Modern Yalanlar Serisi: 3
Bir toplum neden milyarlarca dolarlık şirket kurtarma paketlerini normal görürken, yoksul bir insanın aldığı birkaç bin liralık yardımı ahlaki bir kriz gibi tartışıyor?
Sosyal yardım çoğu zaman insanların düşündüğü gibi konforlu bir hayat değil; yalnızca tamamen düşmemeye çalıştıkları son basamak oluyor.
Yardım alan insanlara ‘asalak’ gibi bakmak yerine, onları servetin ve kaynakların giderek daha küçük bir azınlıkta toplandığı bir düzenin mağdurları olduklarını görmeliyiz.
Gül Bahar / 25 Temmuz 2026
‘Sosyal yardım insanları tembelleştiriyor’, ‘millet devletten maaşa bağlandı’ gibi cümleleri sık sık duyarsınız. Almanya’da sosyal yardım alan Türkler yıllardır dedikodu konusu olur; Türkiye’de ise insanlar devletten en küçük desteği talep ettiğinde hemen ‘Her şeyi devletten beklemeyin kardeşim’ tepkisi yarı şaka yarı ciddi yükselir. Özellikle sosyal yardımların görece yüksek olduğu ülkelerde, toplumun en büyük ekonomik yükü birkaç yoksul insanın aldığı yardımlarmış gibi bir hava yaratılması çok ilginç.
Gelin verilere kabaca göz atalım. Eurostat’ın 2024–2025 verilerine göre Avrupa Birliği ülkelerinde sosyal koruma harcamaları ortalama olarak GSYH’nin yaklaşık yüzde 27’sine ulaşıyor. Fransa’da bu oran yüzde 31.9, Finlandiya’da yüzde 32.5, Avusturya’da ise yüzde 31.8 seviyelerinde. Buna rağmen bu ülkeler hâlâ dünyanın en üretken, teknolojik olarak en gelişmiş ve çalışma kültürü en güçlü ekonomileri arasında yer alıyor.
Türkiye’de ise sosyal koruma harcamalarının milli gelire oranı yaklaşık yüzde 10–12 bandında seyrediyor. Bu oran Avrupa ortalamasının oldukça altında. Üstelik bu harcamaların büyük kısmı da emeklilik, sağlık ve temel sosyal desteklerden oluşuyor. Buna rağmen kamusal tartışmalarda birkaç sosyal yardım alan insan, bazen dev şirket teşviklerinden ya da milyarlarca liralık vergi aflarından daha büyük bir ekonomik tehdit gibi sunulabiliyor. Türkiye’de zaten birçok siyasi lider, bu alanlardan kısarak devleti yükten kurtardığı illüzyonunu yarattı. Devletimiz kemer sıkıyordu; oysa aslında kemer sıkan, beli iyice incelmiş olan en fakir kesimdi.
Avrupa’daki bu oranlara bakıp da her isteyenin ertesi gün maaşa bağlandığını da sanmayın sakın. Gerçek hayatta sosyal yardım almak çoğu zaman anlatıldığı kadar kolay değil. İngiliz yönetmen Ken Loach’ın I, Daniel Blake (Ben Daniel Blake) filmi bu konuyu oldukça gerçekçi bir yerden anlatıyordu. Filmde insanlar sosyal yardım aldığı için “lüks” içinde yaşamıyordu; tam tersine sistemin içinde ayakta kalmaya çalışıyordu. Daniel Blake ciddi sağlık sorunları yaşadığı halde çalışamayacak durumdaydı ama bürokratik sistem onu sürekli çalışabilir sayıyor, yardım almasını zorlaştırıyor ve insanlık dışı bir prosedür labirentinin içine itiyordu. Yani filmdeki mesele insanların sistemi sömürmesi değil; gerçekten ihtiyacı olan insanların bile sistem tarafından sürekli şüpheyle karşılanmasıydı.
Filmde yer alan bekar anne Katie karakteri de yardım alsa bile çocuklarına insanca bir hayat sunamadığı için başka yollarla para kazanmak zorunda kalıyordu. Çünkü sosyal yardım çoğu zaman insanların düşündüğü gibi konforlu bir hayat değil; yalnızca tamamen düşmemeye çalıştıkları son basamak oluyor.
Film tam da şunu gösteriyordu: Yoksulluk çoğu zaman insanların sandığı gibi “rahatına düşkünlükten” değil; karmaşık ekonomik, psikolojik ve toplumsal kırılmalardan doğuyor. Ve bazen insanlar yardım almak için değil, yardım alabilmek için bile insanlık onurunu tüketen bir mücadele vermek zorunda kalıyor. Yardıma muhtaçlık, çalışma azminden ziyade yoksulluk, güvencesizlik ve ekonomik sistemin işleyişinden kaynaklanıyor.
İnsanlar çalışmayı yalnızca para için yapmaz. İş; sosyal çevre, aidiyet, rutin, hareket, üretme hissi ve psikolojik denge de sağlar. Normal koşullarda çoğu insan yıllarca eve kapanıp hiçbir şey yapmadan yaşamak istemez. Bu yüzden uzun süre işsiz kalan insanlarda depresyon, yalnızlık, özgüven kaybı ve psikolojik çöküş sık görülür. İşsiz insanlar; rutinini, sosyal çevresini, aidiyet hissini ve çoğu zaman özsaygısını da kaybetmeye başlar.
Dolayısıyla sosyal yardım alan herkesin “tembel” ya da “uyanık” olduğu fikri, yoksulluğun gerçekliğini anlamayan oldukça yüzeysel bir bakış açısıdır. İnsanların hayatında görünmeyen hastalıklar, tükenmişlik, bakım yükü, travmalar, gizli depresyon, bağımlılık, aile içi sorunlar ve daha onlarca farklı sebep olabilir.
Bir toplum neden milyarlarca dolarlık şirket kurtarma paketlerini normal görürken, yoksul bir insanın aldığı birkaç bin liralık yardımı ahlaki bir kriz gibi tartışıyor? Dünyadaki servetin çok büyük kısmı küçük bir azınlığın elinde toplanmışken, insanların öfkesini çoğu zaman milyarderlerden değil; birkaç bin lira sosyal yardım alan yoksullardan çıkarması ne garip.
Sosyal Yardım Alanlar Sistemin Mağdurlarıdır
Bugün dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesimi, geri kalan milyarlarca insanın toplamına yakın serveti kontrol ediyor. Buna rağmen kamusal tartışmalarda asıl sorun bazen çocuğuna süt alabilmek için yardım kuyruğuna giren insanlar gibi gösteriliyor.
Oysa sosyal yardım alan insanların büyük kısmı sistemin “kazananları” değil; tam tersine sistem tarafından ezilmiş, dışarı itilmiş ya da geride bırakılmış insanlar. Düşük ücretler, güvencesizlik, sağlık sorunları, bakım yükü, psikolojik çöküş, işsizlik, borçluluk ve barınma krizleri birçok insanı yardıma muhtaç hale getiriyor.
Yardım alan insanlara ‘asalak’ gibi bakmak yerine, onları servetin ve kaynakların giderek daha küçük bir azınlıkta toplandığı bir düzenin mağdurları olduklarını görmeliyiz. Üstelik toplumdan çalınanların küçük bir kısmını topluma geri vermek olan sosyal yardım yalnızca bireyi korumaz. Suçu azaltabilir, çocuk yoksulluğunu düşürebilir, toplumsal çöküşü yavaşlatabilir, insanların tamamen sistem dışına düşmesini engelleyebilir.
Meselenin özü, kapitalist sistemin bu yoksulluğu bizzat üretip ardından bürokratik engellerle ‘sosyal yardım’ adı altında kırıntılar dağıtarak işçi sınıfını pasifleştirmesidir. Sosyal yardımlar, egemen sınıfın bir lütfu değil, emekçilerin tarihsel mücadeleleriyle kazandığı ve burjuvazinin devrimci patlamaları engellemek için ödediği ‘sosyal barış’ primidir. Sermaye, kriz zamanlarında bir yandan bu kırıntıları budarken diğer yandan yerli ve göçmen işçileri birbirine düşürerek faturayı en yoksullara keser.
Çözüm, burjuva devletten daha ‘insancıl’ yardımlar dilenmekte veya servetin ufak bir kısmının yeniden dağıtılmasında yatmaz. İşsizlik ve yoksulluk; çalışma saatlerinin tüm işçiler arasında bölündüğü, enflasyona endeksli insanca ücretin sağlandığı ve bankalar ile dev holdinglerin tazminatsız kamulaştırılarak işçi denetimine devredildiği bir sınıf mücadelesiyle aşılabilir. Yoksulluk pansuman edilecek bir yara değil; ancak sermaye düzeninin ortadan kaldırılmasıyla kökten çözülecek sistemik bir krizdir.
Yani mesele yalnızca birkaç kişiye para vermek değil; toplumun kendi geleceğini koruması. Gerçekten tehlikeli olan şey, yoksulların aldığı birkaç kuruş değil; sınırsız servet ve gücün giderek daha az insanın elinde toplanmasıdır.
Haa, gerçekten tembel olduğu için yardım alıp evde yatan çok küçük bir azınlık varsa da, inanın şirketlerin, sermaye sahiplerinin ve emperyalist devletlerin sizden çaldıkları yanında eser miktar bile değildir.







