ABD-İsrail’in Venezuela örneğinde olduğu gibi ezici ve hızlı bir zafer elde etme planı başarısızlığa uğramıştır. İran’ın asimetrik savaş stratejisi ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın seçici ablukası, dünya çapında ekonomik ve siyasi sonuçlar yaratan bir çıkmazın oluşmasını sağlamıştır.
İran’ın askeri zaferini savunuyoruz; çünkü bunun halkın kurtuluşu yolunda bir adım olacağını düşünüyoruz. Ancak bu, rejime siyasi destek anlamına gelmez. İşçi sınıfının, gençliğin, kadınların ve ezilen ulusların özörgütlenmesini destekliyoruz. Böylece İran’ı savunurken aynı zamanda eksik olan devrimci önderliği inşa edebilir ve Ayetullahlar tarafından kesintiye uğratılan 1979 Devriminin yolunu yeniden açabilirler.
Fabio Bosco / 21 Mayıs 2026
ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığının başlamasından on hafta sonra hâlâ net bir plan yok. Bir aydır süren kırılgan bir ateşkes mevcut ve önümüzde üç olası senaryo duruyor.
Temel sonuç şudur: ABD-İsrail’in Venezuela örneğinde olduğu gibi ezici ve hızlı bir zafer elde etme planı başarısızlığa uğramıştır. İran’ın, ABD ve İsrail üslerinin bulunduğu ülkelere yönelik füze ve İHA saldırılarına dayanan asimetrik savaş stratejisi ve her şeyden önemlisi Hürmüz Boğazı’nın seçici biçimde ablukaya alınması, dünya çapında ciddi ekonomik ve siyasi sonuçlar doğuran en ağır uluslararası enerji krizlerinden birini yaratarak bir çıkmazın oluşmasını sağlamıştır. Bu durum yalnızca küresel ölçekte değil, ABD içinde de önemli etkiler yaratmıştır.
Bu koşullar altında üç olası senaryo ortaya çıkmaktadır: orta veya uzun vadeli bir anlaşma, askeri saldırıların yeniden başlaması ya da askeri operasyonlar, yaptırımlar ve müzakereler arasında gidip gelen uzun süreli bir “soğuk savaş”.
İlk 38 gün boyunca yaşanan türden askeri saldırıların yeniden başlaması en olası senaryo değildir. Küresel bir durgunluktan kaçınmak isteyen büyük şirketlerin baskısıyla ve kamuoyu yoklamaları ile No Kings Day ve 1 Mayıs gösterilerinin ortaya koyduğu savaş karşıtı eğilim nedeniyle Trump, kendisini kazanan gibi gösterebileceği bir çıkış yolu aramaktadır.
Savaşın başlangıcında bu, İran rejiminin devrilmesi ya da ülkenin tüm altyapısının yok edilmesi anlamına geliyordu. Bugün ise Trump, müzakerelerin temel başlıkları olarak yalnızca atom bombası üretimine yönelik nükleer programın sona erdirilmesini ve Hürmüz Boğazı’nın hiçbir kısıtlama olmadan yeniden açılmasını öne sürmektedir.
Amacı, diplomatik baskı yoluyla, 2015 yılında Obama yönetiminin imzaladığı anlaşmadan daha avantajlı bir nükleer anlaşma elde etmektir. Bu nedenle uranyum zenginleştirmenin on iki yıl süreyle askıya alınmasını ve İran’ın uranyum stoklarının bir bölümünün geri verilmesini önermiştir. İran’ın yaklaşık 11 ton uranyum rezervi bulunmaktadır ve bunun 400 kilogramı yüzde 60 oranında zenginleştirilmiştir; Trump bu miktarın ülke dışına çıkarılmasını istemektedir.
Bir diğer başlık ise ülkenin enerji piyasasının ABD petrol şirketlerine açılmasıdır. Bu durum her iki tarafın da çıkarınadır. Trump, İran petrolünün başlıca alıcısı olan Çin emperyalizmine karşı elini güçlendirecektir. İran ise enerji sektörünü modernize edebilecek ve Çin’in dayattığı indirimli fiyatlar yerine petrolünü uluslararası piyasa fiyatlarından satabilecektir. Bu konu, İran’a yönelik yaptırımların kaldırılması tartışmalarında da gündeme gelmektedir.
İran rejimi de ülkenin uğradığı yıkım nedeniyle askeri saldırıların yeniden başlamasını istememektedir. Rejim; ağır yaptırımların kaldırılması, yurtdışında dondurulan İran fonlarının serbest bırakılması, savaş tazminatları ve Hürmüz Boğazı geçiş ücretleri gibi ekonomik hedeflerin yanı sıra; Hürmüz üzerindeki denetimin sürdürülmesi, nükleer programın sivil amaçlarla korunması ve Filistin hariç tüm cephelerde,Lübnan dâhil, savaşın kalıcı biçimde sona erdirilmesi gibi jeopolitik hedefler izlemektedir. Bu hedeflerin gerçekleşmesi, İran’ın dünyanın en büyük emperyalist gücü ile bölgenin en büyük gücünün ortak saldırısına rağmen ayakta kalmayı başardığını gösterecektir.
İran rejimi müzakerelerde üç aşamalı bir barış planı sundu. İlk aşamada tüm cephelerde,Lübnan dâhil, ateşkes ilan edilmesi ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, böylece ülkeye yönelik deniz ablukasının sona erdirilmesi öngörülmektedir. İkinci aşamada askeri nükleer programdan vazgeçilmesi karşılığında ülkenin yeniden inşasına yönelik ekonomik önlemler, özellikle yaptırımların kaldırılması ve yurtdışında tutulan İran fonlarının serbest bırakılması yer almaktadır. Üçüncü aşamada ise İran’ın ve müttefiklerinin önemli bölgesel güçler olarak konumlarını korudukları ve İsrail’in tüm bölge üzerinde hegemonya kurma planının boşa çıkarıldığı yeni bir Ortadoğu tasavvur edilmektedir.
Müzakerelerin durması uluslararası ekonomiyi durgunluğa sürüklemektedir. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması hem Trump hem de İran açısından kritik hale gelmiştir ve bu durum kapsamlı bir anlaşma olmaksızın da gerçekleşebilir. Böyle bir durumda iki ülke arasında bir tür “soğuk savaş” ortaya çıkabilir.
Savaşı Yeniden Başlatmak İsteyen Tek Taraf İsrail Devleti
Savaşı yeniden başlatmakla ilgilenen tek taraf İsrail Devleti’dir. İsrail’in kırılgan iç istikrarı, yeni toprak kazanımları ve tam bölgesel hegemonya sağlamak amacıyla yürütülen savaşlara bağlıdır. Kimilerinin “Büyük İsrail”, kimilerinin ise “Yeni Ortadoğu” adını verdiği proje budur. Buna rağmen İsrail müzakerelerin içinde dahi yer almamaktadır.
İsrail, Gazze’deki soykırım nedeniyle dünya kamuoyunun “kalplerini ve zihinlerini” kazanma mücadelesini kaybetmiştir ve herhangi bir savaşı sürdürebilmek için ekonomik, siyasi ve askeri açıdan tamamen ABD emperyalizmine bağımlıdır. Ancak ABD emperyalizmi hegemonik karakterini korumakla birlikte gerileme içindedir. İsrail’in itibarı da özellikle gençler arasında ağır bir darbe almıştır; gençlerin büyük bölümü artık İsrail’den ziyade Filistinlilerle dayanışma duymaktadır. Bu durum Yahudi gençler için de geçerlidir.
Filistin’de Soykırım Sürüyor!
İsrail’in zayıflaması, Gazze’de Filistin halkına karşı sürdürülen soykırımda, Batı Şeria’daki saldırgan etnik temizlik politikalarında ya da 1948’de işgal edilen topraklarda yaşayan Filistinlilere dayatılan apartheid rejiminde kendisini göstermemektedir.
İsrail, Gazze’deki soykırımı sürdürmek için uluslararası destek ve suç ortaklığına sahiptir. Kara, deniz ve havadan kuşatma altındaki Gazze’de Trump’ın öncülük ettiği sözde “Barış Kurulu”, Filistin direnişinin koşulsuz silahsızlandırılması yönündeki İsrail taleplerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmamaktadır. Bu sırada İsrail güçleri Filistin topraklarında ilerlemekte ve yeterli insani yardımın girişini engellemektedir.
Öte yandan İsrail’in zayıflaması, soykırımın sürmesi ve yardım filosunun engellenmesi Filistin’le dayanışma eylemlerini güçlendirmektedir. Özellikle Avrupa’da, bazı Latin Amerika ülkelerinde ve Suriye’de bu mobilizasyonlar büyümektedir; her ne kadar ateşkes öncesindeki düzeye ulaşmamış olsa da. Filistin halkının soykırımcı devlete karşı mücadelesini sürdürebilmesinin tek yolu uluslararası dayanışmadır.
Lübnan’da Durum
Trump, Lübnan ile İsrail arasındaki ilişkileri normalleştirmeye çalışmaktadır. Ancak İsrail, Hizbullah’ın zorla silahsızlandırılmasını, Güney Lübnan’daki bir sınır bölgesinin denetimini ve ülke içindeki herhangi bir hedefe askeri saldırı düzenleme hakkını talep etmektedir. Böyle bir anlaşma tam anlamıyla teslimiyet anlamına gelir.
Lübnan hükümeti daha iyi bir anlaşma elde edebilmek için Suudi Arabistan’ın muhalefetine güvenmektedir. Bu arada İsrail ateşkes hükümlerine uymamakta, güneyde kapsamlı bir savaş yürütmekte ve daha dün başkent Beyrut’u hedef almaktadır. Hizbullah ise faaliyetlerini sürdürmekte ve cephaneliğine ucuz, tespiti ve önlenmesi zor olan kablo güdümlü insansız hava araçlarını eklemiştir. Bu durum İsrail’in güneye ilerleyişini zorlaştırmaktadır.
Savaşın ABD İçindeki Etkileri
Venezuela’ya yönelik saldırganlığın aksine Trump, İran’a yönelik on haftalık saldırganlıktan güçlenerek çıkmamıştır.
ABD içinde düşük bir popülariteyle karşı karşıyadır ve hatta kendi MAGA (Make America Great Again) hareketi içinde bile sorgulanmaktadır. Savaşın ABD ekonomisine verdiği zararlar, ICE operasyonları ve milyarder Epstein ile ilişkileri gibi diğer yıpranma kaynaklarına eklenmektedir.
Ulusal ve uluslararası ekonominin yavaşlaması büyük şirketlerin çoğuna zarar vermektedir. Askeri-sanayi kompleksi ve Büyük Teknoloji şirketleri gibi savaştan kazanç sağlayan kesimler ise kârlarını sürdürmek için artık savaşın devamına ihtiyaç duymamaktadır; çünkü silahlanma yarışı ve kamu yatırımları bu kârları zaten garanti etmektedir. Öte yandan petrol sektörü, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasından yararlanmış olsa da yaptırımların kaldırılması halinde İran rezervlerine erişimden de fayda sağlayabilir.
Saldırganlığın bedelini ABD işçi sınıfı ödemektedir. Bu bedel ya petrol fiyatlarındaki artışın yol açtığı enflasyon ya da askeri bütçeyi artırmak için eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerde yapılan kesintiler biçiminde ortaya çıkmaktadır. Savunma Bakanı Pete Hegseth, İran’a yönelik saldırganlığın maliyetinin 25 milyar dolar olduğunu açıklamıştır. Ancak uzmanlar gerçek rakamın 28 ila 35 milyar dolar arasında olduğunu, yani günde yaklaşık 1 milyar dolara ulaştığını düşünmektedir.
İran’da: Rejimin Güçlenmesi ve Baskının Artması
İran’ın askeri stratejisinin başarısı, rejim içindeki Devrim Muhafızları’nın güçlenmesine yol açmıştır. Ayrıca 8 ve 9 Ocak’ta işçi ve halk protestolarına yönelik katliamların ardından ciddi biçimde zayıflayan rejim tabanının moralini de yükseltmiştir.
Monarşistler ve Halkın Mücahitleri Örgütü (MEK), emperyalist saldırganlığı desteklediler ve şimdi geniş çaplı bir toplumsal tepkiyle karşı karşıyalar. Bu durum, MEK’in Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak rejiminin İran’ı işgalini desteklediği dönemde yaşadıklarına benzemektedir.
Muhalif grupların çoğu ise emperyalist saldırganlığa karşı çıktı. Bunun nedeni hem tarihsel deneyimin hiçbir yabancı işgalin ülkeye fayda getirmediğini göstermesi hem de üç binden fazla İranlının ölümüne yol açan yıkımdı; ölenlerin büyük çoğunluğu sivildi.
Ağır emperyalist saldırılara rağmen İran rejimi, ocak ayında gizlice tutuklanan ve aileleri ya da avukatları bilgilendirilmeyen en az 10 protestocuyu 17 Mart’tan bu yana idam etmeyi başarmıştır. Bu kişilere yöneltilen suçlamalar işkence altında alınan ifadeler temelinde oluşturulmuştur.
Ayrıca internet ve telefon erişiminin kesilmesi, ailelerin ve arkadaşların iletişimini engellemekte ve birçok ekonomik faaliyeti imkânsız hale getirmektedir. Bu durum bir milyondan fazla işçiyi etkilemektedir.
Bu baskıcı yöntemlerin emperyalist saldırganlığa karşı savaş çabalarına hiçbir katkısı yoktur. Tam tersine, halkı bölmekte ve muhalif kesimleri yabancılaştırmaktadır. Bu acımasız baskının amacı, hayat pahalılığına ve demokratik özgürlüklerin yokluğuna karşı yeni protestoların ortaya çıkmasını engellemektir.
Kara işgali tehdidine karşı özellikle halkın silahlandırılması gibi ülkenin savunulmasına yönelik gerekli önlemler alınmamıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin OPEC’ten Çekilmesi
Emperyalist saldırganlık, Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan arasındaki çatlağı derinleştirmiştir. Bu ayrışma farklı ekonomik çıkarları ve bölgesel politikaları yansıtmaktadır.
Birleşik Arap Emirlikleri, petrol ve gaz ihracat kotalarına uymamak için OPEC’ten çekilmiş ve İsrail hegemonyasını kabul ederek Yemen ve Sudan gibi Suudi Arabistan’la çıkar çatışması yaşadığı ülkelerde hareket alanı elde etmeye çalışmıştır. Emperyalist saldırganlık sırasında İsrail, BAE’ye İran füze ve İHA’larını durdurmakta başarısız olan hava savunma sistemleri sağlamıştır. BAE artık İran’a karşı İsrail desteğine güvenmektedir.
Suudi Arabistan ise İsrail hegemonyası altında şekillenecek bir “Yeni Ortadoğu”yu kabul etmemektedir. Aynı şekilde İran hegemonyasını da kabul etmemektedir. Aksine, kendi bölgesel etkisini güçlendirmeyi hedeflemektedir. Bu amaçla Pakistan, Mısır ve Türkiye ile bir ittifak inşa etmeye çalışmakta ve emperyalist ülkelerle ilişkilerini çeşitlendirmek istemektedir.
ABD İle Avrupa Arasındaki Emperyalistler Arası Çatışma
İran’a yönelik saldırganlık, ABD ile Avrupa arasındaki krizi hızlandırmıştır. Bu krizin kökleri; Ukrayna’da Avrupa emperyalizminin zararına Rus emperyalizmine verilen destek, Grönland üzerindeki anlaşmazlıklar ve Trump’ın Avrupa kamuoyundaki tarihsel olarak düşük popülaritesine rağmen Almanya’daki AfD ile Viktor Orbán gibi Avrupa aşırı sağına verdiği destekte yatmaktadır.
Buna ek olarak, Trump’ın hızlı zafer stratejisinin başarısız olduğu ortaya çıktıktan sonra Avrupa’dan İran’a yönelik saldırganlığa destek vermesi talep edilmiştir. Geçen hafta Trump, Almanya’daki bir NATO üssünden beş bin askerin çekileceğini duyurdu. Trump’ın amacı NATO’yu dağıtmak değil, Avrupa emperyalizmini kendi denetimi altına daha sıkı biçimde almaktır.
Savaşın Kazananları: Çin ve Rusya
Kısa vadede Rus emperyalizmi, 16 Mayıs’ta sona eren ABD yaptırımlarının kaldırılması sonucu yükselen petrol gelirlerinden yarar sağlamıştır. Ancak İran’ın Rus petrol endüstrisi ve limanlarını hedef alan saldırıları bu kazancı sınırlamıştır. Bu saldırılar petrol üretimi ve ihracatını en az yüzde 20 azaltmıştır.
Ek gelirlere rağmen askeri harcamalar ulusal bütçede giderek daha büyük bir yer kaplamaktadır. Ayrıca günlük binin üzerinde ölüm yaşanmakta ve bunların yüzde 25’i doğrudan muharebe kayıplarından oluşmaktadır. Rusya’nın bugüne kadar 1,2 milyondan fazla asker kaybettiği, bunların dörtte birinin öldüğü tahmin edilmektedir. Bu durum Rusya’nın sınırlarına dayandığını ve Ukrayna topraklarının bir bölümünü ele geçirmek için giderek daha fazla Trump ve Xi Jinping’e bel bağladığını göstermektedir.
Çin emperyalizmi ise orta ve uzun vadede ABD’nin İran karşısında tıkanan saldırganlığı ve ticaret savaşı gibi politikalar nedeniyle uluslararası siyasi ve askeri itibar kaybından yararlanmaktadır. Ayrıca Pakistan’ın ateşkese ulaşma çabalarının arkasında da Çin bulunmaktadır. Son günlerde Çin rejimi Hürmüz Boğazı’nın koşulsuz biçimde yeniden açılmasını talep etmiş ve bu tutum İran’ı da aynı yönde etkilemiştir.
İran’ın Emperyalist Saldırganlığa Karşı Askeri Zaferi İçin
Savaş henüz sona ermemiştir. Ancak dünya ekonomisi üzerindeki etkileri ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan dünya düzeninin çözülüşü şimdiden açık biçimde görülmektedir.
ABD ve İsrail emperyalizminin yenilgisi yalnızca İranlı, Lübnanlı ve Filistinli işçi sınıflarının değil; kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlük için mücadele eden tüm ezilen halkların çıkarınadır. Eğer bu savaşta ABD emperyalizminin yenilgisi kesinleşirse, Trump bunu kabul etmese bile, bunun dünya çapında önemli sonuçları olacak ve aşırı sağcı emperyalist hükümeti zayıflatacaktır.
Ne yazık ki İran rejimi siyasi tutsakları serbest bırakmamış ve halkı silahlandırmamıştır. Bunlar ülkenin savunulması için önemli adımlardı. Rejimin ülkenin özsavunmasına koyduğu sınırları teşhir ediyoruz: Ulusal savunma için halka silah sağlanmalıdır.
İran’ın askeri zaferini savunuyoruz, çünkü bu, halkın kurtuluşu yolunda bir adım olacaktır, ancak bu tutum rejime siyasi destek anlamına gelmemektedir. İşçi sınıfının, gençliğin, kadınların ve ezilen ulusların özörgütlenme girişimlerini destekliyoruz. Böylece bugün gerici bir rejim tarafından yönetilen İran’ın savunulmasına katılırken, eksik olan devrimci önderliği inşa edebilir, Ayetullahlar tarafından kesintiye uğratılan 1979 Büyük İşçi Devrimi’nin yolunu yeniden açacak koşulları yaratabilirler.
Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.






