Anasayfa / Şimdi Gündem / Rejimin “İç Cephe” Tahkimatı: İran Savaşının Gölgesinde Sınıf Taarruzu

Rejimin “İç Cephe” Tahkimatı: İran Savaşının Gölgesinde Sınıf Taarruzu

Rejimin "İç Cephe" Tahkimatı: İran Savaşının Gölgesinde Sınıf Taarruzu. (Üstte İran Savaşı haritası, Ortada başlık ile logo, Altta Mehmet Türkmen'in fotoğrafı.)

İran savaşı bahanesiyle rejim, emperyalist dengelere uyum sağlarken içeride “iç cephe”yi tahkim ediyor: Bir yanda işçi sınıfına saldırıyı derinleştiriyor, diğer yanda toplumsal muhalefetin soluğunu kesiyor. Çıkış için sandığı beklemeye değil, bağımsız bir sınıf cephesine ihtiyacımız var.

Marksizm Şimdi! Yayın Kurulu / 23 Mart 2026

İran eksenli tırmanan gerilim, Mart 2026 itibarıyla klasik bir askeri çatışmanın ötesine geçerek küresel bir ticaret ve enerji savaşına evrildi. ABD emperyalizmi ve Siyonizm, Hürmüz Boğazı’ndaki lojistik tıkanıklığı aşmaya çalışırken; İran’ın petrol ticaretini Yuan üzerinden yapma şartı ve Çin’in Tayvan’a yönelik “enerji hamiliği” teklifi, tek kutuplu dünya düzeninin çatırtılarını artırıyor.

İsrail ve ABD’nin nokta operasyonlarına karşı İran’ın “direniş ekseni” (Hizbullah, Husiler, Şii milisler) üzerinden verdiği yanıtlar, artık bölgesel bir yıpratma savaşı halini aldı. İsrail içerisindeki iç siyasi kriz ve Netanyahu rejiminin bekası, savaşı sürekli sıcak tutma eğiliminde. İran ise doğrudan bir savaşa girip rejimi riske atmak yerine, bölgedeki lojistik hatları (Kızıldeniz, Hürmüz Boğazı) ve enerji koridorlarını tehdit ederek ABD’yi masaya zorluyor.

Doha ve Riyad: NATO’nun Sadık İleri Karakolu

Mart 2026’da Doha ve Riyad’da peş peşe toplanan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ve 12 ülkenin katıldığı konferanslar, Türkiye diplomasisinin gerçek yüzünü bir kez daha ifşa etti. Hakan Fidan, masada İsrail’in yayılmacılığına dair Türkiye’nin ısrarıyla eklenen birkaç cılız kınama cümlesine rağmen, asıl namluyu İran’a çeviren ortak bildiriye imza atmaktan geri durmadı. ABD ve İsrail’in adı zikredilmezken, “İran’ın askeri kapasitesini tehdit olarak kullanmaması” çağrısı Ankara’nın saffını netleştiriyor.

Ankara’nın kapitalist rasyonelliği, İsrail’in bölgedeki varlığını değil, İran’ın “oyun bozucu” hamlelerini asıl tehdit olarak kodluyor. Suriye’de sadece Kürt koridorunu engellemeye sıkışan bonapartist rejim, İran-İsrail geriliminde de benzer bir “tampon” rolüne mahkûm ediliyor. Hem İran’ın gaz akışını (ekonomik can damarı) korumak hem de Batı’nın ileri karakolu (Kürecik vb.) olmak arasındaki bu sıkışmışlık, “alt emperyalist yayılmacılık” iştahı ile reel güç arasındaki devasa makası gösteriyor.

Türkiye’nin vize serbestisi gibi tavizler karşılığında Avrupa ve NATO’nun savunma kalkanına tam entegre olacağı senaryosu artık bir söylentiden öteye geçti. AP Raportörü Nacho Sanchez Amor’un Mart başındaki “Vize için 6 kriter kaldı ama yetkililer ilgisiz” çıkışı ile Türkiye’nin NATO’nun Steadfast Dart-2026 tatbikatına 2 bin askerle katılması, sürecin “demokratik reform” değil bir “güvenlik pazarlığı” olduğunu kanıtlıyor.  Avrupa’nın savunma mimarisinde (Eurofighter alımı veya füze savunma sistemleri gibi) daha aktif rol alma vaadi, Türk vatandaşlarının seyahat özgürlüğü ile takas ediliyor. Bu, mülteci krizinden sonra rejimin elindeki ikinci büyük şantaj ve pazarlık kozudur.

Mevcut tablo, NATO karşıtı mücadele ile rejim karşıtı mücadeleyi kaçınılmaz olarak iç içe geçiriyor. Nisan ayında İstanbul’da yapılacak NATO zirvesine karşı geliştirilecek kitle seferberliği bu açıdan kritiktir. Tüm NATO karşıtlarının bir araya geleceği bir irade, sadece yerelde değil küresel ölçekte ses getirecektir. Bu süreç aynı zamanda sosyal demokratların ve siyasal İslamcıların “anti-emperyalizm” makyajını da silecektir.

Rejimin Sopası: Mehmet Türkmen Şahsında Mücadeleci Kesimlere Gözdağı

Ankara, dışarıda emperyalist hiyerarşiye “rasyonel müttefik” pozu verirken, içeride bu bağımlılık ilişkisini “beka” sosuyla kitlelere pazarlıyor. Bu devasa jeopolitik gürültünün en somut sonucu, rejimin “iç cepheyi” tahkim etmek için bulduğu saldırı fırsatıdır. Saray, dışarıdaki gerilimi içeride toplumsal muhalefeti zorla bastırmak için bir manivela olarak kullanıyor. Eğer işçi sınıfı ve emekçi halk güçleri bu oyunu bozamazsa, Bonapartist rejim bu süreçten tahakkümünü perçinleyerek çıkacak gibi görünüyor.

İran’daki molla rejimi “dış tehdit” söylemini işçi grevlerini “vatan hainliği” potasında eritmek için kullanırken, Türkiye’deki rejim de eş zamanlı olarak “iç cephe” sopasını indiriyor. 16 Mart’ta BİRTEK-SEN (Birleşik Tekstil, Deri ve Dokuma İşçileri Sendikası) Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanması, bu stratejinin en çıplak halidir. Sırma Halı işçilerinin sefalete karşı direnişinde, “İşçilerin elleri, kolları kopuyor, bir tane patron ifade vermiyor” dediği için “halkı yanıltıcı bilgiyi yaymak” iddiasıyla demir parmaklıklar ardına gönderilen Türkmen; aslında Saray’ın Körfez monarşilerine ve Batı sermayesine vaat ettiği “sessiz ve dikensiz işçi havzası” sözünün kurbanıdır.

Mehmet Türkmen üzerinden tüm mücadeleci sınıf kesimleri tehdit ediliyor; yaklaşan NATO protestoları ve 1 Mayıs öncesinde öncü kadrolar terörize ediliyor. Migros benzeri direniş ve grevlerin yaygınlaşmasına set çekilirken, işçi sınıfının patronlardan bağımsız ve dirençli damarı kesilmek isteniyor. Tekstil fabrikaları birer birer kapanırken, mevcut olanlarda sefil çalışma koşulları dayatılırken kılını kıpırdatmayanlar; işçi hakkını aradığında yargı mekanizmasını en sert haliyle devreye sokuyor.

Mehmet Türkmen, mevcut bürokratik sendikacılığa karşı yeni bir sınıf çıkışının işaret fişeğidir. Rejim ve sermaye bu tehlikenin farkında. Öfkeli işçiler; sendikal bürokrasinin sahtekârlığından, devlet aygıtından beter hantal yapılarından, yolsuzluklardan ve mücadele kaçkınlığından artık bıkmış durumda. Kontrolün elinden kaymasını istemeyen rejimin sopası, tam da bu yüzden mücadeleci işçilerin sırtında patlıyor. Görece büyük konfederasyonların, sendikaların hiçbirinin Mehmet Türkmen’in serbest bırakılmasını gür bir sesle talep etmemesini de tarihe bir utanç notu olarak düşelim.

Mehmet Türkmen, Limter-İş yöneticileri Kanber Saygılı, İleri Devrim Yurtsever, Deniz Bakır ve diğer tüm siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılmalıdır. Rejim, esas tehdidin sınıfın kitlesel seferberliğinden geleceğini bildiği için, patronların kârı ve kendi bekası uğruna sınıf mücadelesi alanını zapturapt altına almaya çalışmaktadır.

19 Mart Yargı Darbesinin Birinci Yılında CHP‘nin Sınırları ve Çıkış Yolu

Saray, bölgedeki savaş tamtamlarını ve kriz riskini, muhalefeti “iç cephe” adı altında hizalamak için bir manivelaya dönüştürmüş durumda. CHP (Cumhuriyet Halk Partisi), rejimin çizdiği “iç cephe” sınırlarının dışına çıkmakta tereddüt ederken; sosyalist hareketin krize karşı her haklı çıkışı “bölücülük” veya “kaos” yaftasıyla karşılanıyor. Şiddet ve tutuklama tehdidi, toplumsal muhalefetin tüm damarlarını felç etmeyi hedefliyor.

19 Mart’ın birinci yılındaki eylemlere bakıldığında, kitlelerin sayısal kalabalığına rağmen ruh halindeki düşüş, belirgin bir politik geri çekilmeyi işaret ediyor. CHP’nin mücadeleyi sadece mitingler ve seçim takvimiyle sınırlı tutması rejimin işini kolaylaştırırken, mücadeleci kesimleri ve gençliği pasifize ediyor. Geniş kesimler hâlâ meydanları doldursa da bu dinamizm CHP eliyle kontrol altında tutuluyor ve rejimin çizdiği oyun sahasına hapsediliyor. Sınıf hareketini, rejimin demokratik dönüşümü mücadelesiyle birleştirecek devrimci bir siyasi hat henüz yok. 2028 seçimlerinin çok daha antidemokratik koşullarda geçeceği öngörülürse, gerçek çıkışın sandıktan ziyade kitle seferberliğinden geçtiği ayan beyan ortadadır.

Taksim Çağrısı ve Sınıfın Birleşik Cephesi

Bu geri çekilme ikliminde Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) yasaklı Taksim Meydanı için yaptığı 1 Mayıs çağrısı, rejimi geriletmek ve öncü kesimleri harekete geçirmek adına kuşkusuz anlamlıdır. Bu cüretin sosyalistler ve işçi sınıfının bazı kesimleri üzerinde umut verici bir etkisi olacaktır. Ancak sendikaların ve geniş emekçi kitlelerin bu çağrıya güçlü bir yanıt vermediği, kitle hareketinin yeniden dar bir alana sıkıştığı bir senaryo, işçi sınıfının temel taleplerinin görünmez kılınması gibi bir riski de beraberinde getirebilir.

Rejimin tahakkümü; ancak işçi sınıfının, ezilen kesimlerin ve gençliğin birleşik mücadelesiyle kırılabilir. Henüz sınıf hareketinde bu birlik tam manasıyla sağlanabilmiş değil. 1 Mayıs meydanlarında ekonomik taleplerin demokratik haklarla harmanlanması, bu açıdan hayati önem taşıyor. CHP mitinglerinin heyecansızlığı, düzen içi muhalefetin sömürü çarkına köklü bir itirazının olmadığını, sadece bir “yönetim değişikliği” beklediğini kanıtlıyor. Oysa bizim bir yönetim değişikliğine değil, bağımsız bir sınıf cephesine ihtiyacımız var.

1 Mayıs’a giden yolda ancak kitlesel mücadeleler rejimi sarsabilir. Birliğimizi ve gücümüzü göstermek için alanlara çıkalım; sömürüye, baskıya ve “iç cephe” yalanlarına karşı sınıfın sesini yükseltelim!

Marksizm Şimdi! Yayın Kurulu

Etiketlendi: