Şimdi “İşçicilik yapmayın!” diyenlere soruyoruz: İşçinin olmadığı bir merkez komite, işçinin konuşmadığı bir kürsü, işçinin önderlik etmediği bir devrimcilik toplumsal düzeni nasıl değiştirebilir?
Nehir Derin / 11 Mayıs 2026
Türkiye sosyalist hareketinin bir kısmı, her türlü siyasi sapmayı “reel-politik” veya “taktik esneklik” bahanesiyle savunurken; konu işçi sınıfının siyasi öncülüğüne geldiğinde bir anda 1905 Petersburg barikatlarından fırlamış gibi “işçicilik” (ouvrierism) sopasını sallamaya başlıyor. Bu kesimlerin bir anda en katı, en mekanik “teoricilere” dönüşmesi bir tesadüf değildir.
“Ne Yapmalı”dan “Ne Yapmamalı”ya
Lenin “Ne Yapmalı?” kitabını yazdığında, Çarlık Rusyası’nın fabrikalarında kendiliğinden kaynayan bir işçi hareketi vardı; eksik olan, bu hareketi siyasal iktidar hedefine yöneltecek bir program ve merkezi örgütlülüktü. Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız: İşçi sınıfının yaşam koşulları ağırlaşmasına rağmen sınıf örgütlü değil ve devrimci özne, sınıftan kopuk durumda.
Doğal olarak sınıf içinde devrimci öbekler öncü partiyle birleşmek için hazırda bekliyormuş gibi yapılan analizler bizi yanılgıya götürüyor. Ekonomist düzeyde dahi sınıf içinde çalışma yürütemeyenlerin her cümleye Lenin ile başlaması absürttür. Eğer Lenin bugünkü Türkiye tablosunu, yani “işçisiz bir işçi siyasetini” görseydi; herhalde devrimci örgütlenmeye sil baştan başlamak için bir “Ne Yapmamalı” broşürü kaleme alırdı. Lenin, sınıfın devrimci siyasetten uzak kalacağını ve işçisiz bir işçi siyasetinin norm haline geleceğini öngöremezdi.
Sınıftan Kaçış
Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden bu yana sosyalist sol, işçi sınıfı dışında her kesimde bir “kurtarıcı özne” aradı: Gençlik, çevre hareketleri, kimlik mücadeleleri… Hepsi kuşkusuz değerlidir; ancak hiçbir “yeni özne” arayışı, sınıfsal önderlik boşluğunu dolduramadı.
Sosyalistlerin yaşam alanları ile işçilerin yaşam alanları arasındaki uçurum, sendikal bürokrasinin “aidat sendikacılığı” ile birleşince, sınıfın öncüsü ile siyasi öncü yan yana gelemez hale geldi.
Üstelik bugün işçi sınıfının yapısı oldukça parçalıdır: Taşerondur, esnaf kuryedir, güvencesiz sağlık emekçisidir, MESEM kölesi öğrencidir… Bilişimden çağrı merkezlerine dek, part-time veya uzaktan çalışan yüz binlerce işçi, birbirini bile görmeden üretim sürecini sürdürmektedir. Milyonlarca emekçi kadın ise evlerde ve merdiven altı atölyelerde kayıt dışı çalışırken hem ev içindeki hem de dışarıdaki emekleri görünmez haldedir yani örgütsüzdür. Devrimciliğin başlangıç noktası bu parçalı yapıyı uzaktan analiz etmek değil, o sefaletin ve mücadelenin tam merkezine yerleşmektir.
İşçi sınıfımızın otuz yılı aşan geri çekilişi bir gerçeklik olmakla beraber, bu durumu tersine çevirebiliriz. Bu nedenle kantarı sınıftan yana ağırlaştırmak gerekir; buna ister “sınıf devrimciliği” diyelim, isterseniz “işçicilik”…
Şimdi “İşçicilik yapmayın!” diyenlere soruyoruz: İşçinin olmadığı bir merkez komite, işçinin konuşmadığı bir kürsü, işçinin önderlik etmediği bir devrimcilik toplumsal düzeni nasıl değiştirebilir?
İnsanlığın Kurtuluşu İşçi Sınıfının Eseri Olacak
Zor yol olduğu için sınıfın bağrına gitmeyip, “işçicilik” eleştirisi getirenlere sormak isteriz: Hani insanlığın kurtuluşu işçi sınıfının eseri olacaktı? Neden işçiler mitinglere çağrılıyorken siyasal sözün üretildiği asıl merkezi kürsülerde yoklar?
“İşçiler ve aydınların bilgi seviyesi eşit değil” diyenlere de cevabımız net: O işçiyi profesyonelleştirmek ve siyasal özne haline getirmek devrimcilerin temel görevidir.
İşçi sınıfının bağımsız taban örgütleri, demokratik kitle örgütlerinin hepsi çok kıymetlidir. Bugün kendinden başka kimseyi temsil etmeyen liderlikler, yarın gerçek mücadelelere de önderlik edemezler. Bu yüzden devrimcilerin emekçi halkla buluşacağı taban örgütlerine ihtiyacımız var. Devrimcilerin önderliğini de demokratlığını da programının haklılığını da açığa çıkaracak bu kitle örgütlerindeki mücadeleleridir.
İşçi sınıfının yüceltmelerle geçiştirilmediği ya da aydın düşmanlığının bir aracı haline getirilmediği, bağımsız ve mücadelenin temel öznesi olduğu bir siyasal kırılmanın zamanı geldi.
Eğer “işçicilik”; işçi semtlerinde ve işyerlerinde örgütlenmekse, örgütlerimizi emekçi kadın ve erkeklerle büyütmekse, işçi örgütlerinde bizzat işçinin söz ve karar hakkına saygı duymaksa; evet, bugün bu “sapmaya” her zamankinden daha çok ihtiyacımız var! Küçük burjuva radikalizminin, milliyetçiliğin, siyasal İslamcılığın ve mafyanın etkisinden işçi sınıfımızı kurtarmanın tek yolu, kantarı sınıftan yana ağırlık vererek kırmaktır.
Doruk madencileri ve onlarla birlikte mücadele eden devrimciler Ankara’da çıkış yolumuzu gösterdiler. Gerçekten bir çıkış yolu arıyorsak, bu kırılmayı derinleştirmek durumundayız.






