Anasayfa / Yaşam / Marksizm Bilim Hakkında Bize Ne Söyler?

Marksizm Bilim Hakkında Bize Ne Söyler?

“Öğren, öğren, öğren…” Sovyetler Birliği'nde “Bilgi Günü” için hazırlanan bir posterin bir bölümü. Sanatçı: Miron Lukyanov, 1986.

Bilim bugün çoğu insana tarafsız, nesnel ve toplumdan bağımsız bir alan gibi sunuluyor.  Laboratuvarlarda çalışan bilim insanlarının yalnızca gerçeği aradığı anlatılıyor. Oysa Marksist düşünce bu tabloya daha farklı bakıyor: Bilim yalnızca doğayı anlamaya çalışan nötr bir faaliyet değil, aynı zamanda toplumun ekonomik yapısıyla, iktidar ilişkileriyle ve üretim biçimiyle iç içe geçmiş bir süreç.

Derleyen: Marksizm Şimdi! Yayın Kurulu / 31 Mayıs 2026

Culture Matters sitesinde yayımlanan Richard Clarke imzalı “What Can A Marxist Approach Tell Us About Science? / Marksist Bir Yaklaşım Bize Bilim Hakkında Neler Anlatabilir?” başlıklı yazı bunu tartışıyor.  Makalenin temel fikri şu: Bilimsel bilgi gökten düşmez. Bilim insanları da toplumun dışında yaşayan soyut figürler değildir. Hangi soruların sorulduğu, hangi araştırmaların desteklendiği ve hangi teorilerin öne çıktığı; yaşanılan toplumun ihtiyaçlarıyla yakından bağlantılıdır.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Karl Marx’ın Darwin hakkında yaptığı yorum. Marx, Darwin’in doğada aslında kendi döneminin İngiliz kapitalist toplumunu gördüğünü söyler: rekabet, iş bölümü, yeni pazarlar ve “yaşam mücadelesi.”  Burada önemli olan şey Darwin’in “yanlış” olması değil. Marksist yaklaşım bilimsel teorilerin tamamen uydurma olduğunu söylemez. Tam tersine; bilimsel düşüncenin toplumsal koşullardan etkilendiğini ama yine de gerçekliği anlamaya çalıştığını savunur. Yani ilişki tek yönlü değil, diyalektiktir.

Bu yaklaşımın klasik örneklerinden biri de Sovyet bilim insanı Boris Hessen’in Newton üzerine yaptığı çalışmadır. Hessen’e göre Isaac Newton’un fizik yasaları yalnızca bireysel dehanın ürünü değildi. 17. yüzyılda gelişen kapitalizm; daha iyi gemicilik, savaş teknolojileri ve makineler talep ediyordu. Newton’un fiziği tam da bu tarihsel ihtiyaçların ortasında ortaya çıktı.

Kapitalizmde Bilim İnsanları da Ücretli Emekçilerdir

Bu bakış açısı bilimi kutsal ve toplum üstü bir alan olmaktan çıkarıyor. Çünkü bilim tarih boyunca egemen sınıfların ihtiyaçlarından bağımsız gelişmedi. Kapitalizm altında bilim bugün devasa bir endüstriye dönüşmüş durumda. Üniversiteler, ilaç şirketleri, savunma sanayi ve teknoloji tekelleri bilimsel araştırmaların yönünü belirliyor. Yazıda özellikle bilimsel emeğin fabrikalardaki iş bölümü gibi parçalandığı vurgulanıyor. Çoğu bilim insanı artık bağımsız düşünürler değil; şirketlerin ya da büyük kurumların belirlediği dar alanlarda çalışan ücretli emekçiler hâline geliyor.

Ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcı: Bilim insanı çoğu zaman neyin parçası olduğunu bile tam olarak bilmiyor. Tıpkı bant sistemi içinde çalışan bir işçi gibi, yalnızca kendisine verilen küçük görevi tamamlıyor. Üstelik sermaye bilimden yalnızca teknoloji üreterek değil, bilginin kendisini özelleştirerek de para kazanıyor. Patent sistemleri ve akademik yayın tekelleri bunun en açık örneklerinden biri. Elsevier gibi yayın devlerinin, bilim insanlarının kolektif emeğiyle üretilen makaleleri ücretli duvarların arkasına koyarak milyarlar kazanması; bilginin nasıl metalaştığını gösteriyor.

Burada çok temel bir çelişki ortaya çıkıyor: Bilim kolektif emekle üretiliyor ama sonuçları özel mülkiyete dönüşüyor. Binlerce insanın ortak çalışmasıyla geliştirilen ilaçların patentleri birkaç şirkete ait oluyor. İnsanlığın ortak bilgisi piyasanın malına dönüşüyor.

Makalenin en güçlü bölümlerinden biri ise modern bilimin “indirgemeci” karakterine yönelik eleştirisi. Günümüz bilimi çoğu zaman karmaşık olayları küçük parçalara ayırarak açıklamaya çalışıyor. Bu yöntem faydalı olabilir ama tek başına yeterli değil. Çünkü toplum yalnızca genlerle, bireysel davranışlarla ya da biyolojiyle açıklanamaz. Marksist yaklaşım burada diyalektik düşünceyi öne çıkarıyor: Parçaları anlamak yetmez; parçalar arasındaki ilişkileri de görmek gerekir.

Yazı özellikle sosyal Darwinizm örneğini veriyor. Herbert Spencer “güçlünün hayatta kalması” fikrini topluma uygulayarak yoksulluğu ve eşitsizliği doğal göstermeye çalıştı. Serbest piyasa sanki doğanın yasasıymış gibi sunuldu.

Bugün de benzer fikirler farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Bazı popüler biyoloji ve psikoloji akımları rekabeti, saldırganlığı ya da toplumsal eşitsizliği “genetik kader” gibi göstermeye çalışıyor. İnsan davranışları tarihsel ve toplumsal bağlamından koparılarak yalnızca biyolojiye indirgeniyor.

Marksist yaklaşım bu yüzden “bilim karşıtı” değil; tam tersine bilimin hangi ideolojik çerçeve içinde kullanıldığını sorguluyor. Makalenin dikkat çektiği başka önemli bir nokta da şu: Büyük bilimsel sıçramalar çoğu zaman mevcut düşünce biçimlerinin kırılmasıyla ortaya çıkıyor.

Diyalektik Düşünce, Bilimde Bütünlüklü Sorular Sorulmasına Yardımcı Olur

Thomas Kuhn’un “Paradigma Değişimi” fikri burada devreye giriyor. Bilim uzun süre yerleşik çerçeveler içinde ilerliyor; ama krizler büyüdüğünde yeni bir bakış açısı eski sistemi parçalayabiliyor. Kopernik’in dünya merkezli evren anlayışını yıkması, Darwin’in yaratılış fikrine meydan okuması ya da Albert Einstein’ın Newton fiziğini aşması bu tür kırılmaların örnekleri.

Makale ayrıca birçok Marksist ya da Marksizmden etkilenen bilim insanına da yer veriyor.
Örneğin J. D. Bernal bilimin toplumsal tarihini incelerken, David Bohm kuantum fiziğinde bütünsel süreçlere odaklandı. Stephen Jay Gould evrimi doğrusal ve yavaş bir ilerleme yerine sıçramalar ve kırılmalarla açıklayan teoriler geliştirdi. Richard Levins ve Dick Lewontin ise biyolojiyi yalnızca genlere indirgemeyen, çevreyle ve toplumsal koşullarla ilişkisi içinde ele alan çalışmalar yürüttü. Bu çalışmalarda olduğu gibi, diyalektik düşünce yalnızca siyasi teori alanında değil, bilimsel araştırmalarda da daha bütünlüklü sorular sorulmasına yardımcı olabilir.

Yazının vardığı sonuç ise oldukça net: Marksizm doğanın sırlarını sihirli biçimde çözmez. Ama bilimin nasıl örgütlendiğini, hangi çıkarlarla şekillendiğini ve hangi fikirlerin “doğal gerçek” gibi sunulduğunu anlamak için güçlü bir araç sunar. Belki de asıl soru şu: Bilim gerçekten özgür olabilir mi, eğer onu finanse eden sistem kâr mantığıyla işliyorsa?

Çünkü bugün araştırmaların büyük bölümü insanlığın ihtiyaçlarına göre değil; şirketlerin ve devletlerin çıkarlarına göre yönlendiriliyor. İlaçtan enerjiye, yapay zekâdan savunma sanayine kadar birçok alanda bilim doğrudan sermayenin hizmetine sokulmuş durumda.

Ama makale burada önemli bir denge de kuruyor. Sorun yalnızca şirketlerin etkisi değil. Tarihte devlet bürokrasisinin bilimi baskıladığı örnekler de var. Sovyetler’de biyolog Trofim Lysenko’nun görüşlerinin devlet politikası hâline getirilmesi bunun en bilinen örneklerinden biri. Genetik bilimine ideolojik gerekçelerle düşmanlık gösterilmiş, birçok bilim insanı tasfiye edilmiş ve bilimsel araştırmalar ağır zarar görmüştü. Siyasi dogmalar bilimsel gerçeğin önüne geçtiğinde sonuç yıkıcı olabiliyor.

Bu yüzden mesele yalnızca “devlet mi, şirket mi?” sorusu değil. Asıl mesele; bilimin eleştiriye açık, kolektif, şeffaf ve kamusal olup olamayacağı. Belki de Marksist yaklaşımın bilim tartışmasına yaptığı en önemli katkı burada yatıyor: Bilimi yalnızca laboratuvarın içine bakarak değil, toplumun tamamına bakarak anlamaya çalışmak.

Kaynak makalenin tamamını okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: