Modern Yalanlar Serisi: #2
Aristokratik bir düzende zenginler üstünlüklerini soya bağlar; meritokratik düzende ise üstünlüklerini zekâlarına, başarılarına ve liyakatlarına bağlarlar.
Liyakat sandığımız şeylerin önemli bir kısmı ise önceden satın alınmış fırsatlardır.
Bir toplum gerçekten liyakati savunuyorsa, önce herkesin o liyakati geliştirebileceği koşulları yaratmak zorundadır.
Gül Bahar / 18 Temmuz 2016
Liyakat, en basit anlamıyla bir kişinin üstleneceği göreve; bilgi, beceri, deneyim ve yetenek bakımından uygun ve layık olması demek. Yani toplumda sürekli savunulan fikir şu: işi en iyi kim yapıyorsa, o yükselmeli. Bu fikir modern dünyada çoğu zaman “meritokrasi” (yönetim gücünün ve toplumsal statülerin kişisel yetenek, çaba ve liyakate dayandığı sistem) kavramıyla anlatılıyor.
İngiliz sosyolog ve siyaset düşünürü Michael Young tarafından ortaya atılan meritokrasi kavramı, ilk bakışta liyakate dayalı adil bir toplum fikrini çağrıştırıyordu. Ancak Young bu kavramı bir ideal olarak değil, geleceğe dair bir uyarı olarak kullanmıştı. Young’ın temel itirazı şuydu: Eğer toplumdaki başarılı insanlar, başarılarını tamamen kendi üstün yeteneklerinin sonucu olarak görmeye başlarsa; başarısız olanlar da yoksulluklarını veya düşük statülerini hak edilmiş bir sonuç gibi kabul etmeye zorlanabilir. Bu da eşitsizliği daha görünmez ve daha meşru hâle getirebilir.
1958’de yazdığı The Rise of the Meritocracy (Meritokrasi’nin Yükselişi) adlı eser, gelecekte geçen bir distopyaydı ve gelecekte yaşayan bir tarihçinin ağzından yazılmıştı. Bu hayali tarihçi, İngiltere’nin nasıl tam anlamıyla meritokratik bir topluma dönüştüğünü anlatır. Young’ın kurgusunda toplum giderek daha fazla sınavlara, IQ ölçümlerine ve akademik başarıya göre örgütlenir. En yüksek puanları alanlar yönetici, bürokrat, bilim insanı ve şirket lideri olur. Düşük puan alanlar ise alt tabakalarda yoğunlaşır. Başlangıçta bu sistem oldukça adil görünür. Çünkü aristokratların, miras yoluyla gelen ayrıcalıkların ve torpilin yerini liyakat almıştır. Fakat zamanla yeni bir sorun ortaya çıkar. Üst sınıflar artık sadece zengin değil, aynı zamanda kendilerini “haklı olarak üstün” görmeye başlarlar. Alt sınıflar ise artık “şanssız” değil, “yetersiz” olarak damgalanır.
Young’ın asıl eleştirisi burada ortaya çıkar: Aristokratik bir düzende zenginler üstünlüklerini soya bağlar; meritokratik düzende ise üstünlüklerini zekâlarına, başarılarına ve liyakatlarına bağlarlar. Bu da onları daha kibirli, sistemi ise daha acımasız hale getirebilir. Bu kavramın toplum için neden tehlikeli olduğu açıklamasına şu soruyla başlamak gerekir: İnsanlar gerçekten hayata eşit şartlarda mı başlıyor? Çünkü bugün “yetişmiş insan”, “donanımlı insan” diye övülen profil gökten düşmüyor. Bu insanların arkasında yıllar boyunca biriken görünmez avantajlar bulunuyor.
Liyakat Aslında Önceden Satın Alınmış Fırsatlardır
OECD’nin yayımladığı Kırık Sosyal Asansör (A Broken Social Elevator) raporu da adeta bu konuda bir kanıt niteliğinde. Rapora göre birçok ülkede alt gelir grubunda doğan insanların büyük bölümü yine alt sınıflarda kalıyor. OECD ortalamasında en alt yüzde 10’luk gelir grubunda doğan bir çocuğun toplumun ortalama gelir seviyesine ulaşabilmesi için yaklaşık 4-5 nesil gerekiyor. Bazı ülkelerde bu süre 10 neslin bile üzerine çıkabiliyor. Yani sosyal hareketlilik sanıldığı kadar güçlü işlemiyor; insanlar çoğu zaman doğdukları sınıfın içinde kalmaya devam ediyor. Başka bir deyişle, toplumun anlattığı “sosyal asansör” birçok insan için ya çok yavaş çalışıyor ya da tamamen bozulmuş durumda.
Bir çocuk; yabancı dil öğrenebiliyorsa, küçük yaşta spor yapabiliyorsa, müzik aleti çalabiliyorsa, satranç turnuvalarına katılabiliyorsa, tiyatroya, konsere, müzeye gidebiliyorsa, iyi bilgisayarlara ve kitaplara erişebiliyorsa, farklı şehirleri ve ülkeleri görebiliyorsa, özel okullarda okuyabiliyorsa, özgüven geliştirebileceği sosyal çevrelerde büyüyorsa bunların hepsi zamanla onun “liyakati”nin parçasına dönüşüyor.
Ama bunların neredeyse tamamı ciddi para, zaman ve sosyal çevre gerektiriyor. Bugün toplumda çok değer verilen birçok özellik aslında ekonomik imkânlarla yakından bağlantılı. Güzel konuşmak, özgüvenli olmak, dünya görmüş olmak, birkaç dil bilmek, spor geçmişine sahip olmak, sanatla ilgilenmek, iyi üniversitelere hazırlanabilmek… Bunların büyük kısmı yalnızca bireysel yetenek değil; aynı zamanda maddi imkân meselesi. Yani liyakat sandığımız şeylerin önemli bir kısmı ise önceden satın alınmış fırsatlardır.
Yoksul bir çocuk için hobi çoğu zaman bir lüks sayılıyor. Birçok aile çocuğunu kursa göndermek, spor yaptırmak ya da sanatla tanıştırmak istese bile buna ne zamanı ne de ekonomik gücü yetiyor. Çocuk daha küçük yaşta hayatta kalma baskısıyla büyüyor. Bazıları okul çıkışı çalışıyor, bazıları kardeş bakıyor, bazıları ise eğitimden tamamen kopuyor. Sonra yıllar sonra toplum bu iki insanı yan yana koyup: “Bak işte biri kendini geliştirmiş, diğeri geliştirmemiş” diyor.
Elbette yoksul ailelerden çıkıp büyük başarılar elde eden insanlar vardır. Ancak sosyalbilimlerin ilgilendiği konu istisnalar değil, genel eğilimlerdir. Birkaç başarı hikâyesinin varlığı, milyonlarca insanın karşılaştığı yapısal engelleri ortadan kaldırmaz. Asıl soru, kaç kişinin sınıf atladığı değil; aynı şartlarda doğan insanların bunu ne sıklıkla başarabilmesidir.
Modern iş dünyasının “kendini geliştir” tavsiyeleri bile çoğu zaman birçok maliyet içeriyor. Dil kursları, kodlama eğitimleri, özel dersler, sertifika programları, bilgisayar ekipmanları, hızlı internet bağlantısı, sessiz çalışma ortamı… Bunların hepsi para gerektiriyor. Kendini geliştirmek bile belirli bir ekonomik güvence istiyor.
Araştırmalar, ebeveynlerin gelir ve eğitim düzeyinin çocukların eğitim başarısı üzerinde en güçlü belirleyicilerden biri olduğunu gösteriyor. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu tam da bu yüzden “kültürel sermaye” kavramını ortaya atıyordu. Bourdieu’ya göre insanlar hayata yalnızca para bakımından eşitsiz başlamazlar. Bazı çocuklar evlerinde kitaplarla büyür, sanatla tanışır, yabancı dil öğrenir, iyi okullara gider ve eğitim sisteminin kullandığı dile daha küçük yaşlardan itibaren hâkim olur. Bazıları ise bu imkânların çoğundan yoksun şekilde büyür. Sonuçta okulda veya iş hayatında elde edilen başarı yalnızca bireysel zekâ ve çalışkanlığın ürünü değildir; kişinin ailesinden ve çevresinden devraldığı kültürel birikim de büyük rol oynar. İnsanların konuşma biçimi, özgüveni, sosyal çevresi, hitabeti ve davranış kodları bile sınıfsal ortamların içinde şekilleniyor.
Bazı insanlar kendini geliştirebilmek için gereken zemine hiç sahip olamıyor. İnsanlar eşit koşullarda yarışmıyorsa, sonuçları yalnızca liyakatla açıklamak mümkün değildir. Bir toplum gerçekten liyakati savunuyorsa, önce herkesin o liyakati geliştirebileceği koşulları yaratmak zorundadır. Aksi halde liyakat söylemi, fırsat eşitsizliklerini gizleyen şık bir etiketten ibaret kalır. Böyle bir düzende sosyal asansör çalışıyormuş gibi görünür; ama gerçekte insanların büyük bölümü doğduğu katta yaşamaya devam eder.







