir öz-yönetimli etkinliğin örgütlenmesine katkı sunuyoruz. “Aşırı sağa karşı mücadelede sınıf bağımsızlığının rolü” başlıklı panel 27 Mart saat 18.00’de gerçekleştirilecek; konuşmacılar PSTU’nun başkan adayı Hertz Dias, CSP-Conlutas Ulusal Yürütmesi’nden Rejane de Oliveira ve Canal Orientação Marxista’dan Gustavo Machado olacaktır.

“Aşırı sağa karşı mücadelede sınıf bağımsızlığının rolü” başlıklı panel 27 Mart saat 18.00’de gerçekleştirilecek; konuşmacılar PSTU’nun başkan adayı Hertz Dias, CSP-Conlutas Ulusal Yürütmesi’nden Rejane de Oliveira ve Canal Orientação Marxista’dan Gustavo Machado olacaktır.

Aşırı Sağ Neden Güçleniyor?

Bu olgu, 2008 küresel kapitalist krizinin ardından ortaya çıkmıştır. Emperyalist küreselleşme krize girmiş, yıkıcı toplumsal sonuçlarını açığa çıkarmış ve büyük bir toplumsal hoşnutsuzluk yaratmıştır. Latin Amerika’da aşırı sağın yükselişi, ilk dalga sözde ilerici hükümetlere (Kirchner, Lula/Dilma, Boric vb.) duyulan hayal kırıklığının ardından gelmiştir. Kendini “antikapitalist” olarak tanımlayan partilerin hükümet deneyimleri de benzer hayal kırıklıkları yaratmıştır. Örneğin Yunanistan’da, Troika’ya (IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Komisyonu) karşı söylemle yükselen Syriza, 2015’te Alexis Tsipras liderliğinde iktidara gelmiş, ancak sonunda Troika’nın programlarını uygulamıştır. Bu durum, 2012-2015 arasında büyük bir kriz ve neredeyse bir ayaklanma yaşayan ülkede işçiler açısından tam bir hayal kırıklığına yol açmıştır.

Bu hayal kırıklıkları ortamında, sosyal medyanın dev dezenformasyon (yalan haber) platformlarına dönüşmesiyle güçlü biçimde desteklenen aşırı sağ, kendisini “elitlere ve sisteme karşı halkın temsilcisi” olarak sunmuştur.

Sınıf işbirliği hükümetlerinin (Honduras’ta Xiomara, Şili’de Boric, Kolombiya’da Petro vb.) yarattığı tahribatlardan yararlanan aşırı sağ, Latin Amerika’da önemli ilerlemeler kaydetmektedir. Milei, Kast (Şili), Bukele (El Salvador), Asfura (Honduras) gibi hükümetler bunun örnekleridir. Brezilya’da ise Flávio Bolsonaro’nun adaylığının yükselişine tanık oluyoruz.

Bugün henüz 1920’ler ve 1930’lardaki gibi silahlı çetelere dayanan, proletaryanın tüm örgütlerini ezmeye yönelik klasik faşist kitle hareketlerinin gelişimi söz konusu değildir. Günümüz aşırı sağı,Trump dâhil,şu aşamada bu nitelikte değildir. Ancak ideolojik bir mücadele yürütmekte, çeşitli ülkelerde gerici hareketleri örgütlemeye çalışmaktadır. Yalnızca seçim odaklı yapılar değildir; ancak şu anki merkezleri seçimleri kazanmaktır. Devlet aracılığıyla siyasal rejimi daraltmayı, yani demokratik hak ve özgürlükleri budamayı, işçi sınıfının, kadınların ve LGBTİ+’ların kazanımlarını geriletmeyi, işçi ve halk hareketlerini sert biçimde bastırmayı ve güçlü bir polis kontrolü dayatmayı hedeflemektedirler; aynı zamanda çevresel krizi de derinleştirmektedirler.

Sağ hareketlerin ve özellikle hükümetlerin niteliğini doğru tanımlamak,her otoriter yönetimi gelişigüzel “faşist” olarak etiketlemek yerine,onlarla mücadele açısından kritik önemdedir. Her durumda, bonapartizm de faşizm de esas olarak seçimlerle ya da burjuvaziyle kurulan hükümet ortaklıklarıyla yenilmez. Sınıf mücadelesi, faşist akımların en büyük düşmanıdır; çünkü örgütlü işçi sınıfının gücü, kriz karşısında çaresiz kalan kesimlere alternatif bir çıkış sunar ve aşırı sağın sınıfsal karakterini açığa çıkarır. İşçi sınıfının çıkarları, “halkçı” ya da geniş cephelerde yer alan kapitalistlerle de çelişir. Bu tür ittifaklara verilen destek, yürütülmesi gereken mücadelenin yönünü bulanıklaştırır.

Aşırı sağın hareketlere yönelik şiddeti teşvik ettiği ve hatta silahlı çeteler örgütlediği bir bağlamda, devrimci geleneği yeniden canlandırmalı ve işçi sınıfı ile gençliği özsavunmayı kendi ellerine almaları için eğitmeliyiz.

Yani aşırı sağ saldırıları karşısında temel taktiğimiz, işçi sınıfını bir bütün olarak harekete geçirmek ve mücadele birliğini sağlamaktır. Demokratik hakları savunan tüm kesimlerle, somut ve sınırlı talepler temelinde eylem birliği kurulabilir ve kurulmalıdır. Örneğin darbecilere af girişimlerine karşı düzenlenen eylemlerde ya da Venezuela ve İran örneklerinde olduğu gibi halkların egemenliğine yönelik emperyalist saldırılara karşı. Buna karşılık seçim ittifakları,even taktiksel olanlar,programlar ve stratejilerle doğrudan bağlantılıdır; çünkü toplum projesini ve sınıf ittifaklarını yansıtır.

Çin İlerici Mi? Venezuela ve İran’a Yönelik Saldırılara Karşı Çıkmak, Onların Diktatörlüklerini Savunmak Anlamına Mı Gelir?

Dünyayı “Trump yanlısı hükümetler” ve “ilerici hükümetler” diye bölen; “kötü Amerikan emperyalizmi”ne karşı Çin’in de parçası olduğu sözde “küresel Güney”i savunan kampçı bakış açısı büyük bir hatadır. Bu, özünde Stalinizmin bir tezahürüdür ve kitle hareketini Venezuela, İran ve Küba gibi çürümüş burjuva diktatörlüklere bağlar; hatta Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısını desteklemeye kadar varabilir.

Çin’in 2008 krizine verdiği yanıtla yeni bir emperyalist güç olarak yükselişiyle birlikte, dünya iki emperyalizm arasındaki uzun süreli bir çatışma dönemine girmiştir. Bu karşıtlık, dünya siyasetinin merkezi eksenlerinden biri haline gelmiş ve ülkelerin konumlarını yeniden şekillendirmektedir.

Solun bir kesimi, Çin’i ABD emperyalizmine karşı bir alternatif olarak sunmaktadır. Pekin’in yatırımlarının diğer kapitalist güçlerden farklı olduğu, Çin’le kurulan ilişkilerin başka bir karakter taşıdığı iddia edilmektedir. Aynı şekilde Avrupa Birliği ile yapılan anlaşmaların “çok kutuplu” bir düzeni güçlendirdiği ileri sürülmektedir. Oysa bağımlı bir ülke için “daha iyi” ya da “daha kötü” emperyalizm diye bir şey yoktur. Çin’in yatırımları karşılıksız bir “yardım” değil; aksine, diğer emperyalist ilişkilerde olduğu gibi, işçi sınıfının yarattığı değeri sömürmeye yönelik bir ilişkidir.

Aynı kampçı mantık Venezuela, İran ya da Küba için de geçerli değildir. Bu ülkelere yönelik saldırılara karşı işçi sınıfının mümkün olan en geniş eylem birliği kurulmalıdır; ancak bu, Maduro, Díaz-Canel ya da mollaların diktatörlüğüne siyasi destek verilmesi anlamına gelmez. Maduro hükümeti emperyalizm yanlısı olmakla birlikte doğrudan bir kukla rejim değil, yozlaşmış Bolivarcı burjuvazinin temsilcisidir. Trump ise bölgede tamamen kendine bağlı bir yönetim istemekte ve bu nedenle müdahalelerde bulunmaktadır. İran için de benzer bir durum söz konusudur: amaç, İsrail üzerinden Ortadoğu’yu kontrol etmek ve petrol üzerindeki hâkimiyeti genişletmektir.

Bu ülkelerde politik ve maddi dayanışmamız, hakları için mücadele eden halklarladır. Amaç, onların hem kendi hükümetlerinden hem de tüm emperyalist müdahalelerden bağımsız biçimde örgütlenmesini sağlamak; bağımsız, demokratik ve sınıf temelli bir alternatif olarak gerçek sosyalizme ilerleyebilmelerinin önünü açmaktır.

Birleşik Bir Anti-Emperyalist Mücadele ve Bağımsız, Sınıfsal Temelli Bir Çözümün İnşası

Bugün saldırılara denk düşen bir karşı koyuş henüz ortaya çıkmış değildir. Ancak Bolivya’da lityumun devrine karşı kitlesel eylemler, Milei’ye karşı genel grevler, Avrupa’da Filistin’le dayanışma eylemleri ya da Minneapolis’te ICE ve Trump’a karşı -20°C’de 50.000 kişinin katıldığı dev mobilizasyon gibi örnekler, yeni mücadelelerin filizlendiğini göstermektedir.

Brezilya’da yalnızca kapitalist tekellere ve aşırı sağa karşı değil, aynı zamanda hükümetin ve parlamentonun ekonomi politikalarına karşı da mücadele etmek zorunludur. Aksi halde hükümetin yıpranması aşırı sağ tarafından istismar edilecektir. Bu nedenle Lula’ya karşı sol ve sosyalist bir muhalefet odağını güçlendirmek gereklidir.

Aşırı sağa karşı mücadele, hükümetlere yedeklenmekten ya da burjuva devlet kurumlarını savunmaktan geçmez. Tüm gücümüzü işçi sınıfının ve gençliğin bağımsız örgütlenmesine, özellikle en güvencesiz kesimlerine yöneltmeli; yerli ve göçmen işçileri, farklı kimlikleriyle tüm emekçileri temel haklar için ortak mücadelede birleştirmeliyiz.

Ayrıca, askeri müdahalelere, doğa talanına, aşırı sömürü projelerine, borçlandırma ve eşitsiz ticaret anlaşmaları gibi egemenliğe yönelik saldırılara karşı, hangi emperyalist güçten gelirse gelsin, işçi sınıfını ve müttefiklerini harekete geçirecek en geniş eylem birliğini kurmalıyız.

Bunlar temel görevlerdir ve konferansa katılacak tüm aktivistlere çağrımız şudur: kapitalist sömürü ve baskıya, özellikle de emperyalist saldırganlığa karşı uluslararası bir mücadele seferberliği inşa edelim.

• İran’da ABD’nin siyasi ve askeri yenilgisi için dünya çapında sokaklara çıkalım!
• Küba’ya insani yardım taşıyan “Bizim Amerika Filotillası”na tam destek. Ada’ya emperyalist müdahaleye hayır!
• Nehirden denize özgür Filistin!
• Ukrayna halkının Rus işgaline karşı direnişine destek!

Yazının Portekizcesini okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: