İspanyol ve Portekizli Devrimcilerden Açıklama:
Bugün Ceuta’da yaşananlar, İspanyol devletinin ve Avrupa Birliği’nin onlarca yıldır Kuzey Afrika’da izlediği müdahaleci politikaların doğrudan sonucudur.
Bugün her zamankinden daha acil olan görev; sınırın iki yakasında işçi sınıfının kendi bağımsız örgütlülüğünü inşa etmesidir.
Halklar arasındaki nefreti, aşırı sağı ve merkez kapitalist ülkeler ile sermayenin çevre ülkeleri arasındaki korkunç eşitsizliği ortadan kaldırabilecek tek toplumsal düzen; üretimin ve toplumsal zenginliğin işçi sınıfı tarafından demokratik biçimde planlandığı, insanlığın ihtiyaçlarını esas alan sosyalist bir toplumdur.
Corriente Roja (İspanya) ve Em Luta (Portekiz) / 6 Ağustos 2026
Bu satırlar yazıldığı sırada, Ceuta’da patlak veren insani ve toplumsal kriz 140 insanın yaşamına mal olmuş durumda. Yüz kırk aile, zorba bir kralın ve onun soykırımcı ortaklarının kaprisleri uğruna sevdiklerinden birini kaybetti. Her zamanki gibi, kapitalist seçkinlerin çıkarlarının bedelini en ağır biçimde ezilen işçi sınıfı ödüyor.
Bu yazıyla amacımız, sınıf kardeşlerimizin yaşamını, özgürlük özlemlerini ve insan onuruna yakışır bir yaşam hakkını görünür kılmaktır. Aynı zamanda bu krize yol açan çok katmanlı etkenleri ortaya koyarak gerçek sorumluları teşhir etmeyi ve onların hesap vermesi için mücadele etmeyi hedefliyoruz.
1. Etken: İspanyol Devleti ve Oligarşisinin Sorumluluğu
Göç olgusunu tarihsel bağlamı içinde ele almak gerekir. Göç, insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır; ancak kapitalist sistem altında çok daha yakıcı bir karakter kazanmıştır. Kapitalizm, sömürgeleştirme ve yağma üzerine kurulu bir sistemdir; milyonlarca insanın, özellikle de Afrika halklarının kendi topraklarında yaşamını sürdürebilmesini imkânsız hale getirmektedir.
Bu nedenle göç etme hakkını savunmak, yalnızca ahlaki bir görev değil, aynı zamanda bütün işçi sınıfı için tarihsel bir hafıza sorumluluğudur. Özellikle İspanya’da yaşayan emekçiler açısından bu gerçek daha da önemlidir. Avrupa’da kazanılmış hak ve özgürlüklerin önemli bir bölümünün, emperyalizmin sömürgeleştirdiği halkların yağmalanması ve sömürülmesi üzerine inşa edildiği de unutulmamalıdır.
Ceuta’daki krizi değerlendirirken, Kuzey Afrika’nın İspanyol devleti tarafından sömürgeleştirilmesi gerçeğini göz ardı etmek mümkün değildir. Sermayenin hizmetindeki sağ ve aşırı sağın demagojik söylemi, “beyaz ve Hristiyan İspanya’nın Fas istilasına uğradığı” yalanını yaymaktadır. Oysa gerçek şudur: İspanyol devleti yalnızca Ceuta, Melilla ve Kanarya Adaları’nı değil; Chafarinas Adaları, Alhucemas Kayalığı, Vélez de la Gomera Kayalığı ve Perejil Adacığı gibi Fas kıyısındaki sömürge yerleşimlerini de elinde tutmaktadır.
Bununla da kalmayıp, sömürgecilik sonrası dönemde tüm Mağrip bölgesinin kaynaklarını yağmalayan başlıca emperyalist güçlerden biridir. Bunu Repsol, Endesa, Acciona, Indra, Siemens Gamesa, Inditex, Banco Santander, Boluda, Meliá ve Barceló gibi şirketler aracılığıyla gerçekleştirmektedir. Bu nedenle Ceuta sınırının iki tarafındaki uçurum düzeyindeki eşitsizliğin başlıca sorumlusu İspanyol devletidir. Bu eşitsizlik, Avrupa sınırları içerisindeki en yüksek eşitsizliklerden biridir.
2. Etken: Fas Devleti ve Diktatörünün Sorumluluğu
Ceuta ile Fas arasındaki eşitsizliğin bir de diğer yüzü vardır. İspanyol, Fransız, ABD’li ve İsrailli şirketler Fas halkını ve ülkenin doğal kaynaklarını bu denli rahat sömürebiliyorsa, bunu sahadaki işbirlikçileri sayesinde yapabilmektedir. VI. Muhammed monarşisi ve hükümeti, kendi egemenliği altındaki işçi sınıfına ve halklara ağır bir baskı uygulamakta; onların topraklarını ve zenginliklerini kendi çıkarları için gasp etmektedir.
İşte bu koşullara karşı, Eylül 2025’te GenZ 212 hareketi içinde gençlik ayağa kalktı. Bu mücadele, Endonezya, Nepal ve Meksika’yı da etkileyen daha geniş uluslararası bir gençlik hareketinin parçasıydı. Protestolar, Agadir’deki bir hastanede sekiz kadının yaşamını yitirmesi üzerine başladı; ardından yaklaşık on beş kente yayıldı. Göstericiler insanca bir sağlık sistemi, nitelikli eğitim, gençlere iş ve halk için özgürlük talep ediyordu.
Ayrıca 2023 depreminin suç niteliğindeki yönetiminin yarattığı yıkım da unutulmamalıdır. Depremde yaklaşık 3.000 kişi hayatını kaybetmiş, ülkenin kuzeyinde 300 bin kişi etkilenmiştir. Ancak rejimin gençliğin haklı taleplerine yanıtı yine acımasız baskı oldu. Daha önce 2010 Gdeim Izik, Sidi Ifni, 2016 Rif Hirak’ı, Zagora’daki “Susuzluk İsyanları” ve 2017 Cerada hareketinde olduğu gibi, Fas diktatörlüğü halkın mücadelesini kanlı baskılar ve kitlesel tutuklamalarla bastırmayı tercih etti.
Yüzde 30’u bulan genç işsizliği, kölelik koşullarındaki çalışma yaşamı, ailelerin büyük çoğunluğunun çocuklarını eğitim sisteminde tutamaması, kamu sağlık hizmetlerinin çöküşü, Amazigh ve Sahra halklarına yönelik ulusal baskı, kırsal bölgelerde derinleşen yoksulluk ve onlarca yıldır her türlü toplumsal muhalefetin şiddet yoluyla bastırılması; Avrupa’da daha özgür ve daha fazla hakka sahip bir yaşam umuduyla gençlerin ülkeyi terk etmesinin temel nedenleridir.
3. Etken: Avrupa Birliği’nin Nekropolitikası ve PSOE–SUMAR Hükümetinin İkiyüzlülüğü
Bu krizin genel çerçevesini anlayabilmek için, Fas ve İspanya devletleri ile Avrupa Birliği’nin göç politikalarını incelemek gerekir. Burada söz konusu olan, 14 Mayıs 2026’da kabul edilen ve 12 Haziran’da tamamen yürürlüğe giren yeni Göç ve İltica Paktı ile göç politikalarının daha da sertleştirilmesi ve sınırların dışsallaştırılmasıdır.
Bu düzenlemenin geçirilmesinde Avrupa genelindeki aşırı sağ belirleyici rol oynadı. Ancak unutulmamalıdır ki İspanyol devleti de 2023 yılının ikinci yarısında Avrupa Birliği Konseyi Dönem Başkanlığı’nı yürütürken uzlaştırıcı rol üstlendi ve sonunda 14 Mayıs’ta paketin tamamına evet oyu verdi.
Yeni göç düzenlemeleri kapsamında, Fas, Moritanya, Tunus, Mısır, Türkiye ve bazı Balkan ülkelerinde, Avrupa Birliği sınırları dışında dev göçmen gözaltı merkezleri kurulması öngörülmektedir. Böylece insan hakları ihlalleri Avrupa kamuoyunun gözünden uzaklaştırılırken, AB kendisini hâlâ demokrasi, barış ve özgürlüğün temsilcisi olarak sunmaya devam etmektedir.
Bu düzenlemeler, iltica başvurusu reddedilen veya Avrupa topraklarında düzensiz statüde yakalanan göçmenlerin iki buçuk yıla kadar bu merkezlerde tutulmasına izin vermektedir. Üstelik bu merkezler Avrupa Birliği’nin herhangi bir etkin denetimine tabi değildir; insanlar bu ülkelerin keyfi uygulamalarına terk edilmektedir.
Aynı zamanda bu politika, Avrupa Birliği sınırlarını denetlemek ve üye devletlerin güvenlik güçleriyle ortak operasyonlar yürütmekle görevli FRONTEX’i daha da güçlendirerek onu adeta Avrupa’nın ICE’ına dönüştürmektedir.
Ceuta’da Yaşananlar: Irkçı Göç Rejiminin Sonucu
Bugün Ceuta’da yaşananlar, İspanyol devletinin ve Avrupa Birliği’nin onlarca yıldır Kuzey Afrika’da izlediği müdahaleci politikaların doğrudan sonucudur. Aynı zamanda bu tablo, Sánchez hükümetinin büyük sorumluluk taşıdığı ırkçı ve yabancı düşmanı göç politikalarının ürünüdür.
Hükümet, yeni Göç ve İltica Paktı’nın kabul edilmesindeki rolüyle; 2022 yılında İçişleri Bakanı Marlaska’nın sorumluluğunda 23 kişinin öldürüldüğü ve 70 kişinin kaybedildiği Melilla Katliamı ile; göçmenlerin kitlesel olarak kayıt altına alınmasına ilişkin düzenlemeleri bürokratik engellerle boğarken aynı anda sermayenin çıkarlarına hizmet eden göçmen karşıtı yasaları uygulamasıyla bu tablonun başlıca sorumlularından biridir. Bu politikalar Sahra Çölü’nü ve Akdeniz’i devasa toplu mezarlıklara dönüştürmekte; ölenler ise Afrikalı işçilerdir.
Emperyalizmin göç politikası, çağımız kapitalist barbarlığının en çarpıcı yüzlerinden biridir. Birleşmiş Milletler verilerine göre bugün dünyada yaklaşık 120 milyon insan zorla yerinden edilmiş durumdadır. Bunun temel nedenleri, emperyalist güçlerin çıkarlarına hizmet eden savaşlar ile madencilik ve hammadde yağmasına dayalı kapitalist sömürüdür. Aynı emperyalist devletler, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Sudan ve Sahel bölgesi gibi çatışma alanlarını silah ve askeri lojistikle beslemeye devam etmektedir.
Buna rağmen Avrupa’da göç krizleri, savaşlardan ve emperyalist sömürüden bağımsızmış gibi sunulmakta; göçmenler ahlaki paniğin hedefi hâline getirilmektedir. Oysa ironik biçimde, burjuva yorumcuların bütün yakınmalarına rağmen, zorla yerinden edilen insanların yüzde 67’si sığınmayı Avrupa’da değil, komşu ülkelerde bulmaktadır.
Hükümetin derin ikiyüzlülüğü ile Avrupa Birliği’nin sınırları dışsallaştırma politikası, kapitalizmin gerçek yüzünü gizleme çabasının bir parçasıdır. Aynı zamanda Fas rejimine de Sánchez hükümetini şantajla sıkıştırma olanağı vermekte; Fas işçi sınıfını ve göçmenleri kendi çıkarları uğruna cepheye sürülecek birer araç hâline getirmektedir.
4. Etken: Emperyalistler Arası Çekişme ve PSOE–SUMAR Hükümetinin İki Arada Bir Derede Kalması
Bugün yaşananlara benzer bir kriz 2021 yılında da yaşanmıştı. O dönemde Polisario Cephesi lideri Brahim Ghali, Logroño’daki bir hastanede tedavi görmüş; bunun ardından VI. Muhammed ile Pedro Sánchez arasında yaşanan diplomatik gerilim, Sánchez’in Batı Sahra halkına yönelik tarihsel ihanetine dönüşmüştü. İspanya fiilen Batı Sahra’nın Fas tarafından işgalini tanımıştı.
Bugünkü krizin fitilini ise İspanya ile Cezayir arasındaki ilişkilerin, özellikle doğalgaz ticareti temelinde yeniden kurulması ve Sahra Vatandaşlık Yasası’nın gündeme gelmesi ateşledi.
Bölgesel düzeyde yaşanan bu gerilim, Sahra halkının meşru mücadelesiyle doğrudan bağlantılıdır. Aynı zamanda küresel emperyalist kamplaşmanın da bir parçasıdır. Bir tarafta Fas; Donald Trump yönetimi ve siyonist soykırımcı devletle aynı hatta yer almaktadır. Diğer tarafta ise Cezayir, Rus emperyalizmi ve İran rejimiyle ittifak kurmaktadır.
Bu tabloda Sánchez hükümeti ise bir yandan Filistin davasını destekliyormuş ve İran’a karşı savaşa mesafeliymiş görüntüsü vererek kendi seçmen tabanını oyalamaya çalışırken; diğer yandan patronların kârlarını, Avrupa Birliği ve ABD emperyalizmine bağımlılığı eksiksiz biçimde sürdürmektedir.
Ancak PSOE–SUMAR hükümetinin bu ikiyüzlü siyaseti artık tükenme noktasına gelmektedir. Büyük söylemler giderek daha az inandırıcı olmakta; hükümetin söylemi ile işçi sınıfının yaşadığı gerçeklik arasındaki uçurum aşırı sağın güç kazanmasına hizmet etmektedir.
Böylece Trump’ın müttefikleri, bir tarafta VI. Muhammed, diğer tarafta ise Santiago Abascal, yaklaşan genel seçimlerde aşırı sağı iktidara taşımak için birbirini tamamlayan bir siyasal baskı oluşturmaktadır.
Sınırın Her İki Tarafında İşçi Sınıfının Özörgütlenmesi: Bu Krizin Bütün Boyutlarıyla Mücadele Etmenin Tek Yolu
Ceuta sokaklarında Vito Quiles, Alvise ve diğer faşist güruhların halkın tepkisi karşısında geri çekilmek zorunda kalması, aşırı sağın söyleminin Ceuta halkının geniş kesimlerinde karşılık bulmadığını göstermektedir. Ancak tıpkı Katalonya ve Bask Ülkesi’nde yaptıkları gibi, onların amacı bu bölgelerde çoğunluğu kazanmak değildir. Asıl hedefleri bu bölgeleri sürekli gerilim altında tutarak ülkenin geri kalanında korku ve nefret üzerinden oy devşirmektir.
Hiç kuşku yok ki bu kriz ve burjuva hükümetlerin onu yönetme biçimi, yalnızca Avrupa’da değil, dünya çapında aşırı sağın güçlenmesine hizmet etmektedir. ABD’de Donald Trump, İtalya’da Meloni ve Portekiz’de Ventura; göçmenleri “zombilere” benzetmekte, istiladan ve savaştan söz ederek ırkçı histeriyi körüklemektedir.
Ancak aynı siyasetçiler, büyük bir ikiyüzlülük içinde, Fas Kralı’nı da desteklemektedir. Kendi söylemlerine göre göçün “baş sorumlusu” olması gereken bu rejime verdikleri destek, burjuvazinin işçi sınıfının bilincini nasıl sistematik biçimde çarpıttığını gözler önüne sermektedir.
Öte yandan Pedro Sánchez hükümeti de yaşananların sorumluluğunu insan kaçakçılığı çetelerine yıkarak Fas monarşisiyle uzlaşmaktadır. Bu yalanlar teşhir edilmelidir. Burjuva demokratlarının kapitalist göç yönetimi, her seferinde aşırı sağın söylemlerine teslim olmakta; toplumun bilincini, yasaları ve günlük yaşamı giderek daha otoriter bir düzene hazırlamaktadır.
Dünya genelinde aşırı sağ partilerin yükselişi ve İspanya’daki sözde “ilerici” hükümetin siyasal ömrünü doldurması, işçi sınıfına yönelik baskının; özellikle de göçmen emekçilere yönelen saldırıların daha da artacağını göstermektedir.
Bu nedenle çözüm, bir hükümetin gidip yerine diğerinin gelmesini beklemek değildir. Farklı parti adları altında aynı sömürü düzeninin sürmesine razı olunamaz. Bugün her zamankinden daha acil olan görev; sınırın iki yakasında işçi sınıfının kendi bağımsız örgütlülüğünü inşa etmesidir. Bu mücadelede göçmen kadınlar, göçmen emekçiler ve en ağır sömürüye maruz kalan kesimler öncü bir rol üstlenmelidir.
Mücadele şu talepler etrafında yükselmelidir:
- Yoksulluğu derinleştiren iş yasalarının ve halkı susturan baskı yasalarının derhâl kaldırılması.
- Göç ve İltica Paktı ile Yabancılar Yasası’nın iptal edilmesi.
- Göçmen gözaltı merkezlerinin (CIE), sınır çitlerinin, göçmen hapishanelerinin ve Fas, Moritanya ile Senegal’deki İspanyol Sivil Muhafız birliklerinin dağıtılması.
- İçişleri Bakanı Marlaska ve ortaklarının, başta 2022 Melilla Katliamı olmak üzere işledikleri suçlardan dolayı yargılanması.
- Sınırın her iki tarafındaki işkencelerin, geri itmelerin ve denizde ya da çölde göçmenlerin planlı biçimde ölüme terk edilmesinin sona erdirilmesi.
Göçmen karşıtı politikalara ve kurumsal ırkçılığa karşı mücadele yalnızca İspanya’daki göçmenlerin haklarını savunmak anlamına gelmez. Aynı zamanda Avrupa Birliği’nin ve Sánchez hükümetinin VI. Muhammed diktatörlüğüyle kurduğu suç ortaklığına da darbe vurur; böylece Cebelitarık Boğazı’nın her iki yakasındaki işçi sınıfının ortak özgürlük ve hak mücadelesini güçlendirir.
Kapitalizmin milyonlarca insanı yaşadıkları topraklardan kopmaya zorlayan bu barbarlığı karşısında, milliyetçi ve emperyalist şovenizme karşı da mücadele edilmelidir. PP, Vox ve “İspanya’yı savunuyoruz” söylemiyle öne çıkan bütün siyasal güçler büyük bir ikiyüzlülük içindedir. Ülkeyi savunduklarını iddia ederken onu ilk satanlar yine kendileridir; tıpkı Arjantin’de Milei’nin yaptığı gibi.
Buna karşılık işçi sınıfının ve gençliğin ihtiyacı, halklar arasında en geniş dayanışmayı inşa etmektir. Farklı kökenlerden insanların birlikte yaşamını ve ortak mücadelesini her gün büyütmek zorundayız. Ancak bunun kapitalizm altında tam anlamıyla gerçekleşemeyeceğini de bilmeliyiz. Çünkü kapitalizm; rekabeti, kıtlığı ve sömürüyü sürekli yeniden üreterek göçmenlere yönelik güvensizliği ve gerici fikirleri beslemektedir.
Halklar arasındaki nefreti, aşırı sağı ve merkez kapitalist ülkeler ile sermayenin çevre ülkeleri arasındaki korkunç eşitsizliği ortadan kaldırabilecek tek toplumsal düzen; üretimin ve toplumsal zenginliğin işçi sınıfı tarafından demokratik biçimde planlandığı, insanlığın ihtiyaçlarını esas alan sosyalist bir toplumdur.
İşte bu nedenle Corriente Roja, Em Luta ve Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE / LIT-CI) olarak; ister Fas’taki gibi açık diktatörlükler, ister “İspanya Krallığı” örneğinde olduğu gibi parlamenter demokrasi görünümü altında faaliyet gösteren burjuva rejimler olsun, kapitalist egemenliğe karşı mücadele edebilecek devrimci bir örgütün inşası için mücadele ediyoruz.
Fas’ta yeraltında örgütlenerek, Fas diasporasında çalışarak ve her mahallede, her camide, her işyerinde ve her eğitim kurumunda ırkçılara karşı durarak sosyalist bir mücadeleyi büyütüyoruz.
Bütün toplumsal zenginliğin işçi denetimine geçtiği, üretilen değerlerin insanlığın ortak gelişiminin hizmetine sunulduğu sosyalist bir düzen için mücadele ediyoruz.
Yolumuz uzun olabilir; ancak sıfırdan başlamıyoruz. Bizden önce mücadele eden sayısız kuşağın mirasını devralıyoruz ve bugün de bu mücadeleyi sürdüren binlerce emekçiyle birlikte yürüyoruz. Attığımız her adım, yaşamlarımızı insan onurunun ve sınıf mücadelesinin bir ifadesi hâline getirecek; bizi özgürleşmeye biraz daha yaklaştıracaktır.







