Anasayfa / Yaşam / “Oppenheimer”, Stalinizm’in İhanetlerini ve Daha Az Kötü Olanı Seçmenin Tehlikelerini Gözler Önüne Seriyor

“Oppenheimer”, Stalinizm’in İhanetlerini ve Daha Az Kötü Olanı Seçmenin Tehlikelerini Gözler Önüne Seriyor

"Oppenheimer", başrolde Cillian Murphy, yönetmen Christopher Nolan, 2023.

Christopher Nolan’ın “Oppenheimer”ı, Stalinizm’in ihanetleri nedeniyle Solu terk eden bir adamın çarpıcı hikâyesidir. Film aynı zamanda, Aşırı Sağ karşısında benimsenen daha az kötü olanı seçme siyasetinin bizi nereye götürebileceğine dair bir uyarı niteliği taşımaktadır.

Sybil Davis –Left Voice / 10 Mart 2024

Christoper Nolan’ın Oppenheimer’ını izlemeye gittiğimde, filmin insanlık tarihinin en büyük iki savaş suçunu işlemesine yardım eden adamın bir yüceltmesi olacağından endişeleniyordum. Ancak karşılaştığım şey, J. Robert Oppenheimer’ın “yol arkadaşı / fellow traveler” olduğu Soldan kapitalist devletin savaş makinesine destek vermeye nasıl geçtiğini anlatan derinden siyasi bir hikâyeydi. Daha da şaşırtıcı biçimde Nolan, bu dönüşümü Stalin önderliğinde Komünist partilerin yaşadığı büyük çöküşün bağlamına oturtmayı başardı.

Filmde Oppenheimer, genç bir adam olarak Sola çekilir ve İspanya İç Savaşı ile üniversitesinde bir bilim insanları sendikası kurma girişimi etrafında yoğun bir siyasi faaliyet yürütür. Bu çalışma onu savaşlar arası dönemin Komünist Parti (KP) çevresine sokar; çeşitli Parti toplantılarına ve sosyal etkinliklere katılır. Ancak Partiye hiçbir zaman katılmaz; çünkü kendi ifadesiyle: “Dünyayı nasıl iyileştireceğime dair özgürce düşünmeye kararlıyım. Neden kendini tek bir dogmayla sınırlayasın ki?”

Bu sahnede Oppenheimer’ın siyasi düşüncesindeki temel kusur kurgulanır: Tutarlı bir çerçeveden yoksundur ve böyle bir çerçeveye sahip olmayı, Marksizm’i adım adım uyulması gereken kuralları olan bir din gibi görerek “dogmaya” bağlanmak olarak reddeder. Oysa bir çerçeve, bizi çelişkili sonuçlara varmaktan, kişisel önyargıların etkisine girmekten ve içinde bulunduğumuz dönemin egemen düşünce kalıplarına boyun eğmekten korur. Marksizm’in amacı da bu gerilimlerden sıyrılarak ekonominin, tarihin ve toplumun nasıl işlediğini kavramak suretiyle meselelere bilimsel biçimde yaklaşmaktır. Bu sayede “dünyayı nasıl iyileştireceğimiz üzerine özgürce düşünebiliriz”; ama bunu parça parça değil, dünyanın bütününü gerçekte nasıl işlediğini anlayarak yaparız. Oppenheimer bunu reddederek,ve onun gibiler de, kendilerini kapitalist toplumun engin denizinde teorik bir kürek olmaksızın baş başa bırakmaktadır. Önce dünyayı anlayamazsak, onu değiştirme mücadelesine nasıl gerçek anlamda katılabiliriz ki? Nolan’ın Oppenheimer portresinde karşımıza çıkan adam, fizik dünyasını gözlemlemek için bilimsel yönteme başvururken insan toplumunu anlamaya çalışırken eklektisizme sarılan biridir.

Bu düşünsel çelişki, KP üyesi Jean Tatlock (Florence Pugh tarafından büyük bir coşkuyla canlandırılmış) tarafından Oppenheimer’a şu sözlerle yüzüne vurulur: “Sen bir fizikçisin, kuralları seçip seçiyor musun? Yoksa disiplini enerjini ilerlemeye yönlendirmek için mi kullanıyorsun?” Oppenheimer “biraz hareket alanı istediğini” söyler ve Tatlock’a her zaman “parti çizgisine bağlı kalıp kalmadığını” sorar. Bu alışveriş, Oppenheimer’ın dogma kaygısıyla birlikte ele alındığında, Stalin dönemindeki KP’nin daha geniş bağlamı içinde son derece anlamlıdır.

Stalin’in Sovyetler Birliği’ni ve uluslararası Komünist partileri bürokratik yollarla ele geçirmesi, tarihin en trajik kesitlerinden birini oluşturur; zira bu süreçte bürokrasi, Rus Devrimi’nin büyük kazanımlarının çoğunu geri aldı ve Stalinizm’in,ya da yandaşlarının deyimiyle “Marksist-Leninizm”in, gerçek Marksizm’in yerine geçmesine zemin hazırladı. Marksizm bir dogma değildir; aksine, Marksizm’in temel ilkelerinden biri şeylerin sürekli devinim hâlinde olduğu ve her birinin kendi bağlamında durmaksızın çözümlenmesi gerektiğidir. Stalinizm ise tam anlamıyla bir dogmadır. Stalin’in Komünist Enternasyonal (Komintern) üzerindeki denetimini pekiştirmesiyle birlikte bu partiler, Sovyetler Birliği’nde köklendirdiği bürokratik yönetimin aynısıyla yüz yüze geldi. Kararlar, farklı ulusal KP’ler arasındaki tartışma ve müzakereler aracılığıyla kolektif olarak alınmıyor; bunun yerine ulusal partilere siyasi “çizgi” biçiminde Kremlin’den yukarıdan aşağıya dayatılıyor, üyeler bu çizgiye ya uymak ya da ihraç, hatta daha ağır sonuçlar, riskiyle karşı karşıya kalmak zorunda kalıyordu.

Bürokratik dayatmaların en kötüsü, Stalin’in Hitler ile stratejik bir ittifak kurduğu Molotov-Ribbentrop Paktı’ydı. Bu pakt, faşizme karşı sokaklarda verilen mücadelenin tam anlamıyla ihaneti olduğu gibi, Sovyetler Birliği’ne kapitalizm ile faşizmin ikiz kötülüklerine alternatif olarak bakan milyonların özlemlerine de ihanetti. İşçileri faşistlere karşı uluslararası ölçekte örgütlemek yerine,yalnızca Almanya, İspanya ve İtalya’da değil, Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve pek çok başka ülkede de yükselmekte olan faşistlere karşı, Stalin onlarla kol kola girmişti.

Stalin’in bürokrasisi bu karşı-devrimci kararı neden aldı? Çünkü “tek ülkede sosyalizm”e dogmatik bir bağlılık söz konusuydu. Bu kuram, sosyalistlerin öncelikli görevinin Marx ve Lenin’in ortaya koyduğu, ardından Troçki’nin savunduğu dünya devrimi değil; Sovyetler Birliği’ni korumak olduğunu ileri sürüyordu. Bu anlayış, dünya devrimine karşı art arda ihanete yol açtı: İspanya’daki devrimci işçi hareketinin Avrupalı burjuva hükümetleriyle ittifakları sürdürme umuduyla etkin biçimde bastırılması bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi.

Bunun sonucunda pek çok kişi,en azından filmde çizilen portresiyle Oppenheimer da dahil olmak üzere, komünizmin gerçek bir alternatif sunup sunamayacağına dair derin kuşkular besledi. Stalin’in faşizme karşı mücadelede bir yol gösterememesi, burjuva devletlerin kendilerini faşist tehdide karşı “demokrasinin”,yani burjuva sözde demokrasisinin, savunucuları olarak sunmasına zemin açtı. Bu tablo, Birinci Dünya Savaşı, Büyük Buhran ve Rus Devrimi’nin zaferiyle sarsılmış olan söz konusu “demokrasilerin” yeniden meşruiyet kazanmasına katkıda bulundu. Stalin bu yeniden meşrulaştırma sürecini destekledi: Hitler paktı nihayetinde çiğnedikten sonra Müttefiklerle omuz omuza savaşa girdi ve savaşın ardından dünya için bir “ortak yönetim” düzeni kurmak amacıyla onlarla masaya oturdu; bu düzene “Yalta Düzeni” adı verildi.

Oppenheimer, Stalinizm’in yarattığı çaresizliği gözler önüne sererek bu çaresizliğin pek çok kişiyi “faşistlere karşı ‘demokratik’ burjuvaziyle saflaşmayı” içeren bir “daha az kötü olan seçeneği” benimsemeye nasıl sürüklediğini gösteriyor. İşçi sınıfının gücüyle faşizme karşı savaşmak yerine,Troçki’nin sürgünden önerdiği yol bu ydu, Oppenheimer ve pek çok başkası emperyalist savaş makinesine dahil olmayı seçti. Oppenheimer’ın durumunda bu, tarihte eşi görülmemiş en yıkıcı silahı tam anlamıyla üretmek ve bu silahı emperyalistlere, istedikleri gibi kullanmaları için teslim etmek anlamına geliyordu; nitekim onlar da bu silahı salt emperyalist çıkarlar uğruna korkunç sonuçlarla kullandılar. Filmin de bize dokunduğu gibi, “daha az kötü olan seçenek”in onu tarihin en büyük kötülüklerinden birini yaratmaya götürdüğünü görüyoruz. Sonunda Oppenheimer, KP çevresinde bir zamanlar yer aldığı gerekçesiyle tasfiye edildi. Görünürde Solda yer alan pek çokları gibi, Oppenheimer da ABD emperyalizmine değer kattığı sürece kullanıldı; ancak savaş biter bitmez Kızıl Avlanma döneminde hızla bir kenara atıldı. Film, Oppenheimer’ın benimsediği “daha az kötü olan seçenek” çerçevesinin onu, çağı şekillendiren bir savaş suçunu hayata geçirmek üzere emperyalizmle ittifak kurmaya sürüklediğini açıkça ortaya koyuyor. Eklektisizmi onu, emperyalizmle siyasi bir birlikteliğe ve ona en güçlü silahını hediye etmeye mahkûm etti.

Oppenheimer devrimci bir film değildir ve Nolan’ın kılık değiştirmiş bir solcu olduğunu düşünmüyorum; ancak bu dönemi aktarmaya çalışırken film, Stalinizm ve daha az kötü olanı seçmenin yıkıcı etkilerine ilişkin bazı gerçekleri gün yüzüne çıkarmayı başarıyor. Oppenheimer bir dogmaya bağlanmak istemiyordu, dünyayı nasıl iyileştireceğini özgürce düşünmek istiyordu, ama sonunda, dünyayı anlayıp sorunları çözmek için içsel olarak tutarlı bir yöntemden yoksun olmak, onu bir zamanlar inandığı her şeyi satmaya götürdü. Tüm bunların gerisinde, Stalin’in ihanetlerinin yarattığı çaresizlik gizlidir; çoğunu Solu büsbütün terk etmeye iten bir çaresizlik.

Bugün Aşırı Sağ yükselirken Oppenheimer bize istemeden de olsa şunu hatırlatıyor: Demokrasiyi savunması için burjuvaziye güvenemeyiz; bizi defalarca satan Stalinistlerin peşinden de gidemeyiz. Bunun yerine, sağa karşı mücadelede hayati stratejik dersler için Leon Troçki’nin ve Dördüncü Enternasyonal’in çalışmalarına yönelmeliyiz. İşçi sınıfının yöntemlerini benimsemeli ve bir birleşik cephe inşa etmeliyiz. Bunun küçük ama somut bir örneğini, ultra gerici cumhurbaşkanı Javier Milei’nin önerdiği genel bütçe yasasının Arjantin’deki yakın tarihli yenilgisinde görebiliriz. İşçi sınıfının haklarına yönelik kapsamlı bir saldırı niteliğindeki bu yasa, Solun önderlik ettiği militan seferberliklerden sonra geri çekilmek zorunda kalındı. Bu, Aşırı Sağ’a karşı mücadeleyi kendi ellerimize almamız için bize ilham vermeli. Oppenheimer’ın çaresizliğine direnerek tarihin yeni bir sayfasını açabiliriz.

Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: