Anasayfa / Dünya / Çin’in Afrika Stratejisi ve Anti-Emperyalist Mücadelenin Geleceği

Çin’in Afrika Stratejisi ve Anti-Emperyalist Mücadelenin Geleceği

Xi Jinping, Afrika devlet başkanları ile birlikte

Çin’in Afrika’daki yatırımları, bir ‘sermaye ihracı’ ve hammadde kaynaklarının tekelleştirilmesi sürecidir. Çin artık sadece dünya pazarında rekabet eden bir ülke değil; finans-kapital ihraç eden, borçlandırma mekanizmalarıyla devletleri boyunduruk altına alan küresel bir emperyalist merkezdir.

Batı Afrika’daki bu yeni cuntalar, kitlelerin anti-emperyalist öfkesini arkalarına alan ancak nihayetinde yeni bir efendiyle sözleşme imzalayarak sömürgeci devlet aygıtını koruyan Bonapartist iktidarlardır.

Fransa’yı kovup yerine Rusya’yı (eski adıyla Wagner Grubu/yeni adıyla Afrika Kolordusu) ve Çin sermayesini ikame etmek anti-emperyalizm değildir; emperyalist zincirin halkalarını değiştirmektir.

Marksizm Şimdi! Yayın Kurulu / 14 Temmuz 2026

Uzun yıllar boyunca Afrika kıtası batılı emperyalist güçlerin gerek askeri gerek ekonomik dayatmalarıyla bir sömürü düzeninin içinde kaldı. Fransa’dan İngiltere’ye, ABD’den IMF ve Dünya Bankası’na kadar birçok yapı, Afrika’yı çoğu zaman ucuz hammadde kaynağı ve jeopolitik nüfuz alanı olarak gördü.

Çin ise kıtaya çok daha farklı bir görüntüyle girdi. Tanklarla değil; limanlarla, otoyollarla, demiryollarıyla, enerji santralleriyle, maden yatırımlarıyla ve dev kredi paketleriyle. Bugün Afrika’nın birçok ülkesinde Çin imzası görmek mümkün. Kenya’daki Mombasa–Nairobi demiryolu, Etiyopya–Cibuti hattı, Nijerya’daki enerji projeleri, Angola’daki petrol anlaşmaları ve onlarca liman yatırımı bunun en görünür örnekleri arasında yer alıyor. Özellikle 2013 sonrası Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) ile birlikte Çin’in kıtadaki ekonomik etkisi büyük ölçüde arttı.

Çin’in Afrika’ya bugünkü ölçekte yönelmesi 2000’lerden sonra hızlandı ancak bu ilişkinin kökleri daha eskiye dayanıyor. Mao döneminde Çin, Afrika’daki yeni bağımsızlaşan ülkelere daha çok “anti-sömürgeci dayanışma” diliyle yaklaşıyordu. 1970’lerde inşa edilen Tanzanya-Zambiya Demiryolu bunun en sembolik örneklerinden biriydi. Ancak o dönemde Çin henüz bugünkü ekonomik güce sahip değildi. Asıl kırılma 1990’ların sonu ve özellikle 2000’lerden sonra yaşandı. Çin ekonomisinin hızla büyümesiyle birlikte enerjiye, hammaddeye ve yeni pazarlara duyulan ihtiyaç arttı. 2000 yılında kurulan Çin-Afrika İşbirliği Forumu (FOCAC), Pekin’in kıtaya artık tek tek ilişkiler üzerinden değil, uzun vadeli stratejik bir planla yaklaşmaya başladığının işaretiydi. 2013’te Xi Jinping’in Kuşak ve Yol Girişimi’ni açıklamasıyla süreç daha da hızlandı.

Birçok uzman, Çin’in Afrika’daki yükselişini yalnızca ticaret değil, yeni bir küresel güç mimarisinin inşası olarak değerlendiriyor.  Pekin yönetimi ise bu ilişkiyi “Güney-Güney İşbirliği” olarak tanımlıyor. Çinli yetkililer sık sık Batılı ülkeler gibi siyasi şartlar dayatmadıklarını, ülkelerin iç işlerine karışmadıklarını ve Afrika’ya “eşit ortak” olarak yaklaştıklarını söylüyor. Gerçekten de Çin’in dili, klasik sömürgeci güçlerden farklı görünüyor. Birçok Afrika hükümeti de Batı’nın yıllarca sunmadığı altyapıyı Çin’in daha hızlı ve somut biçimde sunduğunu düşünüyor.

Küresel güç ilişkileri artık borç mekanizmaları, ticaret koridorları, enerji hatları, veri ağları, lojistik merkezleri ve stratejik altyapılar üzerinden kuruluyor. Bir ülkenin limanlarını, madenlerini, ulaşım ağlarını ve finansman kaynaklarını kontrol etmek, artık doğrudan askeri işgal kadar etkili sonuçlar yaratabiliyor. Çin’in Afrika’daki yükselişi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir dönüşüm.

Çin’in Afrika’da bu kadar hızlı alan açabilmesinin nedenlerinden biri de Batı’nın bıraktığı boşluk oldu. Çünkü birçok Afrikalı için Avrupa yıllarca yardım, demokrasi ve kalkınma konuştu; ancak gündelik hayatı değiştiren somut yatırımlar sınırlı kaldı. Çin ise geldiğinde ideolojik söylemlerden çok yollar, köprüler, tren hatları, limanlar ve enerji gibi somut projeleri sundu. Bu nedenle bazı Afrika ülkelerinde Çin yalnızca yeni bir yatırımcı değil, ilk kez gerçekten altyapı kuran güç olarak görüldü. Bugün Nairobi’den Addis Ababa’ya kadar birçok şehirde yükselen otoyollar, demiryolları ve Çin yapımı kamu binaları bu dönüşümün sembollerinden biri hâline geldi.

Kritik Madenler Afrika’yı Hedef Haline Getiriyor

Özellikle kobalt, lityum, bakır ve nadir toprak elementleri gibi yeni teknoloji çağının kritik hammaddeleri açısından Afrika büyük önem taşıyor. Elektrikli araçlardan bataryalara kadar birçok sektör bu kaynaklara bağımlı durumda. Çin’in kıtadaki madencilik yatırımları da bu nedenle sıradan ticari ilişkiler olarak görülmüyor. Çin şirketleri yalnızca hammadde satın almıyor; aynı zamanda limanlardan lojistik ağlara kadar geniş bir ekonomik ekosistem kuruyor.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde Çin şirketlerinin kontrol ettiği kobalt madenleri bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Dünya batarya üretiminin kritik hammaddelerinden biri olan kobaltın büyük kısmı bu bölgeden çıkıyor. Birçok insan hakları örgütü, bölgede ağır çalışma koşulları, çocuk işçilik ve çevresel yıkım iddialarına dikkat çekiyor. Yani “yeşil teknoloji” olarak sunulan yeni ekonomi bile çoğu zaman Afrika’daki ucuz emek ve hammadde sömürüsü üzerine kuruluyor.

Benzer şekilde Zambiya’daki bazı Çin maden işletmeleri yıllardır kötü çalışma koşulları ve düşük ücret tartışmalarıyla gündeme geliyor. Bazı Afrika ülkelerinde yerel halk, Çin şirketlerinin kendi işçilerini getirmesinden ve yerel ekonomiye sınırlı katkı sunmasından şikâyet ediyor. Bu durum bütün projeler için geçerli değil; ancak Çin yatırımlarının “tamamen eşitlikçi kalkınma modeli” olduğu iddiasını da zayıflatıyor.

Çin yalnızca fiziksel altyapıya yatırım yapmıyor. Son yıllarda dijital altyapı alanında da ciddi bir yayılma var. Huawei ve ZTE gibi Çinli teknoloji şirketleri birçok Afrika ülkesinde telekomünikasyon ağları, güvenlik sistemleri ve şehir gözetim teknolojileri kuruyor.  Bu durumun gelecekte yalnızca ekonomik değil, dijital ve siyasi bir bağımlılık da yaratabileceğini çok büyük bir gizem değil. Ganalı devrimci lider Kwame Nkrumah daha 1960’larda “yeni sömürgecilik” kavramını ortaya atarken tam da buna dikkat çekiyordu. Nkrumah’ya göre ülkeler resmen bağımsız görünse bile ekonomileri, kredileri, ticaret yolları ve stratejik kaynakları dış güçlerin etkisi altında kaldığında gerçek bağımsızlık kurulmuş sayılmazdı.

Kapitalizme Sömürecek Kaynak ve Mal Satacak Pazar Lazım

Marksist coğrafyacı David Harvey ise modern emperyalizmi yalnızca askeri güçle değil, sermayenin sürekli yeni alanlara yayılma ihtiyacıyla açıklıyordu. Harvey’e göre kapitalizm kriz ürettikçe kendisini yeniden büyütebilmek için yeni pazarlar, yeni yatırım alanları ve yeni altyapı ağları kurmak zorunda kalıyor.

Çin’in Afrika’daki yükselişi de biraz bu çerçevede okunuyor. Çünkü Pekin yalnızca ticaret yapmıyor; limanlar, demiryolları, enerji hatları ve dijital ağlar üzerinden küresel ekonominin yeni damarlarını kurmaya çalışıyor. Afrika ise hem hammadde kaynakları hem de geleceğin pazarlarından biri olarak bu stratejinin merkezinde.

Çin her ne kadar komünist bir parti tarafından yönetilse de “anti-emperyalist” değil, yükselen yeni bir emperyalist güç. Klasik Avrupa sömürgeciliğiyle birebir aynı yöntemi kullanmıyor olabilir. Ancak küresel kapitalist rekabetin tamamen dışında hareket ettiği de kesinlikle söylenemez.

Çin’in Afrika’daki yatırımları, bir “sermaye ihracı” ve hammadde kaynaklarının tekelleştirilmesi sürecidir. Çin artık sadece dünya pazarında rekabet eden bir ülke değil; finans-kapital ihraç eden, borçlandırma mekanizmalarıyla devletleri boyunduruk altına alan küresel bir emperyalist merkezdir.

Afrika’daki dönüşüm yalnızca Çin’in yükselişiyle ilgili değil. Aynı zamanda Avrupa’nın, özellikle de Fransa’nın kıta üzerindeki eski ağırlığını kaybetmesiyle de ilgili. Bir dönem Batı Afrika’nın neredeyse görünmez hâkimi olan Fransa bugün ciddi bir gerileme yaşıyor. Mali, Burkina Faso ve Nijer gibi ülkelerde Fransız askerlerinin çekilmesi, Fransız üslerine yönelik protestolar ve darbeler sonrası yükselen Fransa karşıtı söylemler bunun en açık örnekleri oldu. Özellikle genç kuşaklar arasında Fransa artık “istikrar sağlayıcı güç” değil; sömürge döneminin devamı gibi görülmeye başlandı.

Birçok Afrikalı için bağımsızlık hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmedi. Para sistemlerinden enerji şirketlerine, madenlerden askeri iş birliklerine kadar eski sömürge ilişkileri uzun yıllar boyunca farklı biçimlerde devam etti. Fransa’nın yanı sıra İngiltere ve genel olarak Avrupa Birliği’nin kıta üzerindeki ekonomik etkisi görece zayıfladı. Buna karşılık Çin, Körfez ülkeleri, Rusya ve Türkiye gibi yeni aktörler Afrika’da daha görünür hale geliyor.

Özellikle Rusya son yıllarda Wagner Grubu* gibi paralı askeri yapılar üzerinden bazı Afrika ülkelerinde etkisini artırmaya çalıştı. Çin ekonomik yatırımlarla ilerlerken, Rusya daha çok güvenlik ve askeri işbirliği alanlarında öne çıktı.

Yine de her iki ülkenin yükselişi, Avrupa’nın eski tek merkezli etkisinin kırıldığını gösteriyor.

“Peki Afrika Halklarının Kendi Geleceğini Tayin Etme Hakkı?”

Bu nedenle mesele yalnızca “Batı mı, Çin mi?” sorusu değil. Asıl mesele, Afrika halklarının gerçekten bağımsız bir kalkınma modeli kurup kuramayacağı. Çünkü dış güçlerin adı değişse bile, kıta hâlâ küresel ekonominin ucuz hammadde deposu ve stratejik rekabet alanı olarak kalıyorsa sömürünün biçimi değişse de özü değişmeyebilir. Bugün Afrika’da yükselen yeni yollar, limanlar ve gökdelenler aynı anda iki farklı gerçeği temsil ediyor olabilir: Bir yanda Batı merkezli eski düzenin çözülmesi, diğer yanda ise yeni güç merkezlerinin sessizce yerleşmesi. Peki Afrika Halklarının Kendi Geleceğini Tayin Etme Hakkı?

Mali, Burkina Faso ve Nijer gibi ülkelerde Fransız Emperyalizminin süregelen tahakkümüne karşı gerçekleşen askeri darbelerden sonra “Sahel Devletleri İttifakı” çerçevesinde yeni askeri cunta rejimleri bir araya geldi. Birçok reformist veya popülist sol çevre, bu askeri cuntaları (örneğin İbrahim Traoré) “yeni Thomas Sankara” olarak selamlayarak anti-emperyalist kahramanlar ilan etme eğiliminde. Ancak Batı Afrika’daki bu yeni cuntalar, kitlelerin anti-emperyalist öfkesini arkalarına alan ancak nihayetinde yeni bir efendiyle sözleşme imzalayarak sömürgeci devlet aygıtını koruyan Bonapartist iktidarlardır.

Fransa’yı kovup yerine Rusya’yı (eski adıyla Wagner Grubu/yeni adıyla Afrika Kolordusu) ve Çin sermayesini ikame etmek anti-emperyalizm değildir; emperyalist zincirin halkalarını değiştirmektir. Afrika’nın işçi sınıfının geleceği bu askeri rejimlere hiçbir siyasi destek vermekte değil, sınıfsal bağımsızlığını korumakla mümkün olabilir.

Afrika gibi sömürge/yarı-sömürge ülkelerde demokratik görevler (toprak reformu, gerçek ulusal bağımsızlık, sömürgeciliğin yeni biçimlerinin boyunduruğundan kurtulma), yerel burjuvazi tarafından gerçekleştirilemez. Çünkü yerel burjuvazi/komprador burjuvazi Afrika coğrafyasında göbekten küresel emperyalist sisteme bağlıdır. Bu çerçevede anti-emperyalist mücadele, ancak Afrika’nın örgütlü işçi sınıfının öncülüğünde, köylülüğü ve yoksul kitleleri arkasına alarak başarıya ulaşabilir.

Afrika Solu Emperyalizme Direniyor

Afrika’yı yalnızca dış güçlerin üzerinde mücadele ettiği pasif bir coğrafya olarak görmek eksik bir analiz olur. Özellikle genç nüfusun büyümesiyle birlikte kıta genelinde yeni bir siyasal ve toplumsal enerji ortaya çıkıyor. Senegal’de gençlik hareketleri, Kenya’daki dijital aktivizm, Nijerya’daki protestolar ve Güney Afrika’daki sendikal gelenek bunun farklı örnekleri arasında sayılıyor. Kıtanın birçok yerinde sendikalar, öğrenci hareketleri, gençlik örgütleri ve yerel topluluklar hem eski sömürge düzenine hem de yeni bağımlılık ilişkilerine karşı farklı biçimlerde tepki gösteriyor.

Özellikle son yıllarda Batı Afrika’da yükselen Fransa karşıtı protestolar bunun en görünür örneklerinden biri oldu. Mali, Nijer ve Burkina Faso’da binlerce genç yıllardır süren Fransız askeri varlığını, eski sömürge ilişkilerini ve kaynakların yabancı şirketler tarafından kontrol edilmesini protesto etti. Birçok Afrikalı için mesele yalnızca yabancı askerler değil; bağımsızlık sonrası kurulan ekonomik düzenin hâlâ dış güçlerin çıkarlarına göre işlemesi.

Çin’in Afrika’daki varlığı kıta içinde de tamamen tartışmasız değil. Özellikle Zambiya’daki maden grevleri, Kenya’daki borç tartışmaları ve bazı çevre protestoları bu rahatsızlığın görünür örnekleri arasında. Çünkü birçok kişi için mesele artık sadece “Batı mı Çin mi?” sorusu değil. Bazı Afrikalı sendikalar ve sol hareketler, Batı’nın sömürü düzeninin yerini bu kez başka küresel güçlerin almasından endişe ediyor. Yollar, limanlar ve dev altyapı projeleri etkileyici görünse de, bunların kim için yapıldığı ve ortaya çıkan zenginliğin kime yaradığı sorusu hâlâ ortada duruyor.

Yakın zamanda yayımladığımız “Afrika’nın Öfkeli “GEN Z” Kuşağı: Gençlik Protestoları Neden Büyüdü” dosyasında da görüldüğü gibi, kıtanın yeni kuşakları kendilerini yalnızca dış güçlerin yatırım yaptığı bir coğrafyanın pasif izleyicileri olarak görmek istemiyor. Teknolojiden müziğe, sendikal mücadelelerden dijital aktivizme kadar birçok alanda daha bağımsız ve özgüvenli bir Afrika fikri giderek güç kazanıyor.

Bu hareketlerin henüz kıta çapında birleşik ve bağımsız bir siyasi hatta dönüştüğü söylenemezse bile ciddi bir ağırlıkları var. Afrika bugün bir yandan yeni küresel güç mücadelelerinin merkezlerinden biri hâline gelirken, diğer yandan kendi bağımsız geleceğini kurmaya çalışan genç ve hareketli bir toplumsal dönüşüm de yaşıyor.

*Wagner Grubu: Wagner Group, Rusya bağlantılı özel askeri şirket/ağ yapısıydı. Resmî olarak devlet ordusu değildi ama yıllarca Rus dış politikasının gayriresmî aracı gibi hareket ettiği düşünüldü. 2023’te Wagner lideri Yevgeny Prigozhin’in Rus yönetimine karşı kısa süreli isyan girişiminden sonra yapı resmen parçalanmaya başladı. Ama Afrika’daki ağlarının bir kısmı farklı isimlerle devam ediyor.

Çin’in Afrika Stratejisi ve Anti-Emperyalist Mücadelenin Geleceği
Etiketlendi: