Anasayfa / Dünya / İran’ın Meydan Okuyuşunun Toplumsal Kökleri: ‘Uygarlık’ Üzerine Bir Diyalog

İran’ın Meydan Okuyuşunun Toplumsal Kökleri: ‘Uygarlık’ Üzerine Bir Diyalog

Tahran'da hükümete destek amacıyla düzenlenen gece mitingi. Fotoğraf: Fars Haber Ajansı

Fotoğraf: Tahran’da hükümete destek amacıyla düzenlenen gece mitingi. (Fars Haber Ajansı)

İran’ın Batı karşısında ayakta kalabilmesi, sömürgeleştirilmiş dünyanın dört bir yanında hayranlık kaynağı haline geldi. Bu özgüven nereden geliyor?

Sömürgeleştirilmiş toplumlardan gelmeyenler için “vatan savunması” gibi ifadelerin ve uygarlık mirası fikrinin taşıdığı gücü anlamak zordur. Sömürgecilik, toplumlara çok büyük zararlar vermiştir. Zenginlikleri yağmalar ve bunları başka halkların gelişimi için yeniden yatırımlara dönüştürür; sömürgeleştirilmiş halkların kültürlerini aşağılar ve çoğu zaman onların dillerini ve tarihsel misyon duygularını ellerinden alır. İşte bu nedenle Küresel Güney’deki pek çok insan, İran’ın ABD karşısında ayakta kalabilmesine ve mevcut çatışmadan stratejik açıdan galip çıkmasına hayranlık duymaktadır.

Vijay Prashad / Peoples Dispatch / 27 Nisan 2026

ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü gayrimeşru savaşın en ağır günlerinde, bombalanan sivil bölgelerde bulunan dostlarımla konuşuyordum. Bazıları akademisyen, bazıları şair ve sanatçıydı; kimileri devlet içinde, kimileri farklı kurumlarda çalışıyordu. Hükümete dair görüşleri ne olursa olsun, hepsi dimdik ayaktaydı. Tek bir kişi bile kendi dünyasının çökmekte olduğunu hissetmiyordu. Hepsi kararlılığını koruyor, cesaretlerini İran uygarlığının dayanıklılığına duydukları derin inançtan alıyordu.

Marksist düşünce ile ulusal kurtuluş düşüncesinin “uygarlık” kavramıyla ilişkisi tarih boyunca oldukça karmaşık olmuştur. Klasik Marksizm bu kavrama mesafeli yaklaşmıştır; çünkü uygarlık fikri, toplumsal bölünmeleri kültürel bir homojenlik perdesi altında düzleştirerek sınıf mücadelesinin gerekliliğini görünmez kılabilirdi. Ancak Marksizm, İkinci Dünya Savaşı sonrası büyük anti-sömürgeci mücadelelerin temel çerçevelerinden biri haline geldikçe, uygarlık fikri farklı bir anlamla yeniden gündeme geldi. Uygarlık, emperyalizme karşı kültürel mücadelede değerli bir zemin olarak kavranmaya başlandı. Böylece uygarlık, yalnızca sınıf egemenliğinin ideolojik maskesi olmaktan çıkıp, ulusal sürekliliğin ve siyasal meşruiyetin bir aracı haline gelebiliyordu. Fakat uygarlığın bu şekilde yeniden sahiplenilmesi, aynı zamanda o uygarlığın içindeki gerici miraslarla hesaplaşmaya hazır özgürleştirici bir perspektiften yürütülmek zorundaydı.

Örneğin Çin’de, en yetkin ifadesini Mao Zedung’da bulan Çin Marksizmi; Konfüçyüsçü hiyerarşi ve cinsiyetçilik gibi devrim öncesi Çin’in en gerici miraslarıyla kopuşu savunurken, aynı zamanda sınıf mücadelesi ve ideolojik dönüşüm aracılığıyla “Çin uygarlığı” fikrini emperyalizme karşı bir siper ve ulusal yurtseverliğin gelişimi için bir dayanak olarak benimsedi.

İran Devrimi (1978,1979), aralarında Marksistlerin de bulunduğu farklı siyasal güçler tarafından gerçekleştirildi. Ancak bunların birçoğu daha sonra yeni kurulan İslam Cumhuriyeti tarafından baskıya uğradı ve katledildi. Buna rağmen, Marksist fikirlerin önemli bir bölümü İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik çerçevesine sızdı. Bu durum; Ehsan Tabari (1917,1989), Celal Al-i Ahmed (1923,1969), Ali Şeriati (1933,1977), Bijan Cezani (1938,1975) ve Hüsrev Golsorhi (1944,1974) gibi, Marksizmle farklı ilişkiler kurmuş düşünürlerin etkisiyle gerçekleşti. Bu isimler üzerine çok daha fazla yazmak isterdim, fakat bu başlı başına bir kitap konusu olurdu. Bunlar arasında en çarpıcı olanı, yaşamının en verimli döneminde katledilen Golsorhi’ydi. Mahkemede sarsılmış yargıca şöyle seslenmişti:

“Konuşmama, Ortadoğu halklarının büyük şehidi Mevla Hüseyin’in bir sözüyle başlıyorum. Ben bir Marksist-Leninist olarak toplumsal adaleti önce İslam okulunda aradım ve oradan sosyalizme ulaştım. Bu mahkemede ne hayatım ne de ömrüm için pazarlık yapacağım. Ben, İran’ın mücadele eden ve yoksullaştırılmış halklarının kavgasında yalnızca önemsiz bir damlayım… Evet, hayatım için pazarlık yapmayacağım; çünkü ben mücadeleci ve cesur bir halkın çocuğuyum. Sözlerime İslam’la başladım. İran’daki gerçek İslam, her zaman İran’ın kurtuluş hareketlerine olan borcunu ödemiştir. Seyyid Abdullah Behbehani’ler, Şeyh Muhammed Hıyabani’ler bu hareketlerin gerçek temsilcileridir. Bugün de gerçek İslam, İran’ın ulusal kurtuluş hareketlerine olan borcunu ödemektedir. Marx ‘Sınıflı toplumda servet bir tarafta birikirken, yoksulluk, açlık ve sefalet diğer tarafta büyür; serveti üretenler ise bundan mahrum bırakılır’ dediğinde ve Mevla Ali ‘Binlerce insan yoksullaştırılmadan hiçbir saray yükselmez’ dediğinde, arada derin bir benzerlik vardır. Bu nedenle Mevla Ali tarihin ilk sosyalisti olarak adlandırılabilir; aynı şekilde Selman-ı Farisi ve Ebu Zer Gifari de öyledir.”

Devrim dönemine gelindiğinde İran solu, Fedai gerillalar, komünist Tudeh Partisi ve İslamcı-devrimci Mücahitler arasında bölünmüş durumdaydı, Şah’ı dinsel güçlerle ittifak kurmadan deviremeyeceğini anlamıştı. Ancak din adamlarının İran toplumu üzerindeki, işçi sınıfını da kapsayan etkisini küçümsediler. İşte bu yanlış hesap, İran Devrimi’nin bir yıl içinde İslam Cumhuriyeti’ne dönüşmesine yol açtı. Ancak ortaya çıkan yapı sıradan bir teokrasi olmadı. Devrim sonrası İran, kökleri Büyük Kiros’un (MÖ 559,530) ve Ahameniş İmparatorluğu’nun (yaklaşık MÖ 550,330) dönemine uzanan çok daha eski bir uygarlık mirasına yaslandı. Bu tarihsel köken, Şiiliğin İran’da devlet dini haline geldiği Safevi İmparatorluğu’ndan (1501,1736) yaklaşık iki bin yıl öncesine dayanıyordu. İran toplumunda kurucu rol oynayan şey de işte bu daha eski uygarlık mirasıdır. Bu miras, toplumsal farklılıkları kendi içinde soğurabilmekte ve büyük kriz anlarında egemenliğin savunusu için daha derin bir tarihsel meşruiyet çağırabilmektedir. Şah, 1971’de Persepolis’te Büyük Kiros’tan bu yana “2.500 yıllık kesintisiz uygarlığı” kutlamak için devasa bir tören düzenlemişti. Daha sonra Irak’ın 1980,1988 arasındaki saldırı savaşında Saddam Hüseyin çatışmayı “Arapların Perslere karşı savaşı” olarak sunmaya çalıştığında, İslam Cumhuriyeti bu çerçeveyi reddetti ve bunun bir “vatan savunması” (دفاع از وطن / defa’-e vatan) olduğunu vurguladı. Böylece hiçbir zaman sömürgeleştirilmemiş ve boyunduruk altına alınmamış bir toprağın, halkı tarafından ne pahasına olursa olsun savunulması gerektiği fikrine yaslandı.

Sömürgeleştirilmiş toplumlardan gelmeyenler için “vatan savunması” gibi ifadelerin ve uygarlık mirası fikrinin taşıdığı gücü anlamak zordur. Sömürgecilik, toplumlara çok büyük zararlar vermiştir. Zenginlikleri yağmalar ve bunları başka halkların gelişimi için yeniden yatırımlara dönüştürür; sömürgeleştirilmiş halkların kültürlerini aşağılar ve çoğu zaman onların dillerini ve tarihsel misyon duygularını ellerinden alır. İşte bu nedenle Küresel Güney’deki pek çok insan, İran’ın ABD karşısında ayakta kalabilmesine ve mevcut çatışmadan stratejik açıdan galip çıkmasına hayranlık duymaktadır.

Bu yok ediliş tarihini paylaşanlar için, Çin ya da İran gibi toplumların sergilediği onura tanıklık etmek son derece ilham vericidir. Bu toplumlar, kültürel gururlarını hayali geçmişler icat ederek ya da başkalarını, ister azınlıklar ister yabancılar olsun, şeytanlaştırarak kurmak zorunda değildir. Kültürlerinin sömürgecilik tarafından bütünüyle yıkıma uğratılmamış olması, onların kendi tarihlerini yeniden sahiplenmelerini ve yeniden kurmalarını mümkün kılmaktadır. Böylece Batı’nın sahte tersyüz edilişlerine, aynı anda hem reddediş hem de taklit içeren eğilimlere, bütünüyle sıkışıp kalmazlar. Bu, ABD’nin yıkıcı gücü karşısında onurla durabilen ve Trump ile çevresine dair gönderilen Lego memelerinde görüldüğü gibi, boş bir alaydan değil gerçek bir küçümsemeden beslenen bir özgüvendir.

Aralık 1997’de İslam Konferansı Örgütü (İKÖ), “Medeniyetler Diyaloğu” fikrini ortaya koyan Tahran Deklarasyonu’nu yayımladı. Bu, Samuel Huntington’ın 1993 tarihli makalesi ve 1996’da yayımlanan “Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kuruluşu” adlı kitabına doğrudan bir yanıttı. Huntington, Foreign Affairs’te yayımlanan ilk makalesinde şöyle diyordu: “Medeniyetler arasındaki çatışma, modern dünyadaki çatışmaların evrimindeki son aşama olacaktır.” Huntington’a göre tarih, ideolojilerin çatışmasından (komünizm ile kapitalizm) uygarlıkların çatışmasına geçmişti. Bu uygarlıkları da “Batılı, Konfüçyüsçü, Japon, İslami, Hindu, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve muhtemelen Afrika uygarlıkları” olarak tanımlıyordu. Huntington, yeni fay hatlarının bu eksenlerde oluşacağını ileri sürüyordu. İKÖ ise dünyayı bu şekilde görmenin, tarif ettiğini iddia ettiği çatışmayı önlemek yerine bizzat üretebileceği konusunda uyardı ve uygarlıklar arasında çatışmayı beklemek yerine diyalog kurulmasının daha doğru olacağını savundu.

Tahran Deklarasyonu Birleşmiş Milletler’de yankı buldu; fakat Batılı başkentlerde karşılık görmedi. Zira 2001’den önce başlamış olan “Teröre Karşı Savaş” söylemi giderek kontrolden çıktı. İslam korkusu sıradanlaştı ve hızla göçmen korkusuyla birleşti. Bu ikili korku, bugün hâlâ Avrupa ve Amerika toplumlarını felç etmektedir. 1998’de Birleşmiş Milletler 2001 yılını “Medeniyetler Arası Diyalog Yılı” ilan etti. UNESCO’nun 15 Ekim,3 Kasım 2001 tarihleri arasında Paris’te düzenlenen 31. Genel Konferansı’nda İranlı filozof ve diplomat Ahmed Celali konferans başkanı seçildi ve İran Cumhurbaşkanı Seyyid Muhammed Hatemi kuruma hitap etmeye davet edildi. Konferans, ABD’deki Eylül saldırılarından yalnızca bir ay sonra ve ABD’nin Afganistan işgalinin sürdüğü sırada gerçekleşti. Hatemi’nin konuşması bugün hâlâ güçlüdür; dünyaya “sahte siyasal kutuplaşmalara ve bölünmelere teslim olmama” çağrısı yapıyordu. Ona göre terörizm, “kör bağnazlık ile kaba kuvvetin uğursuz birleşiminin ürünüdür ve tüm propagandasına rağmen yalnızca bilinçdışının zararlı içeriklerinin yansımasından ibarettir.”

Hatemi’ye göre bir terör saldırısı gerçekleştiğinde yapılabilecek en kötü şey intikamla karşılık vermektir. “İntikam tuzlu su gibidir; suya benzer ama susuzluğu gidermek yerine artırır ve böylece dünyayı sonsuz şiddet, nefret ve intikam döngülerine sürükler.” Bu nedenle Hatemi, intikam yerine “uluslararası toplumun temel ihtiyacının diyalog olduğunu” savunuyordu.

Diyalog çağrısı önemli ve gereklidir; çünkü alternatif, bizi hem eşitsizlikleri derinleştirip gezegensel yıkımı hızlandıran kapitalist sistem hem de toplumları savaşla parçalayan emperyalist sistem aracılığıyla yok oluşa sürüklüyor. Ancak ne uygarlık ne de diyalog, tek başına tarihi insanlığın kurtuluşuna doğru taşıyacaktır. Bunun için sınıf mücadelesinin keskinleşmesi, insan ihtiyaçlarının maddi eşitsizlikleri ve iktidar ilişkilerini aşması ve küresel sistemin insanlığı birbirine düşürmek yerine ortak kaderlerimize yanıt verecek biçimde dönüştürülmesi gerekecektir.

Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: