- Fotoğraf: Bir çocuk, 17 Ocak’ta Grönland’ın Nuuk kentinde ABD konsolosluğu önünde Trump’ın Grönland politikasına karşı düzenlenen bir protesto sırasında, ABD Başkanı Donald Trump’ı simgeleyen bir perukla üstü çizilmiş Grönland haritasını tutuyor. (Evgeniy Maloletka / AP)
Grönland’ın 60 binlik nüfusunun neredeyse yüzde 90’ı yerli Grönlandlı İnuit kökenlidir. Trump’ın son derece iğrenç tehditleri, onun her zerresine sinmiş olan ve kendisiyle takipçilerinin yücelttiği ırkçılığı ve yerleşimci-sömürgeci zihniyeti tüm çıplaklığı ve utanç verici haliyle gözler önüne sermektedir.
M. A. Al-Gharib, İşçinin Sesi – Workers’ Voice, ABD / 27 Ocak 2026
Donald Trump’ın yeni yılın ilk haftalarında Grönland’ı ele geçirme tehdidi hâlâ ürkütücü bir nitelik taşıyor. İkinci döneminin başlarında kimi çevrelerce bir şaka ya da Avrupa’yla “pazarlık yapma” girişimi olarak görülen bu tehditler, bugün artık hiçbir şekilde hafife alınamaz. Trump uçurumun kenarından geri adım atmadan önce, başta Grönland’da olmak üzere Avrupa’da, Kuzey Amerika’da ve aslında tüm dünyada, Trump’ın gerçekten yeni bir dünya savaşı başlatabileceğine dair somut bir korku vardı. Askeri tehdit dozunu düşürdü, ama bunu ancak İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Ekonomik Forum’daki şaşırtıcı derecede saldırgan bir savaş çığırtkanlığından sonra yaptı.
Trump, 21 Ocak’ta Davos’ta NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile yapılan görüşmelerde kendisine “istediğimiz her şeyin verildiğini” ilan ettikten sonra geri adım attı. “Gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesi”nin koşulları hâlâ belirsizliğini koruyor; ancak bu anlaşmanın Grönland’daki askeri üslerin mülkiyetini ABD’ye vermesi ve oradaki madenlerin işletilmesine dair bazı haklar tanıması bekleniyor. 25 Ocak’ta Grönlandlı üst düzey bir yetkili olan Naaja Nathanielsen, hükümetlerine henüz “hiçbir şey sunulmadığını” ve Grönland’ın “egemenliğinden vazgeçmesinin şu an için gündemde olmadığını” ısrarla vurguladı.
Yanılgıya düşmeyelim: Grönland’a yönelik tehdit hâlâ ortadan kalkmış değil. Trump’ın bir sabah uyanıp 180 derece dönüş yapmasını çok kolay hayal edebiliriz. Trump’ın Venezuela’ya yönelik saldırısı ve Nicolás Maduro ile Celia Flores’in kaçırılması girişimi gibi, Grönland’a dönük tehditler de ABD emperyalizminin giderek daha işlevsiz, daha kişiselleşmiş ve dolayısıyla daha tehlikeli hâle geldiğini gösteriyor.
ABD Emperyalizmi Her Zaman Dünya İçin Bir Tehdit Olmuştur
Sözde ABD emperyalizminin daha “iyi” olduğu bir geçmiş döneme dair hâlâ güçlü bir liberal nostalji mevcut; elbette liberaller “emperyalizm” yerine “kurallara dayalı düzen” gibi ifadeler kullanmayı tercih ediyor. Aşağıda, MAGA ve aşırı sağ versiyonundaki ABD emperyalizminin, önceki biçimlerinden niteliksel olarak nasıl farklı bir yola girdiğini ele alacağız. Ancak burada bir an durup şu gerçeğin altını çizmek gerekiyor: Kızılderililer ve dünyanın her kıtasındaki sayısız Siyah ve Kahverengi çoğunluklu ülkenin halkları, ABD’nin ulusal egemenliği ihlal etmekte ve ABD kapitalizminin çıkarları uğruna milyonları katletmekte tarihsel olarak hiçbir zaman tereddüt etmediğini çok iyi bilir.
ABD emperyalizminin önceki kaba güç uygulamalarında olduğu gibi, bu durumda da yönetimin liderleri nihayetinde maddi ve siyasal çıkarlarla hareket ediyor. Venezuela ve Grönland’ın mineral zenginliklerinden, devasa miktarlardaki fosil yakıtlardan ve “nadir” toprak elementlerinden açıkça söz ediyorlar. Dışişleri Bakanı Rubio’nun Küba’da rejim değişikliği tehditleri, Yankee emperyalizminin altmış yılı aşkın süredir ada ülkesine uyguladığı kuşatmanın bir tırmanışı anlamına geliyor.
Bir başka süreklilik ise Batı Yarımküre’de ABD hegemonyasını güvence altına alma çabasıdır. Hatta “Batı değerleri” ve “NATO ittifakının önemi” söylemine genellikle eleştirel yaklaşmayan Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Alain Berset bile, kısa süre önce New York Times’ta yayımlanan bir yazısında bunu kabul etmek zorunda kaldı:
“Endişe şu ki, bağımsız bir Grönland bir gün Rusya’nın ya da Çin’in yörüngesine girebilir ve onların silahlarını Amerika’nın kapısına yerleştirebilir. Bu, Domuzlar Körfezi’nin Arktik versiyonu olur.”
Bu Kez Farklı Mı?
Burada, özellikle nüfusunun çoğunluğu yerli halklardan oluşan herhangi bir ülkenin bağımsızlığı düşünmesini bile bir tehdit olarak algılayan o eski ABD paranoyasıyla bir kez daha karşı karşıyayız. Ancak ABD emperyalizminin bugünkü ifadesiyle geçmişteki biçimleri arasındaki farkları küçümsemek de stratejik bir hata olur. Trump dönemindeki ABD emperyalizminin içeriğinde süreklilikler olsa da, biçimindeki fark son derece belirleyicidir.
Bu durum, emperyalist projenin derin kriziyle bağlantılıdır. Önceki ABD başkanları, yağmacı eylemlerini neredeyse her zaman “demokrasiyi yayma”, dünyayı daha “barışçıl” ya da “özgür” kılma, “kahverengi erkeklerden kahverengi kadınları kurtarma” gibi yüce amaçların diliyle gizlemeye çalışırdı. Bu kez ise başkan ve onun yakın çevresi, yaptıklarının gerçek niteliğini açıkça itiraf ediyor.
Dahası, 2025’in sonlarında yayımlanan yeni ulusal strateji belgelerinde de öngörüldüğü üzere, ABD artık dünyayı Carl Schmittçi ya da sosyal Darwinist bir “güçlü olan hayatta kalır” perspektifiyle görüyor. Yönetimin en açık faşist ideologlarından Stephen Miller, ocak ayı başında CNN’de yaptığı bir röportajda şöyle dedi: “Gerçek dünyada yaşıyoruz… Bu dünya güç tarafından, kuvvet tarafından, iktidar tarafından yönetiliyor. Bunlar dünyanın demir yasalarıdır.” Başka bir deyişle, küresel hegemonyasını sürdüremeyen ABD, giderek daha fazla sert güce başvuracaktır.
Workers’ Voice’ta Erwin Freed’in yakın tarihli bir yazısı, bu belgelerin anlamını çarpıcı biçimde özetliyor:
“Bu üç rapor bir arada ele alındığında, ABD emperyalizminin uluslararası konumunun tartışmasız bir egemenlikten, yeni bir dünya düzenindeki yerini hesaplamak zorunda kalan bir konuma gerilediğini gösteriyor. ABD hâlâ ekonomik ve askeri üstünlüğe sahip olsa da, Çin’in teknolojik atılımları ve stratejik sektörler üzerindeki kontrolü bu farkı hızla kapatıyor. Raporların tümü, durgunluğa sürüklenen bir dünya ekonomisine ve büyük güçler arasındaki giderek keskinleşen çatışmalara işaret ediyor.”
NATO Krizde; Çin Emperyalizmi Sahnede
Yeni ve son derece rahatsız edici olan bir diğer unsur, NATO müttefikleri arasındaki savaş dili; hem ticaret savaşları hem de gerçek ya da “kinetik” savaş tehditleri. Trump askeri tehditlerini geri çekmeden önce, Avrupalı yetkililer ABD’li teknoloji şirketlerine yaptırımlar uygulamayı açıkça tartışıyordu. Avrupa ve Kanada’da gündelik hayatın içinde ABD ürün ve hizmetlerine yönelik boykotlar giderek yaygınlaşıyor.
ABD’li tarihçi ve blog yazarı Heather Cox Richardson, 18 Ocak tarihli günlük bülteninde şu gözlemi paylaştı:
“Trump’ın ABD ticareti konusundaki tüm gürültüsüne rağmen, dünya ABD’siz yoluna devam ediyor gibi görünüyor. Kanada Başbakanı Mark Carney bu hafta Pekin’i ziyaret etti; bu, 2017’den bu yana bir Kanada başbakanının Çin’e yaptığı ilk ziyaret. Cuma günü Kanada, ABD’den koparak Çin’le büyük bir anlaşma imzaladı: Çin elektrikli araçlara uygulanan Kanada tarifelerinin düşürülmesi karşılığında, Kanada kanola tohumuna uygulanan Çin tarifelerini düşürdü. Carney sosyal medyada şöyle yazdı: ‘Kanada-Çin ilişkileri neredeyse on yıldır uzak ve belirsizdi. Bunu değiştiriyoruz; her iki ülkenin halkına fayda sağlayan yeni bir stratejik ortaklıkla.’”
Bunu, Carney’nin Davos’taki konuşması izledi. Burada Trump’ın yıkıcı etkisi nedeniyle NATO ittifakında bir “kopuş” yaşandığını açıkça dile getirdi ve geleneksel olarak ABD, Çin ya da Rusya hegemonyası altında yer alan “orta güçleri”, MAGA-faşizmi ve Çin emperyalizmine alternatif oluşturmak üzere birleşmeye çağırdı. Ancak finans kapitali ve Kanada’nın fosil yakıt endüstrisini destekleyen Carney’nin siyaseti, çağımızın tırmanan krizlerini ve zehirli çelişkilerini çözmek bir yana, onlara dokunmaktan bile acizdir. Bunu ancak emperyalizme karşı kitlesel, uluslararası bir sosyalist mücadele başarabilir. Yine de bu konuşmanın Batı emperyalizmi içindeki derin ve muhtemelen onarılamaz bir yarılmayı gözler önüne sermesi, şaşırtıcı olmasa da çarpıcıydı.
Grönland İçin Kendi Kaderini Tayin Hakkı
NATO, Trump, ABD, Avrupa ve Çin tartışmalarında sıklıkla gözden kaçan bir gerçek var: Grönland’daki 60 bin kişinin yaklaşık yüzde 90’ı yerli Grönlandlı İnuit kökenlidir. Trump’ın iğrenç tehditleri, onun ve takipçilerinin yücelttiği ırkçılığı ve yerleşimci-sömürgeci zihniyetin tüm çıplaklığını gözler önüne seriyor. Ancak Danimarka’nın daha yumuşak tonu da kendi sömürgeci geçmişini gizleyemez.
Danimarka’nın Grönland’ı sömürgeleştirmesi 18. yüzyılın başlarına dayanır. O zamandan bugüne, yerleşimci sömürgeciliğe özgü yöntemler uygulanmış; bunlar arasında 1990’lara kadar yüzlerce Grönlandlı kadına zorla doğum kontrolü uygulanması da yer almıştır. Danimarka hükümetinin resmî özrü ve tazminat girişimlerine rağmen, Grönland toplulukları bu suçun yarattığı travma ve fiziksel zararla hâlâ yaşamaktadır.
Grönland’daki bağımsızlık hareketi, Danimarka Krallığı’nı 1979’da özerk statü vermeye zorladı. Trump’ın tehditlerinden hemen önce, 2024’te yapılan anketlerde nüfusun yüzde 60’ı bağımsızlıktan yanaydı. Ancak son bir yıl, özellikle de son aylar, tam bağımsızlık çağrısında bir geri çekilmeye tanıklık etti. Bugün çoğunluk, seçenek ABD ile Danimarka arasında ise, sosyal güvenlik ağı ve uluslararası ilişkilerdeki öngörülebilirliği nedeniyle Danimarka’yı tercih edeceğini söylüyor.
Grönlandlılar, küçük nüfusları ve fiilî savunma kapasitelerinin yokluğu nedeniyle ABD gibi doymak bilmez bir sömürgeci canavar için kolay bir av olacaklarını makul biçimde değerlendirerek, şimdilik tam bağımsızlık fikrini arka plana itmiş durumdalar.
NATO’nun İşçi Sınıfı Temelli, Özgürleştirici Bir Şekilde Ortadan Kaldırılması İçin
Eğer mevcut moment NATO’nun varoluşsal krizini ifade ediyorsa, devrimci sosyalistler olarak bu emperyalist gangsterler çetesinin çöküşüne ağıt yakmayız. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği’ni ve daha genel olarak sosyalist bir alternatifi geriletmek amacıyla kurulan NATO’nun gerçek rolü, son 80 yılda dünyanın başlıca antikomünist örgütü olmak olmuştur. Sömürgeleştirilmiş ve eski sömürge halkların özgürleşmesinin amansız düşmanı, ABD emperyalizminin bir ileri karakolu olarak hareket etmiştir.
Bu nedenle Trump’a ve onun aşırı sağcı MAGA hareketine karşı mücadele eden herkesle yan yana dururken, NATO’nun kaldırılmasını da açıkça savunuruz. Ancak NATO’nun ortadan kaldırılması, ancak aşağıdan yükselen kitlesel hareketlerin, özgürleştirici bir sosyalist toplum vizyonunun parçası olarak önderlik etmesi hâlinde, dünyayı daha fazla şiddet ve savaş döngüsüne sürüklemekten kaçınabilir. NATO’nun Trumpçı bir tarzda çökmesine izin verilirse, bu yalnızca dünyanın “etki alanları”na bölünmesini kabullenmek anlamına gelir. Bu, statükoya kıyasla daha az kötü değildir; onun en kötü yönlerini daha da derinleştirir.
Ukrayna’nın Rusya tarafından işgali sırasında NATO’nun kaldırılması çağrımızda savunduğumuz gibi:
“İşçi sınıfı, toplumun zenginliğini üreten tek sınıf olduğu gibi, savaşları kalıcı olarak sona erdirebilecek tek toplumsal güçtür.”
Grönland’dan Elini Çek!
Venezuela’dan Elini Çek!
NATO Feshedilsin!






