Anasayfa / Enternasyonal / Afganistan-Pakistan Savaşı Milliyetçi Tepkileri Alevlendiriyor

Afganistan-Pakistan Savaşı Milliyetçi Tepkileri Alevlendiriyor

Afganistan - Pakistan savaşı

Güvenlik Devletleri, Yerinden Edilmiş İşçiler ve Kapitalist Kriz.

Dış emperyalist müdahalenin yanı sıra Pakistan’ın egemen politikaları da Afganistan’ın yıkımına katkıda bulunmuştur. Bu nedenle aynı yöneticiler bugün zaten yıkıma uğramış bir ülkeye karşı savaş söylemi dayatıyorsa buna karşı çıkmak hem siyasal hem de ahlaki bir sorumluluktur.

Savaş demek daha fazla savunma harcaması, sivil özgürlüklerin kısıtlanması ve eğitim ile sağlık sektörlerinin daha da feda edilmesi demektir.

Böylece her iki ülkede de işçi sınıfı hem vazgeçilebilir hem de feda edilebilir bir insan rezervi haline getirilmektedir.

Mehnat Kash Tareek / 1 Mart 2026

2021’de Amerikan işgalinin sona ermesinden bu yana tehlikeli askerî gerilimler devam etmekte ve son haftalarda Pakistan ile Afganistan arasında çatışmaların patlak vermesine yol açmaktadır. Pakistan devlet medyası ve yetkililerine göre Pakistan hava saldırıları Afganistan içinde birçok noktayı hedef almıştır. Bu hedefler arasında Kandahar’daki bir Taliban tugay karargâhı ve mühimmat deposu ile birlikte Wali Khan, Shawal, Bajaur ve Angoor Adda sektörlerindeki bazı mevziler bulunmaktadır. Gelen haberlere göre iki tugay üssü “imha edilmiştir”.

Bu sırada Pakistan Enformasyon Bakanlığı’ndan şaşırtıcı bir açıklama gelmiş ve Afgan Taliban güçlerinin Chitral, Khyber, Mohmand, Kurram ve Bajaur ilçelerinde Pakistan bölgelerini hedef aldığı iddia edilmiştir.

Ayrıca Afganistan’a geri dönenler için önemli bir güzergâh olan Torkham sınır kapısı yakınlarında da ateş açıldığı ve top atışları yapıldığına dair haberler gelmiştir. Ancak kara sınırı geçen yıl yaşanan çatışmalardan bu yana büyük ölçüde kapalı kalmaya devam etmektedir.

Her iki taraftan da çelişkili can kaybı rakamları açıklanmıştır. İslamabad’ın sözcüsü 133 Taliban savaşçısının öldürüldüğünü ve 200’den fazlasının yaralandığını, tanklar ve topçu sistemlerinin de imha edildiğini iddia etmiştir. Pakistan medyası ise iki Pakistan askerinin öldüğünü bildirmiştir.

Kabil yönetimi bu rakamları reddederek kendi taraflarında 8 savaşçının öldüğünü ve 11 kişinin yaralandığını açıklamış, buna karşılık 55 Pakistan askerinin öldürüldüğünü ve bazı bölgelerin ele geçirildiğini ileri sürmüştür, İslamabad ise bu iddiayı reddetmiştir. Afgan Kızılayı ise daha önceki saldırılarda kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere sivil kayıpların bulunduğunu bildirmiştir.

Mevcut hükümetin parçası olmayan eski Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai, yurtsever direnişi desteklediğini açıklamış ve komşu ülkelerle barışçıl ilişkilerin korunmasını vurgulayarak birlik çağrısı yapmıştır. Ancak her iki tarafta da milliyetçi ve militarist sesler, yıkılmış evlerin, yerinden edilmiş ailelerin ve on yıllardır süren savaşın etkilediği yoksul insanların gerçekliğini gölgede bırakmaktadır.

Son Gerilimler: Yapısal Krizin Bir Belirtisi

2021’den bu yana Durand Hattı boyunca en az 75 ateş açma ve çatışma olayı yaşanmıştır. Sınırın kendisi zaten tartışmalıdır; Afganistan bu hattı Peştun ulusunu iki devlete bölen sömürge dönemi dayatması olarak görürken, Pakistan yönetimi gerilimin Afganistan topraklarında faaliyet gösteren militan gruplardan kaynaklandığını ileri sürmektedir. Bunlar arasında Tehreek-e-Taliban Pakistan (TTP) bulunmaktadır; bu örgüt dilsel, toplumsal ve ideolojik bağlar bakımından Afgan Talibanı ile ilişkili olsa da örgütsel olarak ayrı bir yapıdadır.

Uzmanlara göre Pakistan da Afganistan da bu örgütler meselesini gerçekten çözmeye yönelik ciddi bir girişimde bulunmamıştır; bunun nedeni fraksiyonel bağlar ve stratejik hesaplamalardır. Bu ortamda her hükümet diğerini suçlamakta, her askerî operasyon bir sonraki operasyon için gerekçe haline gelmekte ve sınır bölgelerinde yaşayan emekçi halk bunun sonuçlarına katlanmaktadır.

Emperyalizm, Bağımlı Kapitalizm ve Güvenlik Devleti

Leninist bir perspektiften bakıldığında bu gerilim yalnızca ikili bir sınır anlaşmazlığı olarak görülmemelidir; bu durum bağımlı kapitalizmin ve yarı-sömürge krizinin bir ifadesidir. Pakistan ve Afganistan küresel hegemonik güçler değildir; küresel kapitalist sistem içinde bağımlı konumlarda yer almaktadırlar.

Pakistan’ın devlet aygıtı uzun süredir ABD’nin bölgesel stratejisinde bir ön cephe müttefiki olarak hareket etmiştir; önce Soğuk Savaş döneminde, ardından “Teröre Karşı Savaş” sürecinde. Bu dönem boyunca milyonlarca Afgan yerinden edilmiş, büyük sayıda mülteci Pakistan’da yaşamaya izin verilmiş, hatta teşvik edilmiştir. Bu insanların emeği inşaat, ticaret ve kayıt dışı ekonominin güvencesiz sektörlerinde kullanılmıştır.

Buna rağmen mülteciler aynı zamanda “fazla nüfus” olarak görülmüş, ekonomik kriz, yükselen enflasyon, işsizlik, borç ve kemer sıkma politikaları ortamında bir güvenlik tehdidi ilan edilerek zorla geri gönderilmeye başlanmıştır.

Afganistan ise uluslararası izolasyonun, yaptırımların ve güçlü bir sanayi altyapısının yokluğunun yükünü taşıyan ekonomik bir yıkım yaşamaktadır. Ülkenin aniden geri dönen insanların akınını absorbe etme kapasitesi sınırlıdır. Böylece her iki ülkede de işçi sınıfı hem vazgeçilebilir hem de feda edilebilir bir insan rezervi haline getirilmektedir.

İdeolojik Bir Silah Olarak Milliyetçilik

Milliyetçilik bugün siyasal söyleme hâkimdir. Pakistan elitleri Afgan yönetimini terörizmi barındırmakla suçlarken, Afgan yetkililer egemenlikten söz etmektedir. Ancak her iki tarafta da yapısal şiddet görmezden gelinmektedir: işsizlik, son derece zayıf kamu hizmetleri (eğitim ve sağlık alanları devlet harcamalarının en düşük olduğu sektörler arasındadır) ve toplumsal yatırımlar yerine yıkıma devasa kaynaklar aktaran militarize siyaset.

Pakistan’da “Pakistan First” gibi sloganlar içerdeki işçi sınıfı hareketlerini bastırmak için kullanılmaktadır. Örneğin yerinden edilmiş Peştun nüfus ve kayıp kişiler konusunda meşru ve temel talepler yükselten Pashtun Tahafuz Hareketi (PTM), yabancı müdahalenin etkisi altında olmakla suçlanmış ve yasaklanmıştır.

Benzer şekilde Beluç ulusal sorunu tartışması da sık sık manipüle edilmektedir; özellikle Belucistan’daki Peştun nüfuslu bölgeler üzerinden baskı altındaki Beluç ve Peştun halkları arasında düşmanlık yaratılmakta ve böylece sınıf dayanışması zayıflatılmaktadır.

Gerçek Cephe

Bu çatışmadaki gerçek cephe yalnızca Durand Hattı değildir; sermayenin ve jeopolitik gücün sarhoşluğuyla hareket eden güçlerin çizdiği görünmez bir hattır. Bu güçler emekçi insanları sınırlar, kimlikler ve yapay düşmanlıklar üzerinden bölerek kendi egemenliklerini pekiştirirler.

Bölünmüş Peştun aileleri, Peşaver ve Celalabad pazarlarındaki emekçiler ve kamplarda yaşayan mülteciler egemen sınıfların savaşlarının gerçek yükünü taşımaktadır. Kararlar kapalı kapılar ardında alınırken bedelini halk ödemektedir.

Devrimci siyaset, sıradan insanları elit çıkarlar uğruna birbirine düşüren her gerilime karşı direnişi gerektirir. Ulusal mitlere ya da duygusal sloganlara değil, maddi çıkarlara dayanan hareketlere ihtiyaç vardır. Kapitalizm içinde adaletin yapısal olarak sınırlı olduğu açıkça ifade edilmelidir; adalet olmadan kalıcı barış mümkün değildir. Bu nedenle barış isteniyorsa toplumsal ve ekonomik adalet vazgeçilmezdir ve böyle bir adalet sömürücü yapılarla hesaplaşmayı gerektirir.

Yarım Yüzyıllık Savaşın Mirası

Son yarım yüzyıldır Afganistan savaşın, müdahalenin ve yıkımın laboratuvarı olmuştur. 1979’daki Sovyet askerî müdahalesi kısa sürede küresel güçlerin vekâlet savaşına dönüşen bir krizin doğmasına yol açmıştır. CIA ve bölgesel devlet politikaları dinî ve militan grupları stratejik hedefler için kullanmıştır. Bu dönem boyunca Pakistan’ın yöneticileri “stratejik derinlik” doktrini çerçevesinde Afgan siyasetinde aktif biçimde müdahil olmuş ve bunun sonuçları bölge tarafından hâlâ yaşanmaktadır.

Sonuç olarak Afganistan büyük bir can kaybı, yıkılmış bir ekonomi, parçalanmış toplumsal yapılar ve küresel izolasyonla karşı karşıya kalmıştır. Mevcut yönetim yapısı, özellikle Taliban yönetimi, kadın özgürlüğü, eğitim ve siyasal haklar konusunda hem uluslararası hem de iç eleştirilerle karşı karşıyadır. Bu koşullarda zaten yaralanmış bir topluma yönelik yeni askerî baskılar herhangi bir barış sürecini güçlendirmeyecek, yalnızca krizi büyütecektir.

Pakistan da terörizm, militanlık ve ekonomik gerileme nedeniyle ağır bir bedel ödemiştir. Binlerce insan hayatını kaybetmiş, milyarlarca dolarlık zarar oluşmuş ve eğitim ile sağlık sektörleri sürekli ihmal edilmiştir. Bu bağlamda yeni bir savaş atmosferi yaratıldığında şu soruyu sormak gerekir: bundan gerçekten kim fayda sağlar? Bu durum içerdeki ekonomik krizden, enflasyondan ve siyasal huzursuzluktan dikkati başka yöne çekme taktiği midir?

Bölgesel Siyasetin Geniş Bağlamı

Bölgesel siyaset daha geniş bir bağlam içinde de değerlendirilmelidir. Orta Doğu’da özellikle İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile bağlantılı olarak İran çevresinde yükselen gerilimler Güney Asya’yı da etkilemektedir. İran’a yönelik doğrudan emperyalist saldırı ihtimali Pakistan’ın toplumsal ve siyasal çevrelerinde yoğun tartışmalar yaratmıştır. Özellikle Pakistan’daki on milyonlarca Şii nüfus arasında devletin İran’a yönelik bir saldırı durumunda nasıl bir tutum alacağı konusunda görünür bir kaygı oluşmuştur.

Ayrıca İsrail devletinin 2023’te Filistinlilere yönelik saldırganlığı yoğunlaştırdığı dönemde ilk resmi söylemler Filistin yanlısı olsa da daha sonra pratikte bir sessizlik hâkim olmuştur. Filistin dayanışmasının sınırlı ifadeleri bile devlet baskısıyla karşılaşmıştır. Bu bağlamda İran’a yönelik Siyonist-Amerikan askerî eylemleri hem Pakistan’da hem de Afganistan’da Şii topluluklar ve onlarla ilişkili Sünni emekçi çevrelerde güçlü tepkiler doğurmuştur.

Birçok kişi İran’a yönelik bir saldırının yalnızca tek bir devleti hedef almakla kalmayacağını, tüm bölgenin dengelerini hedef alacağını savunmaktadır. Bu kez toplumsal tepkinin bastırılmasının kolay olmayacağı da dile getirilmektedir.

Eğer Pakistan-Afganistan sınırında sürekli savaş gerilimi sürdürülmeseydi, Pakistan ve Afganistan halklarının, özellikle Pakistan’daki yaklaşık kırk milyonluk Şii nüfusun, Sünni müttefikleri ve akrabalarıyla birlikte İran’a yönelik emperyalist saldırıya karşı daha geniş bir savaş karşıtı hareket oluşturması oldukça mümkün olabilirdi. Böyle bir hareket savaşa karşı çıkışı iç demokratik ve sınıfsal taleplerle birleştirerek yöneticileri ya açık bir diplomatik tutum almaya ya da ciddi iç politik baskılarla yüzleşmeye zorlayabilirdi.

Bu anlamda Pakistan-Afganistan gerilimini yalnızca bir sınır sorunu olarak görmek basitleştirici olur; aynı zamanda iç siyasi dengeleri bölmeye hizmet eden bir işlev de görebilir.

Analitik Bir Uyarı

Bununla birlikte her bölgesel gerilimin tek bir gizli planın parçası olduğunu iddia etmek de analitik olarak basitleştirici olacaktır. Daha temkinli bir yaklaşım, büyük güçlerin potansiyel siyasal sonuçları yönetebilmek için çok cepheli baskı ve dengeleme stratejileri izlediğini kabul etmektir. Bölgesel çatışmaların yakın nedenleri yerel olsa bile, çoğu zaman daha geniş küresel çıkarlarla bağlantılıdır.

Temel bir gerçek de şudur: dış emperyalist müdahalenin yanı sıra Pakistan’ın egemen politikaları da Afganistan’ın yıkımına katkıda bulunmuştur. Bu nedenle aynı yöneticiler bugün zaten yıkıma uğramış bir ülkeye karşı savaş söylemi dayatıyorsa buna karşı çıkmak hem siyasal hem de ahlaki bir sorumluluktur.

Savaş demek daha fazla savunma harcaması, sivil özgürlüklerin kısıtlanması ve eğitim ile sağlık sektörlerinin daha da feda edilmesi demektir.

Demokratik ve Halkçı Bir Program

Afgan halkı bizim düşmanımız değildir. Onlar da Pakistan halkı gibi aşırı yoksulluk, işsizlik ve güvensizlik içinde yaşamaktadır. Sınırın her iki tarafında da işçi sınıfı, stratejik kararların kendi katılımı olmadan alındığı bir sistemin bedelini ödemektedir. Bu nedenle yalnızca eleştiri yeterli değildir; açık bir demokratik ve halkçı program gereklidir:

  • Pakistan’ın Afganistan’a karşı tüm askerî maceracılığına ve sınır gerilimini tırmandırmasına karşı çıkılması
  • Dış politika üzerindeki askerî egemenliğin sona erdirilmesi ve parlamenter ile kamusal denetimin kurulması
  • Savunma bütçesinin kademeli olarak azaltılması ve kaynakların eğitim, sağlık, istihdam ve sosyal refaha yönlendirilmesi
  • Afgan mültecilerin zorla sınır dışı edilmesinin sona erdirilmesi ve insan onuruna uygun yasal koruma sağlanması
  • Bölgedeki her türlü emperyalist saldırıya, İran’a yönelik saldırılar dahil, karşı çıkılması
  • Afganistan’da demokratik hakların, kadın özgürlüğünün, emek örgütlenmesinin ve siyasal özerkliğin desteklenmesi
  • Pakistan ve Afganistan’daki işçiler, öğrenciler ve ilerici güçler arasında sınır ötesi dayanışma komitelerinin kurulması
  • Mezhepçi ve milliyetçi kışkırtmalara karşı ortak bir toplumsal tutum geliştirilmesi

Barış yalnızca savaşın yokluğu değildir. Barış; dış politikanın halkın çıkarlarına tabi kılındığı, devlet gücünün hesap verebilir hale getirildiği ve bölge halklarının satranç taşları değil özerk siyasal öznelere dönüştüğü koşullarda mümkün olabilir.

Eğer bu bölge bir savaş alanı olarak kalırsa gelecek kuşaklar da aynı istikrarsızlığı miras alacaktır. Ancak insanlar savaş söylemlerini reddeder ve demokratik egemenliği, toplumsal adaleti ve bölgesel dayanışmayı seçerse farklı bir gelecek mümkün hale gelebilir.

Ortak tarih nefretin değil, adaletin ve dayanışmanın temeli haline getirilebilir, yeter ki savaş histerisinin yerine toplumsal bilinç ve kolektif uyum öncelik haline getirilsin.

Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: