19. Yüzyılın sonundaki büyük kıtlıklar, salt bir doğa ürünü değil, toplumun gıda üretimini ve dağıtımını nasıl örgütlediğinin ve aşırı iklim olaylarına nasıl (ya da hazırlanmadan) hazırlandığının sonucuydu.
Temel bir gerçek var: bu insanları öldüren El Niño değildi. Bir kuraklığı dev boyutlarda bir trajediye dönüştüren şey, köylü ekonomilerini yıkan, bütün halkları dünya pazarına tabi kılan ve milyonları açlığa mahkûm eden sömürgeci emperyalizmin doğuşu ve yayılmasıydı. Anlatacağımız hikâye bu.
Bu yüzden bazı çevreci ve eko-sosyalist düşünürlerin söylediği şey önemli: Belki de insanlık ilk kez “daha az ama daha insanca” yaşamayı tartışıyor. Mesela sadece kaç kişi olduğumuz değil; nasıl bir hayat kurduğumuz. Ve belki de asıl korkutucu olan nüfusun düşmesi değil, insanların mevcut düzen içinde yaşamaktan yorulmuş olmasıdır.
COP 30, iklim çöküşünün hızlandığı bir dönemde düzenleniyor. Bilim bize, medeniyet ölçeğinde bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor; yani toplumu parçalayabilecek, üretici güçleri yok edebilecek ve eşi görülmemiş bir tarihsel gerilemeye yol açabilecek bir felaket.
10 Kasım’dan bu yana Brezilya’nın Amazon bölgesindeki Belém (PA) şehrinde, 2025 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, yani COP 30 düzenleniyor. BM’nin Brezilya hükümeti ve diğer devletlerle birlikte, büyük metropollerden uzakta Amazon bölgesinde bu etkinliği düzenleme politikası, önceki konferanslar gibi, kapitalizmin gezegeni büyük adımlarla sürüklediği iklim krizine karşı sözde endişe ve sahte bir çaba ile konferansa “demokratik” bir görünüm kazandırmayı amaçlıyordu.