Bu sistem bize sabretmeyi, susmayı ve kaderimize razı olmayı öğütlüyor. Biz ise: “Yıkım ve yoksulluk getiren sisteminizi yıkacağız!” diyoruz.
Eşit ve özgür bir dünya kendiliğinden kurulmayacak. O dünya; sömürüye, şiddete ve tahakküme karşı kurulan ortak mücadeleyle yükselecek. Bir kişi daha eksilmemek, özgür ve eşit bir gelecek kurmak için mücadelemizi büyütelim!
Marksizm Şimdi! Yayın Kurulu / 7 Mart 2026
8 Mart; emekçi kadınların sömürüye ve tahakküme karşı ayağa kalktığı tarihsel bir mücadele günüdür. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında, tekstil fabrikalarında çalışan kadın işçilerin; düşük ücretlere, uzun çalışma saatlerine ve insanlık dışı koşullara karşı gösterdiği direniş, bugünkü kadın mücadelesinin temellerini attı. Bugün de bu direniş, kökleri derinlerde olan bir sömürü çarkına karşı devam ediyor.
Kapitalist üretim ilişkileri ile patriyarkal toplumsal düzen, iç içe geçerek birbirini besleyen bir tahakküm mekanizmasına dönüştü. Kapitalizm, emek süreçlerini düzenlerken; aileyi, cinsiyet rollerini ve bedenleri de belirli normlar içinde organize eder. Emperyalist savaşlar, ırkçı ve cinsiyetçi politikalar; her gün yeni bir saldırı, yeni bir yıkım ve toplumsal çöküşü bizlere “kader” olarak dayatıyor. Ancak bu düzene karşı kaybedecek zincirlerimizden başka bir şeyimiz kalmadı!
Savaşların Gölgesinde Kadınlar
Emperyalist savaşlarda en ağır bedeli kadınlar ve çocuklar ödüyor. İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım sonucunda on binlerce kadın ve çocuk katledildi, katledilmeye de devam ediyor. Irkçı ve cinsiyetçi Trump’ın da desteğiyle Lübnan ve Suriye’ye sıçrayan saldırılar; son günlerde nükleer silah ve “demokrasi” bahanesiyle İran’ın bombalanmasıyla bölgeyi sürekli bir yıkıma mahkûm ediyor.
İranlı kadınların molla rejimine karşı yıllardır yürüttüğü özgürlük mücadelesinin yanındayız. Ancak emperyalist müdahale ile bir rejimin devrilmesini ve kurulmaya çalışılan “kukla” yönetimleri hiçbir şartta kabul etmiyoruz. İranlı kadınlar kendi kaderlerini tayin etmelidir.
Artan Muhafazakârlık ve “Kutsal Aile” Bilançosu
Son yıllarda artan siyasal ve toplumsal muhafazakârlaşma, bu denetimi daha da güçlendiriyor. “Kutsal aile” ve “aile yılı” politikalarıyla kadınların ve LGBTİ+ bireylerin yaşamları, “ahlak” söylemleri üzerinden kontrol altına alınmaya çalışılıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede çıkıldı; kadını, çocuğu ve LGBTİ+ bireyleri koruyan 6284 sayılı kanun ise etkin biçimde uygulanmıyor. Devletin “aileyi koruma” politikası, gerçekte kadınları savunmasız bırakan bir düzenin ideolojik kalkanına dönüşüyor.
2026 Ocak ayında erkekler tarafından 22 kadın öldürüldü, 14 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Şubat ayında ise yalnızca bir günde 6 kadın katledildi. Kadınlar artık sokakta, evde, yanı başımızda öldürülüyor; tacize ve şiddete karşı durdukları, boşanmak istedikleri ya da kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmaya çalıştıkları için…
Çocuk yaşta “Kuran’a Hizmet Vakfı” yöneticisi tarafından tecavüze uğradıktan sonra zorla evlendirilen Fatmanur Çelik ile üç yaşından beri öz babası tarafından istismar edilen sekiz yaşındaki Hifa’nın ölümü bizleri hem yasa hem de öfkeye boğdu. Tecavüzcüsü tutuklanmayan ve haftalarca adalet nöbeti tutan Fatmanur’un “İntihar etti derlerse inanmayın” sözleri hâlâ hafızamızda. Bu düzen kadınları korumuyor, öldürüyor!
Patriyarkal kapitalizm yalnızca kadınları değil, toplumsal cinsiyet normlarının dışında kalan tüm bedenleri hedef alıyor. Kadın cinayetleri, trans cinayetleri ve LGBTİ+ bireylere yönelik sistematik şiddet; bu disiplin mekanizmasının en çıplak biçimleridir. Bu şiddet yalnızca bireysel nefretin sonucu değil, normatif cinsiyet düzenini korumaya çalışan toplumsal bir çarkın ürünüdür.
Yargı paketlerine eklenmek istenen ve LGBTİ+’ları hedef alan düzenlemeler, kolektif dayanışmanın gücüyle geri çekildi. Ancak şimdi benzer bir yaklaşımla; hak savunucularını kriminalize eden, hapis cezaları öngören ve cinsiyet uyum süreçlerini imkânsızlaştırmayı amaçlayan hiçbir girişime izin vermeyeceğiz.
Emek ve Beden Mücadelesinin Ortaklığı
Kadınların ve LGBTİ+ bireylerin özgürleşmesi yalnızca kimlik temelli hak mücadeleleriyle değil, aynı zamanda kapitalist sömürü ilişkilerinin dönüşmesiyle mümkündür. Çünkü bedenler üzerindeki denetim ile emek üzerindeki sömürü, aynı madalyonun iki yüzüdür. Bu nedenle beden üzerindeki tahakküm yalnızca kültürel değil, aynı zamanda ekonomik bir meseledir. “Emeğimiz, bedenimiz, kimliğimiz bizimdir!” sloganı yalnızca bireysel bir özgürlük talebi değil; kapitalist üretim ilişkilerine yöneltilmiş politik bir itirazdır.
Emeğimizin Sömürüsüne Karşı Mücadelemiz Büyüyor
Bakım emeğinin karşılıksız biçimde yeniden üretilmesi, kadınların esnek ve güvencesiz işlerde istihdam edilmesi ve LGBTİ+ bireylerin dışlanarak kriminalize edilmesi; patriyarkal kapitalizmin küresel düzeninin temel araçlarıdır. Kapitalist sistem, kadın emeğini sistematik biçimde ucuzlaştırır. Kadınlar çoğu zaman en güvencesiz işlerde yoğunlaşırken, ev içi bakım sorumluluğu da kadının omuzlarına bırakılarak bu emek görünmez kılınır.
Belediyelerde çalışan kadın işçiler; okullarda, hastanelerde, market depolarında gece vardiyasına kalanlar; temizlik ve bakım işlerinde emeği yok sayılanlar artık boyun eğmiyor. Submed’de, Sarıyer Belediyesi’nde, Digel’de, Temel Conta’da ve Migros’ta işten çıkarmalara ve güvencesizliğe karşı direniyor, örgütleniyor ve haklarını mücadeleyle kazanıyorlar.
Göçmen kadın işçiler ise bu sömürünün en ağır biçimine maruz kalıyor. Kayıt dışı çalıştırılan göçmen kadınlar, çok daha düşük ücretlere mahkûm ediliyor. Ev içi bakımdan tekstil atölyelerine kadar göçmen emeği yoğun biçimde sömürülüyor. Göçmen kadın ve LGBTİ+ işçileri sınıf mücadelesinin bir parçası haline getirmek hayati bir önem taşıyor.
Sendikalar Bizimdir!
Mücadele büyürken sendikalılık oranı her geçen gün düşüyor. Kadınların sendikalaşma oranı, güvencesiz ve taşeron işlerde yoğunlaşmaları nedeniyle çok daha düşük. Üyeliğe yönelik kısıtlamalar, barajlar ve grev yasakları örgütlenmeyi fiilen engelliyor. Sendikal bürokrasinin yarattığı güvensizlik de eklenince, sendikalar emekçiler için yeterli bir çekim merkezi olamıyor.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini sınıf ilişkilerinden kopararak ortadan kaldıramayız. Kapitalist iktidar tekelinin burjuva sınıfının elinde olduğu gerçeği değişmeden gerçek bir eşitlik kurulamaz. Erkek egemen kapitalizm yıkılmadan; yerine sınıfsız, sömürüsüz ve toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı bir düzen kurulmadan tam özgürlük mümkün değildir.
Bu sistem bize sabretmeyi, susmayı ve kaderimize razı olmayı öğütlüyor. Biz ise: “Yıkım ve yoksulluk getiren sisteminizi yıkacağız!” diyoruz.
Eşit ve özgür bir dünya kendiliğinden kurulmayacak. O dünya; sömürüye, şiddete ve tahakküme karşı kurulan ortak mücadeleyle yükselecek. Bir kişi daha eksilmemek, özgür ve eşit bir gelecek kurmak için mücadelemizi büyütelim!
Emeğimiz, Bedenimiz, Kimliğimiz Bizimdir!
Yaşasın 8 Mart!
Yaşasın Birleşik Mücadelemiz!
[…] published here by Marksizm […]
[…] published here by Marksizm […]
[…] published here in Turkish by Marksizm […]









Bir Yorum