Fotoğraf: Saksonya-Anhalt AfD lideri Ulrich Siegmund. (Fabrizio Bensch)
AfD, Almanya’da yaygın olan ırkçılık ve göçmen karşıtlığından yararlanarak gerileyen Alman kapitalizminin yarattığı ekonomik ve siyasal hoşnutsuzluğu öngörülebilir günah keçilerine yönlendiriyor: Müslümanlara ve Romanlara, göçmenlere, kadınlara ve queer topluluğuna.
AfD destekçileri, Pride yürüyüşlerine ve diğer queer mekânlarına yönelik artan saldırılarda da yer aldı. AfD yöneticileri ve milletvekilleri sürekli olarak Nazi retoriğine yakın söylemler kullanıyor; bazıları ise Neo-Nazi örgütlerin üyesi olmuş durumda.
A. AL-MUHAJIR / 11 Eylül 2026

6 Eylül 2026: “Karanlık Bir Gün”
6 Eylül’de aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (Alternative für Deutschland / AfD), Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde rakiplerini ezici bir farkla geride bıraktı. Almanya’nın 2. Dünya Savaşı sonrası tarihinde ilk kez aşırı sağ bir parti bir eyalet seçimini kazandı. Burada aşırı soldan liberal merkeze kadar herkes bunu Almanya’nın savaş sonrası tarihindeki en karanlık anlardan biri olarak görüyor.
Seçim Sonuçları: Kısa Bir Özet
Bu yazının kaleme alındığı sırada, sandıkların kısa süre önce kapanmasının ardından AfD oyların yaklaşık yüzde 44’ünü almış durumdaydı. Almanya’daki son derece parçalı çok partili sistem göz önüne alındığında bu sonuç sarsıcı. Savaş sonrası dönemden bugüne Almanya’nın iki baskın partisinden biri olan Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ise yalnızca yüzde 17’nin biraz üzerinde oy aldı; bu, bir önceki seçime göre neredeyse 20 puanlık bir düşüş anlamına geliyor.
SPD (Sosyal Demokratlar), Die Linke (Sol) ve Yeşiller’in her biri yaklaşık yüzde 9 oy aldı. Bu, Die Linke açısından hayal kırıklığı yaratan, diğer iki parti açısından ise şaşırtıcı derecede iyi bir sonuç. Hem savaş sonrası Batı Almanya’da hem de 1989 sonrası Doğu Almanya’da diğer baskın parti olan SPD’nin liderinin partisinin performansından duyduğu memnuniyeti ifade etmesi, partinin Doğu’daki içler acısı durumunu anlatmaya yetiyor. Seçimden birkaç gün önce bana konuşan Saksonya-Anhalt SPD’sinden sıradan bir parti üyesinin de söylediği gibi, parti buradaki işçi tabanıyla bağını tamamen koparmış durumda.
Şimdi kilit rol Bündnis Sahra Wagenknecht’e (BSW) düşüyor. Die Linke’den kopan sağcı bir oluşum olan BSW, son birkaç yıldır, büyük ölçüde etnik Alman, göçmen karşıtı ve Arbeitertümelei batağına saplanmış olarak tasavvur ettikleri son derece romantikleştirilmiş bir “işçi” imgesine seslenerek “kızıl-kahverengi” bir çizgide yol almaya çalışıyor. Arbeitertümelei, işçileri fabrikalarda çalışan, yalnızca ücretlerle ilgilenen, baskı ve ezilme meselelerini ise “ikincil” gören sert erkek stereotiplerine indirgeyen bir anlayışı ifade ediyor.
Oyların yaklaşık yüzde 5’ini alan BSW, eyalet parlamentosuna (Landtag) girebilmek için gereken asgari yüzde 5 barajına ulaşmış durumda. BSW liderleri, seçimde önemli bir rol oynayan enerji maliyetleri gibi alanlarda AfD ile uzlaşmaya hazır olduklarını söylediler. [Bu yazının kaleme alınmasından sonra BSW’nin yüzde 5 barajını aştığı kesinleşti.] Eğer BSW AfD ile bir koalisyon kurarsa, AfD hükümet kurmak için ihtiyaç duyduğu çoğunluğa ulaşacak. Bir diğer olasılık ise, ki bu da hiç yabana atılacak bir ihtimal değil, AfD’nin CDU içindeki hoşnutsuz milletvekillerini kendi saflarına çekmesi.
AfD: Kim Bunlar ve Programları Ne?
2013’te sağ Neoliberal bir parti olarak kurulan AfD, geçen on yıl içinde Almanya genelinde, ancak özellikle de eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti (DDR) topraklarında hem seçimlerde hem de parlamento dışındaki alanda güçlü bir siyasi aktöre dönüştü. Bunu Fransa’daki Le Pen ile İtalya’daki Lega ve Meloni çizgisinde yeniden şekillenerek; göçmen karşıtı ve ırkçı duygulara, kadın düşmanlığına, transfobiye ve queer karşıtı bağnazlığa seslenerek gerçekleştirdi.
AfD, Almanya’da yaygın olan ırkçılık ve göçmen karşıtlığından yararlanarak gerileyen Alman kapitalizminin yarattığı ekonomik ve siyasal hoşnutsuzluğu öngörülebilir günah keçilerine yönlendiriyor: Müslümanlara ve Romanlara, göçmenlere, kadınlara ve queer topluluğuna. AfD destekçileri, Pride yürüyüşlerine, Almanya’da Christopher Street Day veya CSD yürüyüşleri olarak adlandırılıyor ve diğer queer mekânlarına yönelik artan saldırılarda da yer aldı. AfD yöneticileri ve milletvekilleri sürekli olarak Nazi retoriğine yakın söylemler kullanıyor; bazıları ise Neo-Nazi örgütlerin üyesi olmuş durumda.
AfD’nin temel saplantılarından biri göç. Parti göçü bütünüyle durdurmak istiyor. Taslak programında ve seçim kampanyasında kullandığı slogan ise “ilk dakikadan itibaren sınır dışı etmeler!” oldu. İlk hedefi oturma izni olmayan göçmenler olacak ve bunların tamamını sınır dışı etmek istiyor. Programda daha fazla gözaltı merkezi, sığınmacılara yönelik baskının artırılması ve “entegrasyon” programlarına ayrılan kaynakların kesilmesi öngörülüyor. Eğitim politikası açıkça ayrımcı bir nitelik taşıyor; Alman vatandaşlarının çocukları ile kalıcı oturma izni bulunmayan ebeveynlerin çocukları için ayrı okullar öngörüyor.
Parti ayrıca sanat ve kültür alanındaki “küreselci” olarak nitelendirdiği etkilere takıntılı durumda. “Alman karşıtı” sanata, Saksonya-Anhalt’ın Dessau kentinde bulunan Bauhaus’a, gökkuşağı bayraklarına ve çeşitliliğin diğer sembollerine saldırıyor. Almanya’da sanat ve kültür alanları, kütüphaneler, senfoni orkestraları vb., büyük ölçüde vergi mükellefleri tarafından finanse edildiğinden, böylesi bir kültür politikası Avrupa’nın ve dünyanın önemli kültürel mirasları açısından gerçek bir tehdit oluşturuyor.
AfD’nin Saksonya-Anhalt programının önemli bir bölümü retorikten ibaret. Örneğin göç politikası ve dış politika federal hükümetin yetkisinde. AfD, Almanya’nın Rusya karşıtı tutumunu eleştiriyor. Ancak medya gibi alanlarda, örneğin vergi mükellefleri tarafından finanse edilen kamu medyasının kaynaklarının kesilmesini istiyor ve yukarıda değinilen kültür-sanat finansmanı konusunda eyalet hükümeti somut adımlar atabilir.

Saksonya-Anhalt
Eski Doğu Almanya topraklarında bulunan Saksonya-Anhalt, Almanya’nın en yoksul eyaleti. Ülkenin diğer bölgelerinin çoğundan daha kırsal ve daha yaşlı bir nüfusa sahip olan eyalette, son yıllarda özellikle genç kadınların başta olmak üzere genç nüfusun başka eyaletlere göçü yaşandı.
Wende ya da “yeniden birleşme” (kelime anlamıyla “dönüş”), 1989’da eski Doğu Almanya / DDR halkının çoğunluğu tarafından büyük bir toplumsal ve ekonomik sarsıntı olarak deneyimlendi. Bu deneyimin karmaşıklığını burada hakkıyla ele almak mümkün değil. Ancak burada önemli olan, ekonomik sonuçların eski Doğu Almanya / DDR’deki işçiler açısından yıkıcı olmasıdır. İşsizlik, eksik istihdam, devlet yatırımlarının yetersizliği ve Doğu Almanlara yönelik geri kalmış, Stalinist, otoriter ve hatta aşırı sağcı olduklarına dair kalıplaşmış önyargılar o zamandan beri birikerek büyüdü.
2000’lerin başından bu yana Doğu Almanya’ya sayısız kez gittim ve Doğu-Batı ayrımının bu seçim döneminde olduğu kadar zehirleyici hale geldiğini daha önce hiç görmedim. Buradaki insanların söyledikleri de bu hissi doğruluyor. Seçim kampanyası sırasında, muhtemelen Batı Almanlar tarafından yazılmış sosyal medya yorumlarında sık sık “duvarı yeniden inşa edin” ve “mavi-kahverengileri (yani AfD/faşist seçmenleri) Doğu’da tutun” gibi ifadeler görüldü.
Son yıllarda Saksonya-Anhalt’ta seçime katılım Almanya ortalamasının altında kaldı; seçmenler, eyaleti özellikle sert biçimde vuran ekonomik durgunluk ve kamu hizmetlerindeki gerileme karşısında giderek daha fazla hayal kırıklığına, hatta umutsuzluğa sürüklendi. Bu seçimde AfD’nin başarısı büyük ölçüde kendisini Altparteien olarak adlandırdığı “eski partilerin” yönettiği statükoya meydan okuyan bir güç olarak sunabilmesine dayanıyor. Bu seçimde katılım yüzde 77,8 ile eyalet parlamentosu seçimleri açısından rekor seviyeye ulaştı. Hem yeni seçmenler hem de daha önce sandığa gitmeyen seçmenler arasında AfD açık ara önde çıktı.
AfD’ye ayrıca Almanya Başbakanı Merz’in kamuoyu desteğinin rekor düzeyde düşük olması yardımcı oldu. Emeklilik yaşını yükseltecek ve hastalık iznine erişimi zorlaştıracak son derece sevilmeyen reform paketi, Almanya’daki egemen düzenin sosyal hizmetlerde daha fazla kesinti, daha fazla askeri harcama ve benzeri politikaları savunduğunun bir göstergesi olarak görülüyor. Bu arada Merz ve CDU, zaman zaman SPD ile birlikte, AfD’nin göçmen karşıtı ve ırkçı söylemlerini giderek daha fazla benimsedi ve aralarındaki farkları bulanıklaştırdı.
Şunu da eklemek gerekir: AfD ile Die Linke, Alman egemen sınıfının Rusya’yı şeytanlaştırmasını ve savaş kışkırtıcılığını eleştiren yegâne partiler. Dolayısıyla AfD, her ne kadar bunu mendakârca yapsa da kendisini bir “savaş karşıtı” parti olarak sunabiliyor.
Seçim kampanyasının temel sloganlarından biri, statükodan topyekûn bir kopuş arzusunu ifade eden “Politikwechsel”, “siyaset değişikliği”, oldu. Temel unsurlarıyla bakıldığında AfD, göçmenlere yönelik baskı, “geleneksel aile” değerlerinin ve “Alman” kimliğinin yeniden güçlendirilmesi vaatlerinin yanı sıra sosyal refah temalarını diğer partilerden çok daha açık biçimde kullandı. Enerji maliyetlerini düşürmekten, bir tür yeniden dağıtımdan, Geld für Deutsche, “Almanlara para”, ve kırsal topluluklar, eğitim ve sağlık hizmetleri için daha fazla kaynak ayrılmasından söz ettiler: Elbette bütün bunlar “Almanlar” için.
Die Linke dahil diğer partiler ise genellikle bu meselelerden uzak durarak “demokrasiyi savunmak” gibi muğlak sloganlara odaklandı. Bu durum çıkış anketlerinde bütün açıklığıyla görülüyor: Mali durumunu “kötü” olarak tanımlayan seçmenlerin tam yüzde 65’i AfD’ye oy verdi.
Die Linke’nin Rolü
Die Linke’nin siyaseti ABD’deki DSA’nın siyasetine benziyor. İnternet üzerinde genç bir imaj yaratmakta başarılılar; sosyal medya kullanımları son derece güçlü ve marjinalleştirilen insanların, işçilerin, göçmenlerin, queer insanların ve kadınların, yanında olduklarını, bunu söylemek için bazı haklı gerekçeleri de bulunarak, iddia ediyorlar. Ana akım partiler arasında Almanya’nın İsrail’e verdiği desteğe yönelik açık bir eleştiri dile getirenlerin yalnızca Die Linke üyeleri olması dikkat çekici. Özellikle genç Die Linke üyeleri sosyal medyada kefiyelerle görünür durumda, dayanışma gösterilerine katılıyor ve çoğu zaman bu gösterilerin örgütlenmesine yardımcı oluyor.
Bununla birlikte parti yönetiminin Alman devletinin ve elitlerinin “[Hiper-Siyonizm]”ine bağlılığını göz ardı etmemek gerekir.
Bütün bunlar Die Linke’nin çelişkili bir oluşum olduğunu gösteriyor. Partinin yüzde 9’luk oyu, daha önce düzenli olarak yaklaşık yüzde 20 oy aldığı, hatta 2011’de yüzde 25’e yaklaştığı Saksonya-Anhalt’taki en düşük sonucu. Özellikle eski Doğu Almanya’da dikkat çekici olan, partinin mücadeleci, sınıf mücadelesine dayalı bir siyasete benzeyen herhangi bir çizgiden uzak durması. Parti demokrasinin savunulmasına ve en fazla mevcut sosyal refah programlarının korunmasına sesleniyor. Parti yönetiminin tutumu bütünüyle savunmacı ve hareketsizleştirici.
Bu liderler tabanlarını sokağa çıkmaya, sendikalarda mücadele etmeye vb. teşvik etmekten ziyade sorumlu bir devlet yönetimi sergilemekle daha fazla ilgileniyor gibi görünüyor. Şu anda burada AfD’nin faşist bir parti olup olmadığı konusunda gerçek ve açık bir tartışma yürütülüyor. Dolayısıyla Die Linke yöneticilerinin seçim sonrası değerlendirmelerinde parlamento dışı mücadele stratejileri hakkında hiçbir şey söylememeleri, aşırı sağa karşı mücadelede sendikaların veya işçi sınıfının rolünden, grevlerden ya da sokak seferberliklerinden hiç söz etmemeleri şaşırtıcı. Onlar, tabanları AfD’nin yarattığı varoluşsal tehdide karşı kendilerini savunmak için liderlik beklerken parlamento sandalyelerini saymakla ve koalisyon matematiğiyle meşguller.
Bundan Sonrası
Yazının kaleme alınmasından iki hafta sonra Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern’de, yani eski Doğu Almanya topraklarında eyalet seçimleri yapılacak. Berlin’de Die Linke’nin, Mecklenburg-Vorpommern’de ise SPD ve AfD’nin çok iyi sonuç alması bekleniyor. Die Linke’nin de Mecklenburg-Vorpommern’de yaklaşık yüzde 11 oy alması bekleniyor. Bu partilerden biri veya birkaçı Saksonya-Anhalt seçimlerinden güç kazanabilir.
Saksonya-Anhalt seçimlerinin belki de tek olumlu yanı gençlerin oylarıydı. 30 yaş altındaki seçmenlerde AfD yine yaklaşık yüzde 44 oy alırken Die Linke’nin oyu yüzde 17 civarındaydı; bu, partinin genel oyunun neredeyse iki katı. Federal bir genç seçmen katılım programı kapsamında yapılan 18 yaş altı anketlerinde ise Die Linke yüzde 31’e karşı AfD’nin yüzde 22’siyle açık ara önde.
Alman gençleri ülkenin dört bir yanında, Doğu da dahil olmak üzere, dinamik antifaşist ve dayanışma hareketlerine öncülük ediyor. Temmuz ayının başında doğudaki Erfurt kentinde binlerce kişi AfD parti konferansını ablukaya almak üzere sokağa çıktı. Önde gelen bir sol günlük gazete bunu “bir umut işareti” olarak değerlendirdi.
Saksonya-Anhalt’taki küçük Sangerhausen kentinde, çoğunluğu gençlerden oluşan yüzlerce protestocu, Filistin dayanışma gruplarının öncülüğünde ağustos ayının sonlarında İsrailli Elbit şirketinin bir silah fabrikası kurmasını protesto etmek üzere harekete geçti. Bu eylemlerin ardından örgütleyiciler yerel halkla, aralarında çoğu yaşlı ve işçi sınıfından insanların da bulunduğu kişilerle tartışma çevreleri oluşturdu. Saksonya-Anhalt’ın başkenti Magdeburg’da ise seçim öncesinde 15 binden fazla kişi AfD’ye karşı protesto gösterisi düzenledi.
Burada konuştuğum aktivistler, belki şaşırtıcı biçimde, “işlerin ne kadar kötüye gidebileceğini” görmek için, ki bunu anlamak açısından fazlasıyla örnek var, ABD’ye ve başka yerlere baktıkları gibi olumlu örneklerden ders çıkarmak için de bu ülkelere bakıyorlar. Örneğin Minneapolis’te ICE’ye karşı yürütülen militan mücadeleyi, aşırı sağa karşı tabandan topluluk örgütlenmesinin bir modeli olarak görüyorlar. ABD ve Britanya’daki Filistin dayanışma hareketlerinin de buradaki hareketlere Almanya’nın hiper-Siyonizmine meydan okuma konusunda daha fazla güven verdiği ifade ediliyor. Aktivistler ayrıca Mamdani’nin sosyal medyadaki becerisinden ve kitlesel kitlelere açık ve anlaşılır biçimde hitap edebilmesinden etkilenmiş durumda.
Leipzig’deki çeşitli sosyalist gruplardan yoldaşlar şu anda eylül ayının sonlarında kemer sıkma politikalarına karşı kitlesel seferberlikler örgütlüyor ve bunları açık biçimde aşırı sağın yükselişi ve göçmen işçilerin mücadeleleriyle ilişkilendiriyor. Mücadeleci bir ruh halindeler. Aslında uzun zamandır böyleler. Buradaki hareketler enternasyonalist, gençlerin öncülüğünde ve geri adım atmaya niyetli değiller.
Eski bir Alman antifaşist sloganının dediği gibi:
Kein Fussbreit dem Faschismus!






