Anasayfa / Enternasyonal / ABD İmparatorluğu Ekonomi Politik Bir Yol Ayrımında

ABD İmparatorluğu Ekonomi Politik Bir Yol Ayrımında

ABD bayrağı ve dolarlar, ABD ekonomi-politik iktidarının simgeleri.

ABD tüm gücüne rağmen, tarifeler gibi ekonomik olmayan araçlarla gerileyişini durduramaz. ABD ya yapay zekâ ve ileri teknolojilerde üstünlük sağlar ya da gerilemesi derinleşir, ve bu da Çin’i daha da güçlendirir.

Eduardo Almeida (PSTU Brezilya) & Espi Ramó (Workers’ Voice, ABD) / 9 Şubat 2026

2025’in sonu, ABD emperyalizminin planlayıcıları tarafından kaleme alınmış üç önemli stratejik belgeyi beraberinde getirdi. Bunlar; başkanın 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS), Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) Ekonomik Güvenlik Görev Gücü’nün “Yarının Teknolojileri Yarışını Kazanmak” başlıklı 83 No’lu Raporu ve Savunma/Bakanlığı’nın “Çin Halk Cumhuriyeti’ni Etkileyen Askeri ve Güvenlik Gelişmelerine İlişkin Kongre Yıllık Raporu”dur.

Bu üç rapor birlikte ele alındığında, ABD emperyalizminin uluslararası konumunun tartışmasız bir üstünlükten, yeni bir dünya düzeni içinde yerini korumak için mücadele etmek zorunda olduğu bir noktaya kaydığını gösteriyor. ABD ekonomik ve askeri üstünlüğünü sürdürse de, Çin’in büyük teknolojik ilerlemeleri ve stratejik sektörler üzerindeki kontrolü ABD ile arasındaki farkı hızla kapatıyor. Tüm belgeler, büyük güçler arasındaki çatışmaların giderek keskinleştiği durgun bir küresel ekonomik sisteme işaret ediyor.

ABD hükümetinin önde gelen düşünce kuruluşu olan CFR’nin raporu, tüm ülkelerde “ekonomi ile ulusal güvenliğin giderek iç içe geçtiğini…” kabul ediyor. Ulusal ekonomiler devlet yatırımları ve “sanayi politikaları” aracılığıyla, özellikle de silahlanma ve savunma sektörlerinde destekleniyor. 2018’den bu yana ihracat kısıtlamalarının keskin şekilde artırılması da artan ekonomik saldırganlığı gösteriyor.

Teknolojik Hegemonya ve Yapay Zekâ Mücadelesi

Bu belgeler, ABD emperyalizminin hegemonyasını korumak için umutsuzca sarıldığı ekonomik politikanın üç temel sütununu ortaya koyuyor: yapay zekâ merkezli teknolojik rekabetin teşviki, gümrük tarifeleri savaşı ve ABD’nin yeniden sanayileştirilmesi. NSS açıkça şunu belirtiyor: “ABD’nin ulusal gücü, barış ve savaş zamanlarında üretim taleplerini karşılayabilecek güçlü bir sanayi sektörüne bağlıdır.” Bu nedenle strateji, sanayi üretiminin ABD’nin kontrolü altındaki “Batı Yarımküresi’ne geri taşınmasını” ve “kritik ve ortaya çıkan teknoloji sektörlerine” odaklanılmasını savunuyor, “özellikle yapay zekâ, biyoteknoloji ve kuantum bilişim, ki bunlar küresel ilerlemenin itici güçleridir.” Bu üç sektörün “çift kullanımlı” yani hem sivil/ ticari hem askeri üretimde belirleyici olduğunu vurgulamak önemlidir.

Teknolojik rekabet, genel olarak emperyalizmin ve özel olarak ABD’nin geleceği açısından belirleyicidir. Bugün ABD ekonomisinin istikrarı, büyük ölçüde “muhteşem yedili”nin hisse senetlerinin yükselişine, bunun da spekülatif yapay zekâ yatırımlarına, veri merkezleri inşasına ve kitlesel gözetim teknolojilerine dayanmasına bağlıdır. Bu teknolojik kumarın, ekonominin tamamına nüfuz edip kesintisiz bir kâr oranı sağlayıp sağlayamayacağı belirsizdir. Yapay zekâya yönelen devasa yatırım akışı, ABD borsasının rekor üzerine rekor kırmasını sağlamıştır. Ancak yapay zekâ etrafında, geçmişteki yatırım balonlarından dahi daha büyük bir balon oluşmuştur. Bu büyük potansiyele sahip ama büyük riskleri olan bir kumardır. Gelişmiş teknoloji tekellerinin önemine rağmen ABD, yatırımlar açısından geride kalmakta ve ekonominin diğer sektörlerinde verimlilik düşüktür. ABD’de imalat üretimi düşüştedir; bunun bir nedeni de uygulanan tarife politikalarıdır.

CFR raporunda belirtildiği gibi, son on yılda “Çin hükümeti yapay zekâ, kuantum teknolojisi ve biyoteknolojiye yaklaşık 900 milyar dolar harcadı; bu, ABD hükümetinin aynı dönemde bu teknolojilere ayırdığı yatırımın üç katından fazladır.”

ABD, yarı iletkenler ve yapay zekâ alanında hâlâ hegemonik konumda olsa da, Çin agresif şekilde karşılık vermekte ve DeepSeek gibi atılımlarla dünyayı şaşırtmaktadır. Ayrıca Çin, elektrikli araçlar, lityum piller, güneş panelleri ve insansız hava araçlarında ABD’nin çok ilerisindedir ve kuantum teknolojisine ABD’nin iki katı yatırım yapmaktadır.

Latin Amerika ve Avrupa’daki “Büyük Sopalı” politika tarzı, yani kaynaklar ve bölgeler üzerindeki kontrol, Çin’in geleceğin teknoloji değer zincirlerine başarıyla yerleşmiş olması nedeniyle uygulanmaktadır. Çin ile rekabet etmek ve yeniden sanayileşmek isteyen ABD’nin önce stratejik kaynak pazarlarında ayrıcalıklı konumunu yeniden tesis etmesi gerekmektedir. CFR açıkça şunu söylüyor: “ABD, nadir toprak elementlerinde (toplamın %70’i, ağır nadir topraklarda %99’u), veri merkezi ve çip bileşenlerinde (baskılı devre kartlarının %30’u, kimyasalların %60’ı), biyoteknolojik girdilerde ve ilaç geliştirmede (temel başlangıç materyallerinin %80’i, küresel API kapasitesinin %33’ü, ABD biyoteknoloji şirketlerinin %80’inin en az bir Çin sözleşmesi var) ve kuantum ekipmanı tedarikinde (lazer diyotları, aynalar, amplifikatörler) Çin’e bağımlıdır.”

Trump yönetiminin kısa süre önce NVIDIA çiplerinin Çin’e ihracına izin vermesi, hükümetin baş yapay zekâ sorumlusu David Sacks’ın şu argümanına dayanıyordu: Gelişmiş çiplerin şimdi Çin’e gönderilmesi, Huawei gibi Çinli rakiplerin Nvidia ve AMD tasarımlarını yakalamak için ekstra çaba göstermesini caydırabilir. Bu, ABD’nin uyguladığı çip ablukanın Çin’in yarı iletken bağımsızlığı arayışını güçlendirdiğinin açık bir kabulüdür.

ABD–Çin Ticaret Savaşı

Gümrük tarifelerinin uygulanması, ABD’nin gerileyişinin bir itirafıdır. Geçmişte emperyalizm ekonomik hegemonyasını “serbest ticaret” aracılığıyla dayatabiliyor, bu üstünlüğünden hareketle ABD devletini ve küresel kurumları (BM, IMF, DTÖ) kullanarak askeri, siyasi ve mali hegemonyasını sürdürebiliyordu.

Bugün ise “serbest ticaret” Çin’i avantajlı kılıyor: Çin, üretim araçları, elektrikli araçlar, güneş panelleri gibi birçok alanda ABD’den daha ucuz ve daha yüksek kalite ürünler satabilmektedir. Bu da Trump’ın tarife savaşının temelini oluşturuyor: zayıf ekonomilerin başvurduğu savunmacı bir önlem. ABD hükümetinin emperyalist milliyetçiliği, onun gerileyişinin ifadesidir.

Ancak bu da Çin’i yavaşlatmamıştır. 2025’te Çin, Kasım ayında 1 trilyon dolarlık ihracat eşiğini aşmış, bu rakam 2024’e göre %21,7 artmıştır. ABD’ye daha az, dünyanın geri kalanına daha çok satmıştır. Trump’ın tarifeleri Çin’in ABD’ye ihracatını %20 azaltmış olsa da, Çin ABD’den soya fasulyesi ve diğer bazı ürünleri daha az almış ve ABD’ye hâlâ üç kat fazla mal satmaya devam etmiştir.

Özetle, ABD emperyalizminin savunmacı bir önlemi olan tarifeler, bu gerileyişi durduramamıştır. Dünya ticaretini etkilemiş ama gerilemeyi tersine çevirememiştir.

Trump’ın ABD’de yeniden sanayileşme politikası oldukça karmaşık bir kumardır. Yarı iletken üretimini ve yapay zekâ veri merkezlerini içeri taşıyabilirse kısmen başarılı olabilir. Ancak ABD, küreselleşmeyi tersine çevirebilecek bir konumda değildir; çünkü küreselleşmiş bileşen üretimini kapsayan uluslararası değer zincirlerini yıkıp yeniden inşa etmek zorunda kalacaktır. Bu da Amerikan tekellerinin kaldıramayacağı ölçüde maliyetleri artıracaktır.

Genel olarak Trump’ın ekonomik politikası ABD hegemonyasının yeniden inşasını garanti etmemektedir. Asıl büyük kumar, yapay zekâ alanındaki üstünlüktür, ki bu sorunun tam merkezidir. Tarifelerin ve yeniden sanayileşmenin muhtemel etkisizliği karşısında ABD’nin bu kumarı ne kadar telafi edebileceği göreceğiz.

Ticaret savaşı koşullarında, sosyalistler için işçi sınıfına şunu anlatmak özel önem taşır: burjuva hükümetlerinin ticaret politikası, kendi sınıfının çıkarları için kapitalistler tarafından hazırlanır. “Serbest ticaret” de olsa, korumacılık da olsa, uygulanan politika her zaman egemen sınıfın kârlarını korumayı ve artırmayı hedefler. Kapitalist sistemin derin çelişkileri tarifelerle ya da askeri tehditlerle çözülemez. İşsizliğin, güvencesizliğin ve enflasyon dalgasının çözümü, ancak işçi sınıfının ekonomi üzerinde denetim kurmasıdır.

İmparatorluk ülkelerindeki korumacı ticaret politikaları, şovenizmin, göçmen karşıtlığının ve ezilen kesimlere yönelik saldırıların yükselmesiyle el ele gider. Sendikalara bu politikaların desteklenmemesi gerektiğini açıklamalıyız; çünkü bunlar kapitalizmin küresel krizini çözmeye hizmet etmeyecektir. Tüm örgütlerimizde, ticaret savaşlarının körüklediği milliyetçi vatanseverliğe ve yabancı düşmanlığına karşı mücadele etmeli, işçilerin ve ezilenlerin kendi örgütlerinde kapitalist sınıftan siyasi bağımsızlık için mücadele ederek, acil ihtiyaçlarına yanıt veren bir mücadele programı formüle etmeleri gerektiğini anlatmalıyız.

Askeri Rekabet ve Silahlanma Yarışı

“…ABD’nin dünyayı Atlas gibi tek başına taşıdığı günler geride kaldı.” Bu ifade, emperyalizmin askeri hegemonya mücadelesini terk ettiği gibi yanlış bir sonuç çıkarılmasına yol açabilir. Oysa esas anlamı şudur: ABD, bu mücadelede kullandığı araçları kendi gerileyişine uyarlamıştır.

Birincisi, Trump askeri hegemonya mücadelesini sürdürmeye odaklanmaktadır:

“Dünyanın en güçlü, en öldürücü ve en ileri teknolojik ordusunu oluşturmak; çıkarlarımızı korumak, savaşları caydırmak ve gerektiğinde onları hızlı ve kesin şekilde kazanmak istiyoruz. Dünyanın en güçlü ve en modern nükleer caydırıcılığına, en gelişmiş füze savunmalarına sahip olmak istiyoruz. ABD hiçbir ulusun çıkarlarımızı tehdit edecek ölçüde üstün hale gelmesine izin veremez.”

İkincisi, emperyalizm artık gezegenin en kritik bölgelerinde dünya polisi rolünü oynayacak askerî kaynaklara sahip değildir.

Bu askeri odaklanma, ülkedeki devasa kamu borcuna rağmen şişen askeri bütçede kendini gösteriyor. ABD, halen dünyanın en büyük askeri bütçesine sahip ülkesi. 2024’te Biden döneminde 824 milyar dolar olan bütçe, 2026’da 900 milyar dolara çıktı. Trump ise 2027 mali yılı için tarihte görülmemiş bir rakam olan 1,5 trilyon dolarlık askeri bütçe teklif ediyor.

Çin ikinci sırada geliyor: 2025’te resmi askeri harcaması 246 milyar dolar. Ancak SIPRI gibi kaynaklara göre gerçek rakam 318 milyar dolar civarında; bazı araştırmalara göre ise 471 milyar dolar.

ABD’nin 2027’ye kadar Çin’le savaş ihtimali, uzun süredir ABD’nin stratejik belgelerinde bir eşik tarih olarak yer almış durumda.

ABD savaş sanayisi tam kapasite çalışıyor. ABD silah tekelleri, Ukrayna savaşını ve buna bağlı askeri yardımları fırsata çevirerek üretim hatlarını canlandırdı. 2025’e kadar ABD, 155 mm top mermisi üretimini ikiye katladı; hedef ayda 100 bin mermi üretmek.

Ancak Çin’in özellikle donanma kapasitesindeki hızlı genişlemesi, ABD’nin Tayvan merkezli olası bir çatışmadaki stratejik üstünlüğünü tehdit ediyor. Çin’in gemi inşa kapasitesi, ABD’ninkini kat kat aşmış durumda. Pentagon’a göre Çin donanması 2025’te 400, 2030’da ise 440 gemiye ulaşacak. ABD ise 350 gemilik filoya ancak 2045’te ulaşabilecek!

Bu nedenle ABD emperyalizmi, bölgesel müttefiklerini kendi adına hareket edecek karşıdevrimci bir rol üstlenmeleri için “seferber ediyor.” Bu, Trump’ın Çin’le oluşturduğu bloktan Rusya’yı koparma girişimiyle uyumludur. Bu nedenle Trump’ın Ukrayna politikasını değiştirmesi ve Avrupa’nın Rusya politikasını dönüştürmeye dönük baskısı anlaşılabilir hale geliyor.

Trump aynı doğrultuda, ABD üzerindeki NATO yükünü hafifletmek için Avrupa emperyalizmine askeri bütçelerini %5’e çıkarma baskısı yapıyor.

Ortadoğu’da ise Trump, İsrail’in karşıdevrimci bölgesel rolüne; buna paralel olarak Türkiye, Mısır ve Körfez monarşilerine yatırım yapıyor.

Buna İbrahim Anlaşmaları da dahil; Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer ülkelerin İsrail’le ekonomik entegrasyonunu hedefliyor. Bu, Çin’in bölgedeki ekonomik yayılmasının önüne set çekme girişimidir; zira Çin halihazırda İsrail’in ve büyük ihtimalle Körfez ülkelerinin ana ihracatçısıdır.

Avrupa Birliği Üzerindeki Baskı veya Sabotaj

Yeni dünya düzeninde Avrupa geri plana itilmiş durumda; ne ekonomik-politik bir blok olarak ne de NATO içinde ABD’ye denk bir ortak olarak ortaya çıkabiliyor. Bunun bir nedeni bölgenin ekonomik gerilemesidir.

Ekonomist Michael Roberts’a göre, “Avro bölgesinin büyümesi 2026’da %1,2’ye düşerek 0,2 puan gerileyecek.” Bu rakam küresel büyümenin oldukça altında. Avrupa emperyalizmi, Afrika’daki son sömürge kalıntılarını bile hızla kaybediyor ve bu bölgeler yeni emperyalist rekabetin alanlarına dönüşüyor.

2022’de başlayan Ukrayna savaşı, Avrupa’nın Rusya karşısındaki savunma kapasitesinin daha önce hiç olmadığı kadar zayıfladığını gösterdi. ABD, Ukrayna’nın bölünmesi konusunda doğrudan Putin’le pazarlık yapıyor ve Putin’e kendi nüfuz alanını koruma imkânı tanıyarak Avrupa’yı II. Dünya Savaşı’ndan beri en zayıf konumuna itiyor. Rusya bugün Avrupa’da eşi görülmemiş sabotaj faaliyetleri yürütüyor; Avrupa ise sadece askeri harcamaları artırarak savunma pozisyonunu güçlendirmeye çalışıyor.

Sosyalist analist Michael Probsting’in belirttiği gibi, Trump’ın hedefinin “Avrupa Birliği’ni parçalamak ve Avrupa devletlerine ABD yanlısı hükümetler yerleştirmek” olması mümkündür. Trump, bunu göçmen karşıtı ve “ulus egemenliği” şiarlarına dayanan aşırı sağcı bir retoriği güçlendirerek yapmaya çalışmaktadır. AB çökerse, tek tek ulus devletler ABD ile daha zayıf bir konumdan pazarlık yapmak zorunda kalacaktır. ABD’nin tüm Avrupa’yı kendine bağlaması gerçekçi olmasa da, Avusturya, Macaristan, İtalya, Polonya gibi birkaç ülkeyi bu hatta çekmeyi hedefleyebilir.

Her ne olursa olsun, ABD artık Avrupa’yı ana müttefiki olarak görmüyor. NSS, ABD’nin yeni veya yenilenmiş çok taraflı koordinasyon mekanizmaları kurmayı hedeflediğini açıkça belirtiyor. Buna ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Japonya’dan oluşan “Çekirdek 5 (C5)” girişimi de dâhildir. Bu, ABD’nin artık dünyayı AB ile birlikte yönetmek istemediğini göstermektedir.

ABD’nin gözünde AB, Rusya ve Çin’le ilişkilerin yeniden düzenlenmesinde bir engeldir.

Bu gerileme NSS’te ideolojik bir çerçeveyle örtülüyor: sözde “medeniyetler savaşı.”

Belgede şöyle deniyor:

“Avrupa, küresel GSYH içindeki payını 1990’da %25’ten bugün %14’e düşürdü. Bunun nedeni kısmen ulusal ve ulusüstü düzenlemelerin yaratıcılığı ve çalışkanlığı bastırmasıdır. Ama daha acısı, medeniyetin yok olma ihtimalidir. Göçmen politikaları, AB gibi kurumların ulusal egemenliği zayıflatması, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, doğum oranlarının düşmesi, ulusal kimliğin ve özgüvenin kaybı…”

Başka bir deyişle, Avrupa geriliyor, ve bunun nedeni AB’nin kendisi ile liberal demokratik hükümetlerdir. ABD emperyalizmi, Avrupa’yla Güney Amerika’daki gibi doğrudan sömürgeci bir ilişki kuramaz ama AB’nin parçalanmasını açıkça istemektedir ve bu amaçla Avrupa aşırı sağını aktif şekilde desteklemektedir. Göçmen karşıtlığı bu projenin merkezindedir.

Dünya Sınıf Mücadelesine Etkileri: Daha Büyük Bir Kutuplaşma Geliyor

Gezegenin en güçlü ülkesinde aşırı sağ bir hükümetin iktidara gelmesi ve bu stratejiyi uygulaması, dünya çapında çok büyük ve sert sonuçlar doğuracaktır. Ekonomik baskı, askeri müdahaleler ve ideolojik yönlendirmeler dünya genelinde acımasız biçimde hissedilecektir.

Ancak bu stratejinin düz bir çizgide uygulanacağını düşünenler yanılmaktadır. ABD tüm gücüne rağmen, tarifeler gibi ekonomik olmayan araçlarla gerileyişini durduramaz. ABD ya yapay zekâ ve ileri teknolojilerde üstünlük sağlar ya da gerilemesi derinleşir, ve bu da Çin’i daha da güçlendirir.

Sınıf mücadelesi açısından da aynı durum geçerlidir. Bu strateji büyük bir toplumsal ve ekonomik kutuplaşmayı tetikleyecek; bu da siyasi kutuplaşmayı artıracak ve sınıf mücadelesini keskinleştirecektir. Venezuela’ya yönelik işgal, ki bu yalnızca ilk saldırı olabilir, aynı doğrultudadır.

İsrail’in Gazze’deki soykırım saldırısı dünya genelinde Filistin mücadelesine tarihsel bir destek yaratmıştır; İtalya’da gerçekleşen genel grev bunun örneklerinden biridir.

Sri Lanka, Bangladeş ve Nepal’deki patlamalar gibi birçok ülkede yeni halk hareketleri yükselmekte ve bunlar daha geniş çaplı isyanların işaretlerini vermektedir.

ABD’nin içinde bile, Trump’a karşı gerçekleşen kitlesel “No Kings” eylemleri ve New York dahil çeşitli eyaletlerde aldığı seçim yenilgileri, siyasi kutuplaşmanın arttığını göstermektedir.

Latin Amerika’da 2018–2019 dönemine benzer yeni bir devrimci yükseliş, bölge burjuvazileriyle ve hatta doğrudan Trump ile çatışmalara yol açabilecek süreçlerin habercisi olabilir.

Dünyanın birçok ülkesinde öncü kesimler yeniden hareketleniyor; devrimci programların büyümesi için yeni alanlar açılıyor.

Moreno’nun dediği gibi: “Emperyalizm istediğini değil, yapabildiğini yapar.” ABD emperyalizminin bu strateji doğrultusundaki hamleleri, dünya çapında sınıf mücadelesinde yeni sarsıntılar yaratabilir.

Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: