İklim krizinin sorumluluğu kimde ve dönüşümün maliyetini kim üstlenecek?
Asıl mesele, enerjinin ve üretimin nasıl örgütleneceği ve bu kararların kim tarafından alınacağı. Eğer üretimin yönünü yine kârlılık ve rekabet belirleyecekse, yeşil dönüşümün işçiler açısından gerçekten adil olacağını söylemek zor.
Mesele yalnızca Antalya’da hangi kararların alınacağı değil. Asıl mesele, enerjinin, üretimin ve toplumsal kaynakların ne için ve kimin yararına kullanılacağı.
İklim krizini gerçekten çözmek istiyorsak, dönüşümün bedelini emekçilere ödetmeyen, üretimi toplumun ihtiyaçları doğrultusunda planlayan ve bunu dünya ölçeğinde gerçekleştirebilecek bir toplumsal dönüşüm perspektifine ihtiyacımız var.
Ömer Demirci / 18 Eylül 2026

9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında COP31 Antalya’da gerçekleştirilecek. Konferansa çok sayıda devletin, şirketin, sivil toplum kuruluşunun ve bilim insanının temsilcileri katılacak. COP31’in resmî sitesinde yüz binin üzerinde katılımcının beklendiği belirtiliyor.
- Peki COP nedir?
- Neden her yıl dünyanın dört bir yanından on binlerce insan bir araya geliyor?
- Bütün bu toplantılar, deklarasyonlar ve taahhütler bugüne kadar iklim krizinin çözümü konusunda ne kadar yol alabildi?
Bu sorulara cevap verebilmek için önce iklim krizinin nasıl ortaya çıktığına ve uluslararası siyasetin gündemine nasıl girdiğine bakalım.
Küresel Isınma ve İklim Krizi
Özellikle Sanayi Devrimi’yle birlikte üretimde makineleşme ve fabrikalaşma hız kazandı. Başta kömür olmak üzere fosil yakıtların yoğun kullanımı da arttı. Bunun sonucunda atmosfere salınan karbondioksit (CO₂) gibi sera gazlarının miktarı hızla yükseldi.
Bu gazların atmosferde birikmesi, gezegenin ortalama sıcaklığının yükselmesine yol açıyor. Dünya’nın ortalama sıcaklığındaki bu uzun dönemli artışa küresel ısınma diyoruz.
Ama mesele yalnızca sıcaklıkların yükselmesi değil. Yağış rejimleri değişiyor, kuraklıklar ve aşırı yağışlar daha yıkıcı hale geliyor, buzullar ve kutuplardaki buzlar eriyor, deniz seviyesi yükseliyor. Ekosistemler de bu değişime uyum sağlamakta giderek daha fazla zorlanıyor.
Kısacası, atmosferdeki sıcaklık artışı gezegenin iklim sisteminin tamamını etkiliyor. Küresel ısınmanın yol açtığı ve etkileri giderek ağırlaşan bu geniş kapsamlı değişimlere ise iklim krizi diyoruz.
İklim Krizinin Uluslararası Gündeme Girişi
Peki devletler bu sorunun farkına ne zaman vardı? İklim değişikliği uluslararası siyasetin gündemine nasıl girdi?
İklim değişikliği bir anda uluslararası siyasetin gündemine girmedi. 1970’lerden itibaren küresel ısınmayla ilgili bilimsel çalışmaların artması ve siyasal farkındalığın gelişmesiyle birlikte çevre sorunları da uluslararası tartışmaların konusu olmaya başladı. 1972’de düzenlenen Stockholm Konferansı, çevre sorunlarının uluslararası siyasetin gündemine taşınması açısından önemli bir dönüm noktası oldu. 1988’de Birleşmiş Milletler ve Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) kurulmasıyla birlikte, iklim değişikliğinin bilimsel boyutu da devletlerarası siyasette daha fazla önem kazandı. Böylece iklim değişikliği yalnızca çevre bilimlerinin konusu olmaktan çıkıp uluslararası ölçekte ortak bir sorun olarak ele alınmaya başladı.
1992’de Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı bu sürecin önemli adımlarından biri oldu. Konferans sonucunda Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kabul edildi. Böylece iklim değişikliğiyle mücadele için devletlerin düzenli olarak bir araya geleceği uluslararası müzakere mekanizmasının temeli atıldı.
Sözleşmenin yürürlüğe girmesinin ardından 1995’te Berlin’de ilk Taraflar Konferansı (COP1) toplandı. İki yıl sonra, 1997’de Kyoto’da kabul edilen Kyoto Protokolü ise özellikle gelişmiş ülkelere sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik hukuken bağlayıcı hedefler getirdi. Böylece bugün COP’lar olarak bildiğimiz uluslararası iklim müzakereleri şekillenmeye başladı.
1997’de kabul edilen Kyoto Protokolü ne yazık ki iklim değişikliği sorununa yeterli bir cevap veremedi. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Kyoto modelinin esas olarak gelişmiş ülkelere bağlayıcı emisyon azaltım hedefleri getirmesi, gelişmekte olan ülkeler için ise benzer yükümlülükler getirmemesiydi.
Bu durum, küresel emisyonların hızla arttığı bir dönemde dünyanın en büyük ve hızla büyüyen ekonomilerinin önemli bir bölümünün bağlayıcı azaltım hedeflerinin dışında kalması anlamına geliyordu. ABD, gelişmekte olan ülkelerin de anlamlı emisyon azaltım yükümlülükleri üstlenmesi gerektiğini savunarak Kyoto Protokolü’nü onaylamadı. George W. Bush yönetimi 2001’de ABD’nin Protokol’e katılmayacağını açıkça ilan etti.
Böylece dünyanın en büyük tarihsel sera gazı yayıcılarından biri Kyoto sisteminin dışında kaldı. Bu da Protokol’ün ne kadar etkili olabileceği ve uygulanabileceği konusunda ciddi soru işaretleri yarattı.
Ancak Kyoto Protokolü’nün temel sorunu yalnızca ABD’nin dışında kalması değildi. Protokol, iklim değişikliğinin giderek küresel bir sorun haline geldiği bir ortamda gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki sorumluluk paylaşımını nasıl kuracağı sorununu çözemedi.
Özellikle Çin gibi gelişmekte olan büyük ekonomilerin hızla artan emisyonları, mevcut sistemin küresel emisyonları yeterince sınırlandırıp sınırlandıramayacağı sorusunu gündeme getirdi. Böylece iklim müzakerelerinde hem gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluğunu hem de gelişmekte olan ülkelerin artan emisyonlarını hesaba katacak yeni bir uluslararası anlaşmaya duyulan ihtiyaç daha da belirginleşti. Bu arayış 2015’te Paris Anlaşması’nın kabul edilmesiyle yeni bir dönemin başlamasına yol açtı.
Paris Anlaşması
Kyoto Protokolü’nün ortaya çıkardığı sorunların ardından, iklim değişikliğiyle mücadeleyi daha geniş bir uluslararası çerçeveye taşımak için 2015’te Paris’te düzenlenen COP21’de Paris Anlaşması kabul edildi.
Anlaşmanın temel amacı, küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla 2°C’nin oldukça altında tutmak ve 1,5°C ile sınırlamak için çaba göstermekti. Kyoto’dan farklı olarak bütün ülkeleri aynı uluslararası çerçeveye dahil eden Paris Anlaşması, devletlerin kendi Ulusal Katkı Beyanlarını (NDC) hazırlamasını ve bunları her beş yılda bir daha iddialı hedeflerle yenilemesini öngörüyordu. Bunun yanında gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğiyle mücadele ve uyum konusunda finansman ve teknoloji desteği sağlanması da anlaşmanın önemli unsurları arasında yer aldı.
Paris Anlaşması’yla dünya devletleri iklim krizine karşı ortak bir hedef etrafında buluşmuş görünüyordu. Peki bu anlaşmanın kabul edilmesinden sonra geçen yıllarda iklim krizinin seyri nasıl oldu?
COP’lar Ne Kadar Başarılı Oldu?
Paris Anlaşması’nın kabul edilmesinden sonra dünyada yenilenebilir enerji yatırımları ve kapasitesi ciddi biçimde büyüdü. Bazı ülkelerde bu dönüşüm çeşitli fonlarla desteklendi ve çok sayıda ülke net sıfır ya da emisyon azaltım hedefleri açıkladı. Paris Anlaşması’yla birlikte küresel ölçekte ortak bir iklim çerçevesi oluştu ve iklim değişikliği devletlerin ekonomi ve enerji politikalarında giderek daha fazla önem kazandı.
Ancak bütün bu gelişmelere rağmen, bugün açıklanan hedeflerle gerçekleşen emisyonlar arasında hâlâ büyük bir fark bulunuyor. Yenilenebilir enerjideki hızlı büyümeye rağmen kömür, petrol ve doğalgazdan vazgeçiş yeterince hızlı gerçekleşmiyor. Ülkelerin açıkladıkları hedeflerle uyguladıkları politikalar arasında da ciddi bir fark var. Özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından dönüşümün maliyetinin kim tarafından karşılanacağı temel sorunlardan biri olmaya devam ediyor. Buradaki mesele yalnızca sağlanacak finansmanın miktarı değil; bunun hibe mi, kredi mi, yeni bir borçlanma mı olacağı ve gerekli teknolojilere kimlerin hangi koşullarda erişebileceği.
Bütün bunlar iklim müzakerelerindeki temel anlaşmazlıklardan birini ortaya çıkarıyor: İklim krizinin sorumluluğu kimde ve dönüşümün maliyetini kim üstlenecek?
Sanayileşmesini çok daha önce tamamlamış gelişmiş ülkeler ile bugün hâlâ sanayileşme ve kalkınma süreçlerini sürdüren ülkelerin aynı yükümlülükleri taşıması ne kadar adil? Öte yandan Çin gibi büyük ve hızla büyüyen ekonomilerin bugün küresel emisyonlardaki payının artması da gelişmekte olan ülkelerin sorumluluğunun nerede başlayacağı sorusunu ortaya çıkarıyor.
Üstelik gelişmekte olan ülkeler dünya ekonomisine eşit koşullarda dahil değil. Sermaye, teknoloji ve finans kaynaklarının dünya ölçeğinde eşitsiz dağılması, gelişmekte olan ülkelerin dönüşüm için gerekli kaynaklara erişimini de sınırlandırıyor. Dolayısıyla iklim krizinin maliyetini tartışırken yalnızca ülkelerin bugünkü emisyonlarına değil, dünya ekonomisindeki eşitsiz konumlarına da bakmak gerekiyor.
İklim Krizini Çözmenin Maliyeti Kimin Üzerinde?
İklim krizinin etkilerini sınırlandırmak, yalnızca emisyonları azaltmayı değil, enerji ve üretim sistemlerinde kapsamlı bir dönüşümü de gerektiriyor. Fosil yakıtların kullanımının kademeli olarak bırakılması, kömür madenleri ve termik santrallerin kapatılması, yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması, sanayi ve ulaşımda elektrik kullanımının artırılması, enerji verimliliğinin yükseltilmesi ve daha temiz üretim teknolojilerine geçilmesi bu dönüşümün temel unsurlarını oluşturuyor. Bu da ekonominin önemli bir bölümünün yeniden yapılandırılmasını ve büyük miktarda yatırım yapılmasını gerektiriyor.
Devletler bu dönüşümü çeşitli politikalarla yönlendirmeye çalışıyor. Karbon vergileri ve emisyon ticaret sistemleri, fosil yakıt kullanımına getirilen sınırlamalar, yenilenebilir enerji teşvikleri, emisyon standartları ve altyapı yatırımları bunlardan bazıları. Ancak burada asıl soru hangi araçların kullanılacağı değil. Bu dönüşümün maliyetini kim üstlenecek?
Devletler iklim politikalarını finanse etmek için kamu kaynaklarını kullanabiliyor. Ancak bu kaynakların önemli bir bölümü sonuçta toplumdan toplanan vergilerden geliyor. Şirketler açısından ise yeni yatırımlar, teknoloji değişimi veya üretim süreçlerinin dönüşümü ek maliyetler anlamına geliyor. Bu maliyetlerin bir kısmı fiyatlara, ücretlere ya da çalışma koşullarına yansıyabiliyor. Yani “yeşil dönüşüm” adı altında yapılan harcamaların ve yatırımların bedelini kimin ödediği, doğrudan sınıfsal bir mesele haline geliyor.
Özellikle kömür madenlerinin ve termik santrallerin kapatılması gibi adımlar, işçilerin ve bu sektörlere bağlı yerel toplulukların doğrudan etkilenmesi anlamına geliyor. Bir madenin kapatılması çevresel açıdan gerekli olabilir. Fakat burada çalışan insanların geçimini nasıl sürdüreceği, yeni işlerin nasıl yaratılacağı ve bu dönüşümle ilgili kararların kim tarafından alınacağı soruları ortada duruyor.
Sermaye açısından temel mesele, dönüşümün maliyetinin mümkün olduğunca düşük tutulması ve şirketlerin rekabet gücünün korunması. İşçi açısından ise soru çok daha basit: Bu dönüşümden sonra ne olacak ve kararları kim verecek?
Tam da bu nedenle son yıllarda sıkça kullanılan “adil geçiş” kavramı önemli bir tartışma haline geliyor.

Adil Geçiş Gerçekten Ne Kadar Adil?
Adil geçiş, iklim politikalarının ve enerji dönüşümünün çalışanlar açısından yaratacağı maliyetleri azaltmayı, iş kayıplarını telafi etmeyi ve yeni istihdam olanakları yaratmayı amaçlıyor. Bu yaklaşım özellikle kömür madenciliği ve fosil yakıt sektörlerinde çalışanların dönüşüm sürecinde mağdur olmamasını hedefliyor.
İlk bakışta bu yaklaşım oldukça makul görünüyor. Ama burada da temel bir soru var: Bu geçişin gerçekten “adil” olmasını kim sağlayacak?
Kapitalist devletler adil geçişi sağlamak için çeşitli araçlara başvurabiliyor. İşsiz kalan çalışanlara gelir desteği sağlamak, yeni meslekler için eğitim programları düzenlemek, yenilenebilir enerji yatırımlarını teşvik etmek ve bölgesel kalkınma programları uygulamak bunlardan bazıları. Ancak bu politikaların hiçbiri üretimin temel amacını değiştirmiyor. Ekonomik faaliyetlerin temel ölçütü hâlâ kârlılık ve rekabet.
Devlet bir yandan emisyonları azaltmaya çalışırken, diğer yandan şirketlerin rekabet gücünü ve ekonomik büyümeyi korumak zorunda kalıyor. Bu nedenle iklim politikaları ile sermayenin çıkarları arasında sürekli bir gerilim yaşanıyor.
Oysa adil geçiş yalnızca işini kaybeden bir madencinin başka bir iş bulmasını sağlamakla sınırlı değil. Asıl mesele, enerjinin ve üretimin nasıl örgütleneceği ve bu kararların kim tarafından alınacağı. Eğer üretimin yönünü yine kârlılık ve rekabet belirleyecekse, yeşil dönüşümün işçiler açısından gerçekten adil olacağını söylemek zor.
Üretimin ve enerjinin dönüşümüne ilişkin kararların yalnızca devletler ve şirketler tarafından alınması, işçileri bu sürecin nesnesi haline getiriyor. Oysa bu dönüşümden doğrudan etkilenen işçilerin, üretimin nasıl ve ne için örgütleneceği konusunda söz sahibi olması gerekiyor.
Bu nedenle “adil geçiş” kavramı önemli bir soruna işaret etse de kapitalist üretim ilişkileri değişmediği sürece adil geçişin sınırları oldukça açık.
İklim Krizinin Çözümü Kapitalizm İçinde Mümkün mü?
Buraya kadar ortaya çıkan tablo, kapitalist devletlerin iklim krizine karşı hiçbir şey yapmadığını göstermiyor. Tam tersine, yenilenebilir enerji yatırımları, emisyon azaltım hedefleri, iklim fonları ve çeşitli düzenlemeler üzerinden ciddi adımlar atılıyor. Ancak bütün bu adımlar, kapitalist üretim ilişkileri ve devletler arasındaki rekabet içerisinde şekilleniyor.
Kapitalizm elbette yeni teknolojiler geliştirebilir, yatırımları farklı alanlara yönlendirebilir ve devlet politikaları aracılığıyla üretimin dönüşümünü hızlandırabilir. Ancak bütün bunlar kârlılık ve rekabet ilişkileri içerisinde gerçekleşiyor. Bu nedenle mesele kapitalizmin hiçbir şey yapamaması değil; yaptığı şeylerin iklim krizini çözme kapasitesinin, içinde bulunduğu üretim ilişkileri tarafından sınırlandırılması.
Bir devlet iklim hedeflerini yükselttiğinde, kendi şirketlerinin maliyetlerinin artması, rekabet gücünün zayıflaması veya yatırımların başka ülkelere kayması gibi kaygılar ortaya çıkıyor. Bu nedenle iklim politikaları yalnızca çevresel gerekliliklere göre değil, ekonomik büyüme, istihdam, enerji güvenliği ve uluslararası rekabet gibi kaygılar da gözetilerek belirleniyor.
Bu durum COP’ların neden yıllardır aynı temel sorunlarla karşı karşıya kaldığını da açıklıyor. Devletler küresel ölçekte ortak bir sorunla karşı karşıya olsalar da çözüm ararken öncelikle kendi ekonomik ve siyasal çıkarlarını gözetiyor. İklim finansmanı, fosil yakıtlardan çıkış ya da üretimin dönüşümü gibi başlıklarda yaşanan tartışmaların arkasında bu çıkar çatışmaları yatıyor.
İklim krizi ise sınır tanımayan bir sorun. Atmosfer ülkeler arasında bölünmüyor; üretim zincirleri, enerji kaynakları, sermaye hareketleri ve çevresel sonuçlar da ulusal sınırlar içerisinde kalmıyor. Bu nedenle çözümü de yalnızca tek tek devletlerin çıkarları üzerinden düşünemeyiz. Üretimin ve enerji kaynaklarının dünya ölçeğinde toplumun ihtiyaçları doğrultusunda yeniden örgütlenmesi gerekiyor.
Bunun yolu, kapitalist devletler arasındaki rekabetin yerine halkların ve özellikle dünya işçi sınıfının ortak çıkarlarını koymaktan geçiyor. İklim krizinin gerçek çözümü, üretim araçlarının ve enerji kaynaklarının özel kâr için değil, toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda planlanmasını gerektiriyor.
Bu nedenle enternasyonalizm burada yalnızca politik bir tercih değil, iklim krizinin kendisinin dayattığı bir zorunluluk. Kapitalizm dünya ölçeğinde örgütlenmişken, yarattığı krizlerin çözümünü tek tek ülkelerin sınırları içerisinde düşünmek mümkün değil.
COP31 Antalya’da: Aynı Sorunlar, Yeni Taahhütler
COP31 Başkanlığı, Antalya’da gerçekleştirilecek konferansı bir “Uygulama COP’u” olarak tanımlıyor. Amaç, önceki COP’larda verilen taahhütleri somut sonuçlara dönüştürmek ve iklim politikalarının uygulanmasını hızlandırmak.
COP31 kapsamında enerji dönüşümü, yeşil sanayileşme, iklim finansmanı, dayanıklı şehirler ve gıda sistemleri gibi başlıklar öne çıkacak.
Ancak burada yine aynı temel sorularla karşı karşıyayız. Ülkelerin iklim hedeflerini hayata geçirmesi büyük yatırımlar, yeni teknolojiler ve ciddi miktarda finansman gerektiriyor. Özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından bu dönüşümün nasıl finanse edileceği, gerekli teknolojilere nasıl erişileceği ve ortaya çıkacak maliyeti kimin karşılayacağı hâlâ tartışmalı.
Dolayısıyla Antalya’da yapılacak tartışmaları yalnızca ülkelerin iklim konusunda daha fazla ne yapabileceği sorusuyla sınırlamak yeterli değil. Asıl mesele, bu dönüşümün hangi ekonomik ve siyasal çıkarlar doğrultusunda gerçekleştirileceği ve maliyetini kimin üstleneceği. Paris Anlaşması’nın üzerinden geçen yıllar, hedef belirlemenin tek başına yeterli olmadığını gösterdi. COP31’in “uygulama” iddiası da bu temel çelişkilerin ötesine geçmediği sürece iklim krizine gerçek bir çözüm sunamayacak.
Sonuç: Nasıl Bir Gelecek?
İklim krizinin gerçekliği artık tartışılacak bir konu olmaktan çıktı. Dünyanın dört bir yanında etkilerini giderek daha fazla hissettiğimiz bu kriz karşısında devletler yıllardır yeni hedefler belirliyor, anlaşmalar imzalıyor ve her yıl COP’larda bir araya geliyor. Buna rağmen verilen sözlerle ortaya çıkan sonuçlar arasındaki fark hâlâ büyük.
Sorun, iklim krizine karşı hiçbir şey yapılmaması değil. Sorun, yapılanların hangi ekonomik ve toplumsal ilişkiler içerisinde gerçekleştirildiği. Fosil yakıtlardan çıkış, yenilenebilir enerjiye geçiş ve üretimin dönüştürülmesi zorunlu olabilir. Ancak bu dönüşümün maliyetinin işçilere ve emekçilere yüklenmesi, sermayenin kârlılığının ve devletler arasındaki rekabetin temel ölçüt olmaya devam etmesi bizi iklim krizinin gerçek çözümüne götürmeyecek.
Bu nedenle mesele yalnızca Antalya’da hangi kararların alınacağı değil. Asıl mesele, enerjinin, üretimin ve toplumsal kaynakların ne için ve kimin yararına kullanılacağı. İklim krizini gerçekten çözmek istiyorsak, dönüşümün bedelini emekçilere ödetmeyen, üretimi toplumun ihtiyaçları doğrultusunda planlayan ve bunu dünya ölçeğinde gerçekleştirebilecek bir toplumsal dönüşüm perspektifine ihtiyacımız var.
COP31 bize bir kez daha aynı soruyu soracak: Geleceği kâr mı belirleyecek, insanlığın ortak ihtiyaçları mı?






