Anasayfa / Şimdi Gündem / Bu Bataklıktan Çıkış Mümkün! Yeni Bakanlar Erdoğan’ın Seçim Garantisi mi?

Bu Bataklıktan Çıkış Mümkün! Yeni Bakanlar Erdoğan’ın Seçim Garantisi mi?

"Sefalet Zammı Kabul Etmiyoruz. Migros Depo Ayakta" ve "Üreten Biziz, Yöneten de Biz Olacağız"
  • Fotoğraf: Direnişleri kazanımla sonuçlanan Migros depo işçilerinin ellerinde tuttukları pankartlarda yazılı sloganlar: “Sefalet Zammı Kabul Etmiyoruz. Migros Depo Ayakta” ve “Üreten Biziz, Yöneten de Biz Olacağız”

Ne diktatörlüğün tam hakimiyetinden ne de umutlu bir bahardan söz edebiliriz. Hala demokratik mevziler ve seçim hakları için dişe diş mücadele etmemiz gereken bir eşikteyiz. “Büyük Resmi” izleyip hayıflanmak yerine, üretimden gelen gücü kullanarak nasıl kazanılacağını işçiler öğretiyor.

Marksizm Şimdi! Yayın Kurulu / 17 Şubat 2026

İçişleri ve Adalet Bakanlıklarında gerçekleştirilen son atamalar, kuşkusuz haftanın en kritik gündem maddesini oluşturuyor. Baskıcı Saray rejiminin temel dayanaklarını yargı, polis, jandarma ve istihbarat teşkilatı meydana getiriyor. Dolayısıyla bu hamleler, rejimin önümüzdeki süreçte nasıl bir rota izleyeceğinin de açık bir ilanı niteliğindedir.

Bu atamaları iki temel düzlemde okumak mümkündür: Bir yanda yeni bir rejim şiddeti dalgasının hazırlığı sürerken, diğer yanda ise tüm baskı araçlarına rağmen muhalefeti durduramayan iktidarın içinde bulunduğu güvensizlik ve beka telaşı dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, “Artık seçim olmaz” gibi kestirme argümanlar üretmek için henüz erkendir. Ancak unutulmamalıdır ki; seçimlerin tamamen işlevsizleştiği, Rusya veya Venezuela benzeri bir modelle muhalif liderlerin etkisiz hale getirildiği bir dönem imkansız değildir.

Neden Kaygılanmalıyız?

Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevini yürüttüğü dönemde, Ekrem İmamoğlu dahil olmak üzere 15 CHP’li belediye başkanına yönelik operasyonların stratejik mimarı konumundaydı. Bu nedenle, koltuğa oturur oturmaz İBB davasına müdahil olması tesadüf olarak değerlendirilemez. Saray’dan aldığı icazetle sadece yargı kararlarını şekillendirme değil, aynı zamanda 25 bin hakim ve savcının geleceğine hükmetme yetkisine de sahip kılınmıştır. Rejimin, Adalet Bakanlığı üzerinden tüm muhalefeti biat ettirme politikasına hız vereceği aşikardır.

Yine de henüz, göstermelik de olsa “burjuva adaleti” kavramının ve seçim sandığına dair belirli bir hassasiyetin sürdüğü bir evreden geçmekteyiz. Bakan’ın ilk “imaj tazeleme” odaklı konuşmaları bizi yanıltmamalıdır. Ne diktatörlüğün tam hakimiyetinden ne de umut verici bir bahar havasından söz edilebilir. Aksine, hala demokratik mevziler ve seçim hakları için dişe diş mücadele edilmesi gereken kritik bir eşikte bulunuyoruz.

İçişleri Bakanlığı’na getirilen Mustafa Çiftçi ise İslami bir geçmişten gelen, ancak bürokrasi içerisinde MHP ve milliyetçi kanatla dengeleri gözetmesiyle bilinen bir profildir. Artık polis ve jandarma teşkilatları onun komutası altındadır.

Her iki bakan da şu kritik süreçler üzerinde doğrudan belirleyici olacaklardır: Kürt meselesi bağlamında devlet ile Abdullah Öcalan arasındaki olası müzakere süreçleri, seferberlik halindeki ezilen kitlelerin mücadelesi, ülkenin kırıntıları kalmış demokratik geleneğinin geleceği.

Bu isimlerin seçim hukukuna koşulsuz saygı duyacak bürokratlar olmayacakları bir gerçektir. Temel görevleri; yoksulluktan nefesi kesilen emekçilerin sesini boğmak ve çetin bir sınıf savaşında rejime kalkan olmaktır.

Bölgesel Kuşatma ve Tasfiye Saldırıları

Son 1,5 yıldır sürdürülen “terörsüz Türkiye” ve “iç cephe” tartışmalarını, bölgedeki jeopolitik gelişmelerden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Kürt hareketi ve DEM ciddi bir sessizliğe itilmeye çalışılırken, Rojava’daki gelişmeler üzerinden bir izolasyon ve pasifize edilme riski dayatılmaktadır. Dışişleri Bakanı, Rojava’nın ardından sıranın Irak’taki Kürt federe yapısına geleceğini açıkça ifade ederken, eş zamanlı olarak İran’daki molla rejiminin bekasını savunmaktadır.

Bu tasfiye dalgası sadece Kürt siyasi hareketiyle sınırlı kalmamaktadır. ESP’ye yönelik operasyonlar ve yüze yakın devrimcinin tutuklanması, bu topyekûn saldırı stratejisinin bir parçasıdır. ESP; hem Rojava’daki sosyalist varlığın hem de Türkiye’deki devrimci dinamiklerin tasfiyesi için özel bir hedef olarak seçilmiştir. Partinin yasal bir statüde olmasının yanı sıra; sendikaları, yayın organları ve kültür merkezleriyle birlikte hedef alınması, mücadele kararlılığı gösteren tüm toplumsal güçlere verilmiş bir gözdağıdır.

Yaşam Tarzına Müdahale ve Gençliğin Kıstırılmışlığı

Rejim bir yandan kurumsal muhalefete ve sosyalistlere saldırırken, diğer yandan muhafazakar/İslamcı yaşam tarzını topluma dayatmaya devam etmektedir. Suriye’deki cihatçı grupların elde ettiği kazanımlar, bölgemizdeki tüm laik ve demokratik değerler için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Gençlik bu süreci derin bir kaygıyla izlemektedir; seküler yaşama yönelik gündelik saldırılar, yaygınlaşan tarikat ağları, yasaklanan konserler ve sanatçılara yönelik tehditler, Saray’ın “kültürel hegemonya” savaşının temel araçları haline gelmiştir.

Abluka Birleşik Mücadele ile Dağıtılır!

Tüm otoriterleşme adımlarına rağmen rejim kitlelerin rızasını alamıyor. Emek-sermaye çelişkisi gizlenemez boyutta, yolsuzluklar her yerden patlak veriyor. Üniversitelere yönelik her saldırı, gençliğin bu düzene olan öfkesini daha da biliyor.

Karamsarlığa yer yok! En sert baskı dönemlerinde bile işçi sınıfından zafer haberleri gelmeye devam ediyor. Smart Solar, Migros Depo ve Okmeydanı Özel Hastanesi işçilerinin grevleri zaferle sonuçlandı. 2025 son çeyreğinde başlayan hareketlilik 2026 başında sonuç verdi. Enflasyon karşısında eriyen maaşlara, kötü çalışma koşulları birçok sektörde işçileri harekete geçirdi. Kamuoyu desteği de grevlere güç verdi.

Smart Solar Grevi: 114 günlük direnişin ardından işçilerin zaferiyle ve patronun geri adımıyla sonuçlandı. Kocaeli Gebze’de bulunan Smart Solar güneş paneli fabrikasında, Birleşik Metal-İş Sendikası üyesi işçilerin düşük ücret dayatmasına ve sendikal baskılara karşı başlattığı direniş, tam 114 günün ardından 12 Şubat 2026’da zaferle sonuçlandı. 22 Ekim 2025’te başlayan grev süreci; işverenin yetki itirazları, grev kırıcılık girişimleri ve 44 işçinin işten çıkarılması gibi gergin anlara sahne olsa da, özellikle kadın işçilerin öncülük ettiği kararlı duruş sayesinde kazanımla noktalandı. İmzalanan toplu iş sözleşmesiyle birlikte, en düşük işçi maaşı 65.000 TL seviyesine yükseltildi, ortalama %50 oranında ücret zammı alındı ve işten çıkarılan tüm işçilerin işe iadesi sağlandı. Türkiye işçi sınıfı tarihi için önemli bir deneyim olarak kayıtlara geçen bu süreç, örgütlü mücadelenin ve dayanışmanın gücünü bir kez daha kanıtladı.

Migros Depo Direnişi: 2026 yılının başında gerçekleşen direniş, kazanımla sonuçlanan bir süreç oldu. 23 Ocak’ta başlayan ve 23 gün süren bu mücadele, 15 Şubat 2026 itibarıyla işçilerin büyük zaferiyle noktalandı. İşçiler, kendilerine dayatılan %28’lik “sefalet zammını” kabul etmeyerek DGD-SEN (Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası) öncülüğünde 10 ildeki 14 depoda iş bıraktı. Direniş sırasında yaklaşık 303 işçi işten çıkarıldı, bazı işçiler lojmanlardan tahliye edilmekle tehdit edildi ve eylemler sırasında çok sayıda gözaltı yaşandı. İşçilerin Migros’un patronu Tuncay Özilhan’ın evi önünde yaptığı eylemler ve kamuoyunun başlattığı Migros boykotu, şirketin geri adım atmasında en büyük etkenlerden biri oldu. Migros yönetimi ile DGD-SEN arasında varılan mutabakat sonucunda elde edilen kazanımlar şunlardır:

• En büyük zafer, depolardaki taşeron sisteminin kaldırılması oldu. Yaklaşık 7.875 işçi doğrudan Migros kadrosuna geçirildi. Hatta idari birimlerdeki (beyaz yaka) taşeron çalışanlar da kadroya alındı.

• %28’lik teklif, işçilerin “kök ücreti” olarak kabul edildi. Bunun üzerine, yetkili sendika (Tez Koop-İş) ile yapılacak toplu sözleşmeden gelecek ek zamlar da eklenecek şekilde bir yapı kuruldu.

• İşten çıkarılan tüm işçilere geri dönüş hakkı tanındı. Dönmek istemeyenlere ise ek tazminat hakları sağlandı.

• İşçilerin taşeronda geçen yılları “kıdem” olarak korunurken, banka promosyonlarının tam ödenmesi ve vergi yükünün hafifletilmesi gibi konularda da iyileştirmeler yapıldı.

Okmeydanı Özel Hastane Direnişi: Kasım 2025’te başladı ve Aralık 2025’in sonunda (51. gününde) zaferle sonuçlandı. Direniş, Türkiye’de sağlık emekçilerinin son yıllarda artan hak arama mücadelesinin en somut örneklerinden biri oldu. Bu direniş, sadece ücret artışı değil, aynı zamanda sağlıkta taşeronlaşmaya ve insani çalışma koşullarına karşı önemli bir örnek oldu. Direnişin fitilini ateşleyen ana sebep, hastane yönetiminin enflasyon karşısında ezilen sağlık işçilerine (hemşireler, hasta bakıcılar, temizlik ve güvenlik personeli) asgari ücret seviyesinde bir artış dayatmasıydı. Ayrıca mobbing ve 12 saati aşan yoğun çalışma saatleri bardağı taşıran son damla oldu. İşçiler, sağlık iş kolunda faaliyet gösteren sendikalar birleşerek iş bırakma eylemlerine başladılar. Haftalarca hastane önünde kurulan direniş çadırları, bölge halkının ve diğer sendikaların desteğiyle büyüdü. “Sağlık Bir Ekip İşidir, Emekçisi Ezilemez!” sloganı sürecin mottosu oldu. Direniş işverenin talepleri kabul etmesiyle sonuçlandı.

Bu örnekler bize şunu gösteriyor: “Büyük Resmi” izleyip hayıflanmak yerine, üretimden gelen gücü kullanarak nasıl kazanılacağını bu işçiler öğretiyor. Bataklıktan çıkışın tek yolu, yerel ve parçalı mücadelelerin birleşerek politik bir karakter kazanmasıdır. Ekonomik hak arama mücadelesi, demokrasi ve özgürlük talebiyle birleşmek zorundadır. Kürt halkının ve ezilen tüm kesimlerin de içinde yer aldığı güçlü bir Emek ve Demokrasi Cephesi, bu otoriter rejimi durduracak tek gerçek barikattır.

Şimdi, demokratik bir meclis ve işçi sınıfından yana bir ülke için mücadele hattını kurma vaktidir!

Etiketlendi: