Anasayfa / Enternasyonal / ABD Emperyalizminin Latin Amerika’ya Yönelik Yeni Politikası

ABD Emperyalizminin Latin Amerika’ya Yönelik Yeni Politikası

ABD'nin Latin Amerika'da hakimiyet kurma çabasını temsil eden karikatür

Uluslararası Posta – Trump güç gösterisi yapmaya çalışıyor, ancak Latin Amerika’ya yönelik tutumu küresel bir geri çekilişi ve ülkesinde artan çelişkileri örtüyor.

Edu Almeida, Florence Oppen / Uluslararası Posta – Correo Internacional / 1 Şubat 2026

Kasım 2025’te Trump yönetimi, “Ulusal Güvenlik Stratejisi” adlı belgeyi yayımlayarak, bu dönemde “Batı Yarımküresi”nde hegemonya kurmak için emperyalist eylemlerinin yeni stratejik temelini ilan etti. Bu plan hiç şaşırtıcı değil; çünkü Trump, göreve başlama konuşmasında, “Amerika Birleşik Devletleri yeniden büyüyen bir ulus olduğunu düşünecek , servetimizi artıran, topraklarımızı genişleten, şehirlerimizi inşa eden, beklentilerimizi yükselten ve bayrağımızı yeni ve güzel ufuklara taşıyan bir ulus” demişti.

Bu yazıda, bu yeni politikanın Latin Amerika için taşıdığı sonuçlara odaklanmak istiyoruz. Bu politika 2026 Ocak ayı başında Venezuela’ya yönelik vahşi bir işgal ve Maduro’nun kaçırılması biçimini aldı. Bu saldırganlıkla birlikte ABD hükümeti, onlarca yıldır uygulanmayan Latin Amerika’ya doğrudan askeri müdahaleler pratiğini yeniden başlattı.

Beyaz Saray’ın yayımladığı belge, Trump’ın tipik utanmazlığıyla, hâlâ hegemonik ama gerilemekte olan emperyalist bir gücün başındaki aşırı sağcı hükümetin Çin ile rekabet etmek ve onunla yüzleşmek için bölgesel bir üs elde etmeyi hedefleyen stratejisini detaylandırıyor. Bu politika aynı zamanda emperyalist dünya düzeninin krizini ve toplumsal, ekonomik ve siyasi kutuplaşmayı daha da derinleştiriyor.

Monroe Doktrini’nden “Trump İlavesi”ne

Belge, Monroe Doktrini’ni açıkça sahipleniyor ve ona bir “Trump İlavesi” tanımlıyor. ABD Başkanı James Monroe tarafından 1823’te ilan edilen Monroe Doktrini, “Amerika Amerikalılarındır” tanımıyla birlikte gelmişti. O dönem bu ifade, İngiltere, İspanya ve Portekiz’in egemenliğinden yeni kurtulmuş ülkelerin bulunduğu bir bağlamda, hegemonik Avrupa devletlerinin Amerika kıtasına müdahalesine karşı savunmacı bir söylemdi.

Sonrasında, ABD’nin emperyalist bir güce dönüşmesiyle bu doktrin niteliğini değiştirdi. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında saldırgan bir tutuma ve askeri müdahalelere yöneldi. 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı bu dönüşümün başlangıcıydı. ABD yalnızca eski İspanyol kolonilerini (Guam, Filipinler, Porto Riko) ele geçirmekle kalmadı, Küba üzerinde bir himaye kurdu, Hawaii’yi ilhak etti, Panama Kanalı’nın inşasının temelini attı ve ardından Pasifik’te California’ya 10.000 km’den fazla uzaklıkta, 7.000’den fazla adayı elde ederek bölgede 100.000’den fazla asker konuşlandırdı.

1904’te Theodore Roosevelt’in Monroe Doktrini’ne eklediği “Roosevelt İlavesi,” emperyalist politikanın “Büyük sopa” (Big Stick) olarak anılan saldırgan versiyonunu savunuyordu. Bu politika, 1903–1925 arasında Panama Kanalı üzerinde kontrol sağlamak için gerçekleştirilen ardışık askeri müdahalelerde, 1903–1925 arasında Honduras’a yönelik altıdan fazla müdahalede, ve Nikaragua (1912–33), Haiti (1915–34) ve Dominik Cumhuriyeti (1916 ve 1924) işgallerinde kendini gösterdi. Bu dönüşümle birlikte ABD, diğer hükümetlerin “yaramazlıklarını cezalandırma” ve Hristiyan “medeniyetinin” ve liberal demokrasinin değerlerini savunma adına kendisini “uluslararası polis gücü” olarak konumlandıran ideolojik kampanyasını başlattı.

ABD, I. Dünya Savaşı’na sonuna doğru Britanya emperyalizmiyle birlikte girerek hegemonik hale geldi. Savaştan büyük kayıplarla çıkmaması ve genişleme sürecini avantaja çevirmesi belirleyici oldu.

ABD emperyalizmi II. Dünya Savaşı’ndan sonra küresel hegemonyasını pekiştirdi. Bunun temelinde Yalta ve Potsdam anlaşmaları vardı; bu anlaşmalar, ABD ile Stalinist Sovyet bürokrasisi arasında ABD hegemonyasını güvence altına alan karşıdevrimci bir uzlaşmaydı.

Yarım yüzyıldan uzun süre boyunca ABD’nin ekonomik hegemonyası teknolojik, finansal ve askeri üstünlüğüne dayanıyordu. Endüstriyel oligopolleri, diğer ülkelerin kırılgan sanayilerini çökertmek için “serbest ticaret” ideolojisini kullandı. Hollywood’un yaydığı “Amerikan yaşam tarzı” ve Amerikan burjuva demokrasisi, siyasi ve ideolojik hâkimiyetin temelini oluşturdu. IMF ve DTÖ gibi uluslararası ekonomik ve finans kuruluşları da ABD ekonomik hegemonyasının uluslararası uzantıları olarak işledi.

Yalta ve Potsdam anlaşmaları ve Stalinist bürokrasinin rolü, savaş sonrası dönemde yaşanan büyük mücadelelerde sayısız yenilgiye yol açtı. Yine de Yugoslavya, Çin, Küba ve Vietnam gibi ülkelerde bürokratikleşmiş de olsa yeni işçi devletlerinin doğduğu devrimler kazandı.

İlerlemeyi frenleme ve devrimleri burjuva demokrasisine kanalize etme politikası yalnızca emperyalizme özgü değildi. Yeterli olmadığında ise emperyalizm darbeler ve işgallere başvuruyordu. 1960’lar ve 1970’lerde ABD, Brezilya, Arjantin, Uruguay, Şili ve diğer ülkelerde sayısız darbeyi teşvik etti.

1980’ler ve 1990’larda küreselleşme, neoliberal politikalar ve eski işçi devletlerinde kapitalizmin restorasyonu kapitalizmin yeniden yükselmesini mümkün kıldı. Neoliberal politikalar, ekonomik sınırların açılması ve uluslararası tedarik zincirlerinin oluşumu dayatıldı.

Kapitalizmi restore eden Çin ve Rusya, emperyalizmin yükseliş eğrisine başlangıçta tâbi bir şekilde entegre oldular; ancak bu yüzyılda yeni yükselen emperyalist güçlere dönüştüler.

ABD, Çin’in Bölgedeki Yükselişini Sınırlamaya Çalışıyor

yüzyılın başından beri ABD emperyalizmi giderek daha çok gerileme belirtileri gösteriyor. Ekonomik, finansal, teknolojik ve askeri alanlarda hâlâ hegemonik güç olsa da etkin hegemonyası azalıyor ve özellikle Çin’e karşı önemli zemin kaybediyor. 2010’dan beri Çin, endüstriyel üretimde ABD’yi geçti ve bugün küresel endüstriyel GSYİH’nin %31,8’ini oluşturuyor. Fortune Global’in 2025 listesine göre Çin’in 147 şirketi, 134 ABD şirketine karşı üstünlük kurmuş durumda.

Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi bu gerçekliğe yanıt veriyor. ABD emperyalizmi hâlâ hegemonik ama geriliyor. Hegemonyası azalıyor ama dünya egemenliği mücadelesini terk etmiş değil. Monroe Doktrini’ne Trump’ın eklediği ilave, gerileyen hegemonik emperyalizmin Çin’in yükselişine karşı küresel hâkimiyetini yeniden inşa etmek için başvurduğu saldırgan bir “Büyük sopa” ifadesidir.

Latin Amerika, Çin’in hegemonya mücadelesinin en yoğun olduğu Güneybatı Asya ve Afrika kadar önemli olmasa da ABD’nin arka bahçesi saydığı bölgede Çin’in son yirmi yılda yatırım ölçeği niteliksel biçimde arttı.

İlk olarak, bölgenin Çin ile ticari bağları büyüdü:

“2000 yılında Çin pazarı Latin Amerika ihracatının %2’sinden azını oluştururken, Çin’in hızlı büyümesi ve bunun yarattığı talep bölgedeki emtia patlamasını körükledi. Sonraki sekiz yılda ticaret yıllık %31 arttı. 2021’de ticaret 450 milyar doları aştı; Çin devlet medyasına göre bu rakam 2024’te 518 milyar dolarla rekor kırdı; bazı ekonomistler ise 2035’e doğru 700 milyar doları aşacağını öngörüyor.”

Bu ticaret son derece eşitsiz ve Çin emperyalizmine avantaj sağlıyor. Latin Amerika soya, tarım ürünleri, et, bakır, petrol, lityum ve Çin’in kalkınması için kritik diğer madenleri ihraç ederken, karşılığında yüksek katma değerli sanayi malları ithal ediyor; böylece hem Çin sanayisine pazar yaratıyor hem de bölge sanayisini çökertiyor. Bu çerçevede Pekin, Şili, Kosta Rika, Ekvador, Nikaragua ve Peru ile serbest ticaret anlaşmaları imzalamayı başardı. Özellikle Şili örneğinde 2023’te toplam ihracatın %38’i Çin’e gidiyordu.

Eşitsiz ticaretin ötesinde Çin, Kuşak-Yol Girişimi’ne (BRI) dahil ettiği 20’den fazla Latin Amerika ülkesine yaptığı doğrudan yatırımları artırdı (2024’te 8,5 milyar dolar). Bu yatırımlar enerji, maden ya da “çift kullanım” (ticari ve askeri) altyapıları gibi stratejik alanlara odaklanıyor ve Washington’u giderek daha fazla kaygılandırıyor. Çin’in Lityum Üçgeni’ne (Şili, Bolivya, Arjantin) yaptığı stratejik yatırımlar biliniyor; zira dünyanın lityum rezervlerinin %60–70’i burada bulunuyor. 2018–2024 arasında Çinli madencilik tekelleri bu alana 16 milyar dolardan fazla yatırım yaptı. Arjantin’de 16 aktif lityum projesinin altısına Çin sahip ya da ortaktır. 2023’te Çinli bir konsorsiyum (CATL, BRUNP, CMOC) Bolivya’da lityum karbonat tesisleri kurmak için 1 milyar dolarlık anlaşma imzaladı. Çinli şirketlerin Güney Amerika’daki faaliyetleri üzerinden küresel lityum üretiminin yaklaşık %40’ını kontrol ettiği tahmin ediliyor.

Çin şu anda bölgede 40’tan fazla limanda yatırım ya da tam/yarı kontrol sahibi; bunların bazıları Florida yakınlarındaki Bahamalar’daki Abaco Limanı ve Antarktika’ya açılan Arjantin’deki Beagle Kanalı gibi stratejik konumlarda bulunuyor. Buna ek olarak Çin’in bölgede bir düzine uydu tesisi var ve çeşitli ülkelere askeri teçhizat sağlıyor (Venezuela, Arjantin, Bolivya, Ekvador, Küba vb.).

2005’ten beri Çinli banka tekelleri Latin Amerika’ya 120 milyar dolardan fazla borç verdi. Venezuela, yaklaşık 60 milyar dolarlık borçla en büyük alıcı konumunda. Arjantin’de Milei’nin Trump’a bağlılığına rağmen 2025 Nisan’ında Çin’den aldığı 5 milyar dolarlık SWAP kredisi dikkat çekici.

Trump, Bölgede Kukla Hükümetler Dayatmak İstiyor

Belge, ABD’nin ekonomik ve askeri hedeflerine ulaşmak için Batı Yarımküresi’nde kukla hükümetler kurma stratejisini şöyle açıklıyor:

“Batı Yarımküresi’nin ABD’ye yönelik kitlesel göçü önleyecek ve caydıracak kadar istikrarlı ve iyi yönetilen kalmasını; hükümetlerinin narko-teröristlere, kartellere ve diğer ulusötesi suç örgütlerine karşı bizimle işbirliği yapmasını; bölgenin düşman yabancı unsurların kritik varlıkları ele geçirmesinden uzak durmasını; kritik tedarik zincirlerini desteklemesini; ve stratejik konumlara erişimimizi güvence altına almayı istiyoruz. Başka bir deyişle, Monroe Doktrini’ne bir ‘Trump İlavesi’ni dayatacak ve uygulayacağız.”

Bu politikanın merkezinde şu anda Venezuela bulunuyor. Stalinist propagandanın iddialarının aksine Maduro hükümeti uzun süredir ABD emperyalizmine bağlıydı. Chevron, Venezuela petrolünün işletilmesinde tam olarak yer almaya devam ediyordu. Hatta New York Times’ın haberine göre Maduro, Ekim 2025’te ABD şirketlerinin mevcut ve gelecekteki petrol ve altın projelerinin tümünü açmayı, Amerikan şirketlerine ayrıcalıklı sözleşmeler vermeyi, petrol ihracatını Çin yerine ABD’ye yönlendirmeyi ve enerji-maden anlaşmalarını Çin, İran ve Rusya aleyhine “keskin biçimde azaltmayı” önerdi. Tek karşılığının iktidarda kalmak olduğu bildirildi.

Ancak Trump bunu kabul etmedi; çünkü hedefi yalnızca petrol değil, daha geniş bir ulusal güvenlik stratejisi uygulamaktı. Maduro hükümeti emperyalist yanlısı olsa da bir kukla hükümet değildi; devlet etrafında türeyen yozlaşmış Bolivarcı burjuvazinin çelişkili ve fırsatçı çıkarlarını yansıtıyordu. Oysa Trump, tamamen kendi çıkarlarına boyun eğen bir hükümet istiyor; bu yüzden işgal edip Maduro’yu kaçırdı.

Bu işgal, Kolombiya, Küba ve diğer ülkelerde benzer müdahalelerin kapısını aralayabilir ve bölgedeki yeni devrimci süreçler için büyük bir tehdit oluşturuyor.

Belge, “müttefik hükümetleri kazanma ve angaje etme” politikasının gerçek anlamını açıkça tarif ediyor: emperyalist yanlısı burjuva hükümetler bile yeterli değil; aşırı sağcı kukla hükümetler gerekiyor:

“Amerikan politikası, bölgede sınırlarının ötesinde bile hoşgörülebilir bir istikrar yaratmaya yardımcı olabilecek bölgesel şampiyonlar kazanmak üzerine odaklanmalıdır… İlkelerimize ve stratejimize geniş ölçüde uyumlu hükümetleri, siyasi partileri ve hareketleri ödüllendireceğiz.”

Bu amaçla Trump, Milei (Arjantin) ve Nasry Asfura (Honduras Ulusal Partisi) gibi müttefiklerinin seçim zaferlerini kredi koşullarına bağlayarak ekonomik baskıyı açıkça kullanıyor.

Bu politikanın sonuç verdiği inkâr edilemez. Honduras’ta Xiomara, Şili’de Boric, Kolombiya’da Petro ve diğer sınıf işbirlikçisi hükümetlerin yarattığı hayal kırıklıkları, aşırı sağın yükselişine geniş fırsatlar sundu. Bugün Latin Amerika’da Milei (Arjantin), Kast (Şili), Bukele (El Salvador), Asfura (Honduras) hükümette; ayrıca Kolombiya’da 2026 seçimleri aşırı sağın zaferiyle sonuçlandı.

Brezilya’da durum biraz farklı. Lula hükümeti emperyalist yanlısı; Trump ABD burjuvazisinin kendi tabanından gelen baskıyla Lula ile pazarlık yürütüyor. Yine de Trump, 2026’da Lula’yı devirmek için Bolsonaro sonrası bir sağ seçenek inşa etmeye çalışacaktır.

Benzer bir tablo, ekonomisi tamamen ABD’ye bağımlı olan Meksika’da Sheinbaum için de geçerli.

Bu koşullarda Latin Amerika’nın tüm ülkelerinde Trump’ın kıtayı fiilen ilhak etmeye yönelen bu yeni saldırganlığına karşı mücadele etmek hayati önemdedir. Bunun için gerçekten sosyalizm için mücadele eden tüm partilerin Latin Amerika’nın İkinci Bağımsızlığı programını yükseltmesi, ABD ve Avrupa emperyalizmine olduğu kadar “dost” kılığına giren Çin emperyalizmine karşı da mücadele etmesi gerekir. İşçi sınıfını ve onun müttefiklerini ,örneğin yerli halkları, askeri müdahalelere, Venezuela’da olduğu gibi; ya da madencilik/mega-projeler, aşırı sömürü ve eşitsiz ticari anlaşmalara karşı harekete geçirecek en geniş birlik sağlanmalıdır. Gerçek bağımsızlığı, işçi sınıfının sosyal ve politik haklarını garanti altına alacak ve çevrenin tahribini durduracak bağımsız bir işçi çözümü sağlayabilir.

“Trump İlavesi”nin Siyasal Anlamı: Bonapartizm, Aşırı Sağ ve Yabancı Düşmanlığı

Trump, ABD’nin dünyadaki planını dayatmak için Bonapartizme ihtiyaç duyuyor: çökmekte olan emperyalizmin kaba siyaseti. 20. yüzyıl başındaki Monroe Doktrini ile Trump’ın bugünkü politikası arasındaki temel fark, artık “medenileştirici” bir maske kullanmamasıdır. O dönem emperyalist güçler, uluslararası ahlakı ve hukuku savunmak, modernlik ve ilerleme anlatısını yaymak gibi söylemlerle hâkimiyet kuruyordu. Bugün ise Trump, “Önce Amerika” retoriğiyle, sırf gücü olduğu için kendi ekonomik çıkarlarını diğer ülkelerin çıkarlarının üzerine koyabileceğini kaba bir biçimde ilan ediyor.

Trump’ın hükümeti ABD’de bir Bonapartist hükümettir ve burjuva demokratik rejimle çatışma hâlindedir. Yargı sistemiyle sürekli çatışmaktadır. Demokratların yönettiği eyaletlere federal asker göndermektedir. Göçmenleri bastırmak için ICE’ı aşırı biçimde güçlendirmiştir.

Dünya sahnesinde de benzer bir yol izlemektedir: eskiden emperyalist egemenliği ifade eden uluslararası kurum ve anlaşmaları (BM, DTÖ, IMF) bir kenara itmekte ve tahakküm için kaba kuvvete başvurmaktadır.

İki kutuplu yeni bir emperyalist bloklaşma derinleşiyor: biri ABD’nin doğrudan denetiminde, diğeri Çin etrafında toplanıyor.

Aynı zamanda dünya çapında Bonapartizm eğilimi büyüyor; bu durum burjuva demokrasisinin krizini keskinleştiriyor. Belge ayrıca açıkça dünya genelindeki aşırı sağın büyümesini destekliyor:

“Batı Yarımküresi için hedeflerimiz ‘Dahil et ve Genişlet’ olarak özetlenebilir… Yeni ortaklar yetiştirilecek, ABD ise bölgenin ekonomik ve güvenlik ortağı olarak cazibesini artıracaktır.”

Bu ideolojik temel göçmen karşıtlığıdır:

“Kitle göçü dönemi sona ermiştir , Bir ülkenin sınırları içine kimi, hangi sayıda ve nereden kabul edeceği, o ülkenin geleceğini belirler.”

“Mültecilere kapı açmanın toplumsal uyumu bozduğu, güvenliği tehdit ettiği” iddiası aşırı sağın ortak söylemidir.

Benzer şekilde “uyuşturucuya karşı savaş” ideolojisi de Bukele (El Salvador), Noboa (Ekvador) ve tüm Latin Amerika sağının elinde suç dalgalarını manipüle etmek için kullanılan bir seçim silahıdır. Brezilya’da aşırı sağ, Trump’ın söylemini taklit ederek sıradan suçluları “terörist” ilan etmeyi savunuyor.

Belge, kadınların, Siyahların ve LGBT+ insanların baskısının savunulması gibi aşırı sağın temel ideolojik noktalarını yeniden üretiyor.

Bu ideolojik-siyasal bileşim, uluslararası aşırı sağın Trump etrafında birleşmesi için önemli olabilir ve örneğin Latin Amerika’daki müdahaleler nedeniyle oluşan anti-emperyalist bilinci zayıflatabilir.

Ancak şu da açık olmalıdır ki, “ilerici” veya “sınıf işbirlikçisi” hükümetler aşırı sağın yükselişinden doğrudan sorumludur. Bu hükümetlerin neoliberal politikaları işçi kitlelerinde hayal kırıklığı yaratmakta, aşırı sağ bu durumdan beslenmektedir.

Chavismo, bu sürecin özel bir ifadesidir: sınıf işbirliği değil, tepeden tırnağa yozlaşmış ve halk tarafından nefret edilen bir burjuva diktatörlüğüdür. İşgal sonrası yapılan anketlerde Latin Amerika’da, hatta Venezuela’da bile çoğunluğun Maduro’nun ABD tarafından devrilmesini desteklemesi, anti-emperyalist bilincin gerilediğini gösteriyor.

Bu nedenle işçi sınıfının örgütleri, göçmen haklarını, yerli halkların ulusal egemenlik taleplerini savunmalı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı savaşmalı, kadınların ve LGBT+ topluluğun haklarını savunmalıdır. Devrimci sosyalistlerin görevi, demokratik haklar için mücadeleyi sosyalizm mücadelesiyle birleştirmek ve işçi sınıfının iktidarı ele geçirme zorunluluğunu yükseltmektir.

Venezuela’ya Yönelik Saldırının Küba İçin Sonuçları

Küba ekonomisi her geçen gün daha da kötüleşiyor ve Maduro’nun ABD tarafından zorla uzaklaştırılmasından sonra ada sosyal bir kaosa sürüklenebilir. Son beş yılda bir milyondan fazla Kübalı (nüfusun %10’u), çoğu genç, daha iyi yaşam koşulları için göç etti. 2020’den beri ülkenin GSYİH’si %11 düştü; enerji ağı çökmüş durumda; maaşlar çok düşük. Havana dışında ,yabancı burjuvazinin ve Küba devlet aygıtına yerleşmiş ulusal burjuvazinin yaşadığı yerler dışında, günde 18 saate varan elektrik kesintileri sıradan hale geldi. Trump’ın 2019’da uyguladığı yeni yaptırımlar adayı ciddi biçimde boğmuş durumda; ABD’deki Kübalı göçmenlerin para transferlerine ve seyahatlerine ağır sınırlamalar getirildi.

Bu bağlamda Trump’ın Delcy Rodríguez liderliğindeki Chavista kalıntıları üzerindeki yeni kontrolü, Küba ekonomisinin tamamen çökmesine yol açabilir. Küba’nın ekonomisinin asgari düzeyde işlemesi için günde 100.000 varil petrole ihtiyacı var; bunun sadece dörtte birini üretebiliyor. Venezuela on yıl önce geri kalanı sağlıyordu; bugün ABD baskısı ve ödemelerin aksaması yüzünden bu rakam 35.000 varile düştü. Meksika da 22.000 varilden 2025 sonunda 7.000 varile indi. Trump 11 Ocak’ta sosyal medya hesabında şunu yazdı: “KÜBA’YA ARTIK NE PETROL NE PARA GİDECEK , SIFIR!”

Trump’ın tehditleri karşısında Küba’ya yönelik her türlü ABD müdahalesine güçlü biçimde karşı çıkmak; adaya yönelik yaptırımların ve ekonomik ablukaların derhal kaldırılmasını talep etmek gerekir. Venezuela’ya saldırıya ve olası Küba saldırısına karşı sınıf içinde mümkün olan en geniş eylem birliğini kurmak, Rodríguez ya da Díaz-Canel hükümetlerine siyasi destek anlamına gelmez. Aksine, hem Küba’da hem Venezuela’da siyasi ve maddi dayanışmamız, hakları için mücadele eden halka yöneliktir. Amacımız, halkın hükümetten ve emperyalist müdahalelerden bağımsız olarak örgütlenmesini ve gerçek sosyalizme ilerleyebilecek bağımsız ve demokratik bir sınıf alternatifi inşa etmesini sağlamaktır.

“Donroe Doktrini”nin Çelişkileri

Trump yönetiminin kıta üzerinde tahakküm kurma ısrarı, politikasının garanti olduğu anlamına gelmiyor. Bir yandan bu yeni politika kitle direnişiyle karşılaşacak; diğer yandan yapısal sınırlılıklara takılacak.

Birinci olarak, Venezuela’da petrol üretimi ne kolay ne de otomatik bir iştir. 1990’ların sonunda günlük 3,5 milyon varil olan üretim bugün 800.000’e düştü. Analistler, eski seviyelere yaklaşmak için en az beş yıl sürecek devasa yatırımlar gerektiğini söylüyor. Rystad Energy, üretimi 1,1 milyon varile çıkarmak için önümüzdeki 15 yılda en az 53 milyar dolar gerektiğini belirtiyor. Karlı olması için ABD’nin hem uzun vadeli yatırım hem de en az 20 yıl boyunca siyasi denetim sağlaması gerekiyor. Üstelik birçok petrol sahası Çin’e uzun vadeli yasal sözleşmelerle verilmiş durumda; Çinli şirketler haklarının tanınmasını ya da tazminat isteyecektir.

İkinci olarak, sadece petrol ve maden yatırımı yapmak Çin’i bölgeden kovmak için yeterli değil. Yukarıda gösterildiği gibi Çin, Latin Amerika’nın tedarik zincirlerine, enerji ve dijital altyapılarına derin şekilde yerleşmiş durumda. ABD’nin kıtayı yeniden “fethetmesi” çok daha geniş ölçekli ekonomik yatırımları gerektiriyor.

Üçüncüsü, Monroe Doktrini’nin tekrarı tarihsel bir boşlukta yaşanmıyor. ABD daha önce başka ülkeleri işgal etmenin ve kontrol etmenin devasa maliyetini acı biçimde tecrübe etti. Filipinler örneğinde McKinley yönetimi, kukla hükümet kurmanın tek başına yetmeyeceğini kısa sürede gördü; ABD onlarca yıl orada kalmak zorunda kaldı. Irak ve Afganistan savaşları da aynı sonucu doğurdu.

Dördüncü olarak, ABD içinde de ciddi bir çelişki var: halk uzun sürecek yeni bir savaşı desteklemiyor. 2026 Ocak’ında yapılan anketlerde Amerikalıların yalnızca %33’ü Maduro’yu kaçırmaya yönelik askeri müdahaleyi destekliyor; %72’si bunun uzun süreli bir işgale dönüşeceğinden korkuyor. Cumhuriyetçi Kongre bile daha ileri askeri müdahaleleri sınırlamak için adımlar atmış durumda.

ABD’nin bu saldırgan politikasının Latin Amerika’da (ve Avrupa’da) derinleşmesi, Çin’in kitleler arasındaki popülaritesini artırabilir. Biz Çin’in de emperyalist ve yağmacı bir güç olduğunu biliyoruz; ancak Çin’in yükselen bir dinamikte olması ve yatırım sermayesine sahip olması, ABD’nin sunduğu baskı ve cezalandırmanın tersine “kalkınma” vaadiyle sahneye çıkmasına olanak tanıyor.

En önemli çelişki ise Latin Amerika’da ve ABD’de toplumsal ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirecek olmasıdır. Kitle hareketi yenilmiş değildir ve er ya da geç büyük kitlesel mobilizasyonlar ve hatta devrimci patlamalar yaşanacaktır. Bu, daha sarsıntılı bir sınıf mücadelesi dönemine işaret ediyor.

Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: