Bu çevresel yıkımın sorumlusu genel olarak insanlık değildir. Sorumlu olan; diğer insanları ve her şeyden önce doğayı adeta yamyamca sömürerek yaşayan küçük bir azınlıktır. Bunun adı kapitalizmdir.
İşyerlerindeki çalışma koşulları insanlık dışıdır. Fabrikaların büyük çoğunluğunda iklimlendirme sistemi bulunmamaktadır. Açık havada çalışanların kritik durumundan (tarlalarda, karayollarında ya da inşaatlarda çalışan işçiler gibi) söz etmeye bile gerek yok. Bu koşullarda çalışmak, yaşamı doğrudan tehlikeye atmak anlamına gelmektedir.
İklim yıkımına karşı tek gerçek çözüm, kapitalizmi yıkmak ve kapitalistlerin kârı uğruna çevreyi tahrip eden sonsuz meta üretimine son verecek, planlı sosyalist bir ekonomi kurmaktır.
Kapitalizm, kendi doğası gereği bu süreci bilinçli ve planlı bir biçimde denetleyemez; durdurulmadığı sürece doğayı sınırsızca tüketmeye devam edecektir.
Kapitalizmden kurtuluş ancak işçilerin, küçük çiftçilerin ve yerli halkların gerçekleştireceği bir devrimle mümkün olacaktır.
İnsanlığın önündeki temel görev, doğayla yıkıcı değil, işbirliğine dayanan bir madde alışverişi (metabolik ilişki) kurmaktır; yeryüzünde yaşamın gerçekten yaşanmaya değer olmasının başka bir yolu yoktur.
19. Yüzyılın sonundaki büyük kıtlıklar, salt bir doğa ürünü değil, toplumun gıda üretimini ve dağıtımını nasıl örgütlediğinin ve aşırı iklim olaylarına nasıl (ya da hazırlanmadan) hazırlandığının sonucuydu.
Temel bir gerçek var: bu insanları öldüren El Niño değildi. Bir kuraklığı dev boyutlarda bir trajediye dönüştüren şey, köylü ekonomilerini yıkan, bütün halkları dünya pazarına tabi kılan ve milyonları açlığa mahkûm eden sömürgeci emperyalizmin doğuşu ve yayılmasıydı. Anlatacağımız hikâye bu.
Bu yüzden bazı çevreci ve eko-sosyalist düşünürlerin söylediği şey önemli: Belki de insanlık ilk kez “daha az ama daha insanca” yaşamayı tartışıyor. Mesela sadece kaç kişi olduğumuz değil; nasıl bir hayat kurduğumuz. Ve belki de asıl korkutucu olan nüfusun düşmesi değil, insanların mevcut düzen içinde yaşamaktan yorulmuş olmasıdır.
COP 30, iklim çöküşünün hızlandığı bir dönemde düzenleniyor. Bilim bize, medeniyet ölçeğinde bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor; yani toplumu parçalayabilecek, üretici güçleri yok edebilecek ve eşi görülmemiş bir tarihsel gerilemeye yol açabilecek bir felaket.
10 Kasım’dan bu yana Brezilya’nın Amazon bölgesindeki Belém (PA) şehrinde, 2025 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, yani COP 30 düzenleniyor. BM’nin Brezilya hükümeti ve diğer devletlerle birlikte, büyük metropollerden uzakta Amazon bölgesinde bu etkinliği düzenleme politikası, önceki konferanslar gibi, kapitalizmin gezegeni büyük adımlarla sürüklediği iklim krizine karşı sözde endişe ve sahte bir çaba ile konferansa “demokratik” bir görünüm kazandırmayı amaçlıyordu.