Bu yüzden bazı çevreci ve eko-sosyalist düşünürlerin söylediği şey önemli: Belki de insanlık ilk kez “daha az ama daha insanca” yaşamayı tartışıyor. Mesela sadece kaç kişi olduğumuz değil; nasıl bir hayat kurduğumuz. Ve belki de asıl korkutucu olan nüfusun düşmesi değil, insanların mevcut düzen içinde yaşamaktan yorulmuş olmasıdır.
Gül Bahar / 24 Mayıs 2026
“Nüfus düşüyor” haberleri çıktığında panikleyenler var. Bu paniğin arkasında genelde aynı çıkmaz sokaktan gelen düşünceler bulunuyor: Daha fazla işçi lazım, daha fazla asker lazım, daha fazla tüketici lazım, daha fazla vergi veren lazım. İnsan, ekonominin motoruna kömür atan bir yakıt gibi görülüyor. Milliyetçiler için mesele “ulus küçülüyor” korkusu; patronlar için ucuz işgücünün azalması; muhafazakâr çevreler için ise aile ve doğurganlık düzeninin çözülmesi ve büyük cemaat hayalinin yıkılması. Bu yüzden nüfus azalması neredeyse kıyamet haberi gibi sunuluyor.
Sürekli büyümek, insan nüfusunun artarak devam etmesi gerçekten iyi bir şey mi? Bugün dünyanın büyük bölümünde insanlar kalabalık şehirlerde daha yalnız, daha yoksul ve daha güvencesiz yaşıyor. Ev fiyatları çok yüksek durumda, çalışma saatleri artıyor, gençler bırakın çocuk yapmayı kendi hayatını bile kuramıyor. Özellikle Güney Kore, Japonya ve Çin gibi ülkelerde genç kuşaklar artık bu rekabet düzeninden açıkça yorulduklarını söylüyor. “Lying flat”1(Sırtüstü yatmak) gibi akımların yayılması boşuna değil. İnsanlar daha az çalışmak, daha az tüketmek ve sürekli yarışmak zorunda kalmadan yaşamak istiyor. Çünkü mevcut düzen gençlere gelecek değil, tükenmişlik sunuyor. Dünyanın en gelişmiş ekonomileri arasında gösterilen bu ülkelerde bile gençler evlenmeyi erteliyor, çocuk yapmıyor, aşırı çalışma kültüründen kaçıyor ve hayatlarını yalnızca iş üzerine kurmak istemiyor. Çünkü yüksek teknoloji ve ekonomik büyüme, insanlara otomatik olarak huzurlu bir yaşam getirmedi.
İnsanlar tembel olduğu için değil; sistem insanı tükettiği için geri çekiliyor. Çocuk sahibi olmak birçok insan için mutluluk değil devasa bir ekonomik yük anlamına geliyor. Küçücük evlerde, uzun mesai saatleriyle, borç altında yaşayan insan neden geleceğe umutla baksın?
Daha küçük ve yaşlanan toplumlar otomatik olarak felaket anlamına gelmiyor. Belki daha az insanın olduğu bir dünyada barınma, enerji, gıda ve kamusal kaynaklar üzerindeki baskı azalabilir. Belki insanlar birbirini ezmeden yaşayabilir. Belki ekonomik büyüme uğruna herkesi bitiren çalışma kültürü sorgulanmak zorunda kalır. Çünkü bugün teknolojik üretkenlik bu kadar yükselmişken hâlâ insanları yalnızca “daha fazla nüfus” üzerinden düşünmek, insan hayatını ekonominin hizmetçisine indirgemek oluyor.
Bu yüzden bazı çevreci ve eko-sosyalist düşünürlerin söylediği şey önemli: Belki de insanlık ilk kez “daha az ama daha insanca” yaşamayı tartışıyor. Mesela sadece kaç kişi olduğumuz değil; nasıl bir hayat kurduğumuz. Ve belki de asıl korkutucu olan nüfusun düşmesi değil, insanların mevcut düzen içinde yaşamaktan yorulmuş olmasıdır.
Elbette yaşlanan toplumların sağlık sistemi, emeklilik ve bakım gibi ciddi sorunları var. Ama bu sorunların çözümü insanları daha fazla doğurmaya zorlamak değil; kaynakları daha adil paylaşan, çalışma sürelerini azaltan ve insanı piyasadan daha değerli gören bir düzen kurmak olabilir. Belki de ilk kez insanlık, sürekli büyümenin değil biraz yavaşlamanın ne anlama geldiğini tartışıyor ve bunun iyi bir şey olduğunu anlamaya başlayacak.
- “Lying flat” (Tang Ping), özellikle China’da ortaya çıkan; aşırı çalışma, kariyer yarışı ve tüketim baskısını reddeden bir gençlik eğilimi. İnsanlar yüksek maaş, statü, evlilik ve çocuk baskısının peşinden koşmak yerine daha az çalışmayı, düşük tüketimle yaşamayı ve sistemin rekabet dayatmasından çekilmeyi savunuyor. Kısacası: “Bu yarışa girmiyorum” tavrı. ↩︎





