Fotoğraf: İsrail askerleri, Eylül 2025’te işgal altındaki Batı Şeria’nın Tulkerim kentinde Filistinli erkekleri gözaltına alırken. (Jaafar Ashtiyeh)
Seçimleri Netanyahu’nun, Eisenkot’un ya da Bennett’in kazanması, İsrail’in savaş ve işgal politikalarının özünü değiştirmeyecektir.
Bu saldırılar, İsrail’in Batı Şeria’da Yahudi yerleşimlerini Filistin halkının aleyhine genişletmeye yönelik daha kapsamlı planının bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Filistin davası, bütün bölgenin emekçilerinin ortak davasıdır; Lübnan istese bile bunun dışında kalamaz.
Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi (NCAG), Gazze Şeridi’ni ABD’nin siyasi vesayeti altına sokmayı amaçlayan kukla bir yönetimden başka bir şey değildir.
İsrail ordusunun oluşturduğu tehdit ancak bölgenin bütün emekçi halklarının ortak mücadelesiyle ortadan kaldırılabilir.
James Markin / 4 Ağustos 2026
İsrail’de seçimler hızla yaklaşırken, Siyonist rejim Ortadoğu’nun önemli bir bölümünde dizginsiz saldırganlığını sürdürmeye devam ediyor. İsrail, Ekim 2025’te ilan edilen sözde “ateşkesten” bu yana Gazze’de 1.200’den fazla insanı katletti. Son dönemde ise İsrailli yerleşimcilerin Batı Şeria’daki yeni saldırı dalgası Filistin topraklarını yeniden ateşe verdi.
Bunun yanı sıra Lübnan da hedef olmaya devam ediyor. İsrail, ülkenin güneyini demir yumrukla işgal altında tutmayı sürdürürken Gazze’dekine benzer bir “sarı hat” inşa ediyor ve evleri yıkıyor. Aynı zamanda Suriye’yi de işgalini genişleterek 1960’lardan bu yana yasa dışı biçimde elinde tuttuğu bölgelerin ötesine geçti ve sivil yerleşimleri yıkmaya devam ediyor.
İsrail Seçimleri
İsrail, Ekim ayında mevcut Netanyahu hükümetinin kaderini belirlemek üzere sandık başına gidecek. Seçim kampanyasının temel ekseni, Netanyahu’nun kişisel yönetim tarzı ile ultra-Ortodoks Yahudilerin zorunlu askerlikten muaf tutulmaya devam edip etmeyeceği tartışmasıdır. Buna karşılık, İsrail militarizminin geleceği seçimlerin temel tartışma konusu değildir; çünkü militarizm Yahudi İsrail kamuoyu içinde geniş bir desteğe sahiptir. Nitekim Nisan ayında yapılan bir kamuoyu araştırması, Yahudi İsraillilerin yüzde 80’inin Netanyahu’nun Lübnan’daki savaşını desteklediğini ortaya koymuştur.
Kamuoyu yoklamaları, İsrail Parlamentosu’nda (Knesset) dengelerin çok hassas olacağını gösterirken, eski İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un Netanyahu’yu yenerek başbakan olmaya en yakın isim olduğunu ortaya koyuyor. Onu ise eski Başbakan Naftali Bennett ve kurduğu yeni “Together” Partisi takip ediyor. Ancak bu iki isimden hiçbiri İsrail devletinin temel politikalarında köklü bir değişikliği temsil etmiyor; her ikisi de İsrail militarizminin kararlı savunucuları. Buna rağmen yaklaşan seçimler, İsrail’in farklı cephelerde son dönemde attığı adımlar üzerinde belirgin bir etki yaratmış durumda.
Batı Şeria
2026 yılı boyunca Batı Şeria’daki durum daha da kötüleşti. İsrail ordusunun desteğini arkasına alan silahlı yerleşimci gruplarının saldırıları giderek tırmandı. Yaz aylarında gerilim, yaklaşık 20 silahlı İsrailli yerleşimcinin Batı Şeria’daki Tal kasabasına saldırmasıyla yeni bir aşamaya ulaştı. Çatışmalarda dört Filistinli ve iki İsrailli yaşamını yitirdi. Bunun ardından hem silahlı yerleşimci grupları hem de İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından misilleme saldırıları başlatıldı; çoğu zaman bu iki güç koordineli biçimde hareket etti.
Bu saldırılar, İsrail’in Batı Şeria’da Yahudi yerleşimlerini Filistin halkının aleyhine genişletmeye yönelik daha kapsamlı planının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Amaç, Filistinlileri sistematik biçimde terörize ederek onları evlerinden ve tarım arazilerinden sürmek, böylece yeni yerleşimlerin önünü açmaktır. Faşist İsrail Bakanı Ben-Gvir de dökülen İsrailli kanının intikamı adına bölgedeki Filistin nüfusunun tamamen boşaltılması çağrıları yaparak bu politikayı açıkça savunmaktadır.
Gadi Eisenkot, Netanyahu hükümetini Batı Şeria’daki “Yahudi terörü ve şiddet unsurlarını ortadan kaldıracak idari adımlar atmamakla” eleştirirken, Naftali Bennett ise şiddetin sorumluluğunu Filistinli “teröristlere” yükledi. Ancak Eisenkot seçimleri kazansa bile yerleşimci saldırılarını gerçekten sınırlandırması beklenmemelidir. Çünkü bu saldırılar, İsrail’in Batı Şeria’daki Filistinli çoğunluk üzerindeki egemenliğini sürdürmesinin temel araçlarından biridir. Dahası Eisenkot’un hükümet kurabilmesi için, Filistinlilerin doğdukları andan itibaren Yahudileri öldürmek üzere yetiştirildiğini iddia ederek bu saldırıları destekleyen Bennett’in desteğine ihtiyaç duyması neredeyse kaçınılmazdır.
Lübnan
Lübnan’da, Lübnan devleti ile İsrail arasında imzalanan ateşkes anlaşmasıyla yeni bir dönemin başlayacağı iddia edilmişti. Ancak İsrail’in Lübnan işgaline karşı savaşan Hizbullah bu anlaşmanın tarafı değildi ve ateşkesi geçersiz ilan etti. Dahası, anlaşmanın kendisi de başından itibaren son derece sorunluydu. İsrail’e, “planlanan, yakın ya da devam eden saldırılara karşı gerekli gördüğü tüm meşru müdafaa tedbirlerini her zaman alma hakkını koruma” imkânı tanıyor, ayrıca İsrail’in Lübnan’dan çekilmesini de zorunlu kılmıyordu. Bu nedenle anlaşma, yazıldığı kâğıt kadar bile değer taşımıyordu. Bunun yerine, Lübnan devletinin Hizbullah karşıtı operasyonları üstleneceği “pilot bölgelerin” oluşturulmasına odaklanıyordu. Bu süreç dahi ağır ilerledi; İsrail Temmuz ayında yalnızca tek bir köyün denetimini Lübnan’a devrederken, komşu köyde konuşlu İsrail askerleri Lübnan birliklerine “uyarı ateşi” açmayı sürdürdü.
Reuters’a göre İsrail ordusu hâlâ yaklaşık 70 köyü askeri işgal altında tutuyor ve Beaufort Kalesi’nin surlarında İsrail bayrağı dalgalanmaya devam ediyor. İsrail yönetimi, Hizbullah’ın silahsızlanacağından “emin oluncaya kadar” geri çekilmeyeceğini açıklıyor; oysa bunun gerçekleşmesi fiilen imkânsızdır. Bu arada İsrail, “sarı hat” olarak adlandırdığı işgal hattının gerisindeki evleri yıkmayı sürdürmektedir.
İsrail’in Lübnan’ı işgali başladığında da ifade ettiğimiz gibi, Washington’da yürütülen müzakereler bu işgal sorununu çözmeyecektir. İsrail komşu Filistin halkını katletmeyi sürdürdüğü sürece Lübnan’ın gerçek anlamda barış ve güvenliğe kavuşması mümkün değildir. Son tahlilde Filistin davası, bütün bölgenin emekçilerinin ortak davasıdır; Lübnan istese bile bunun dışında kalamaz.
Suriye
2024 yılında Esad rejiminin devrilmesinden bu yana İsrail, Suriye’yi zayıflatmayı ve bölmeyi hedefleyen adımlar attı. Bunun temel nedeni, Şam’da kurulacak herhangi bir demokratik yönetimin İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırımına ve baskı politikalarına karşı çıkacağından duyduğu korkudur. İsrail bu doğrultuda yalnızca Suriye askeri üsleri ve silah depolarını hedef alan tarihinin en büyük hava bombardımanını gerçekleştirmekle kalmadı; aynı zamanda Golan Tepeleri’ndeki mevcut işgal bölgesinin ötesine geçerek Hermon Dağı’nı da ele geçirdi.
2025 yılında ise İsrail, bu kez Suriye’nin Süveyda ilindeki Dürziler ile Bedeviler arasındaki mezhepsel gerilimlerden yararlandı. İsrail Hava Kuvvetleri yeniden Şam’ı bombalarken, İsrail yanlısı Dürzi paramiliter güçler de Suriye topraklarına geçti. Son çatışma dalgasından sonra da İsrail, yerel halkın giderek büyüyen direnişiyle karşılaşmasına rağmen Suriye’nin güneyindeki faaliyetlerini sürdürdü. Şam’daki yeni hükümet İsrail’in Suriyeli sivillere yönelik saldırılarını kınasa da, bunları durdurabilecek güçten yoksun olduğunu açıkladı.
Daha da kaygı verici olan ise İsrail’de “Başan’ın Öncüleri” adı verilen yeni bir hareketin ortaya çıkmasıdır. Bu hareketin üyeleri, İsrail ordusu tarafından Suriye’deki işgal bölgesine gizlice girerek burada Yahudi yerleşimleri kurmaya çalışırken yakalandı. Hareketin destekçileri Jerusalem Post’ta yayımladıkları bir yazıda, “İncil’deki Başan bölgesi” olarak tanımladıkları toprakların İsrail tarafından ilhak edilmesini, mevcut Suriyeli nüfusun sürülmesini ve yerlerine Yahudi yerleşimcilerin yerleştirilmesini savundu. Böylece İsrail’in Süveyda ile doğrudan bağlantı kurması ve İsrail destekli bağımsız bir Dürzi devletinin önünün açılması hedefleniyor. Bugün bu hareket hükümet ve İsrail ordusu tarafından marjinal görülse de, Batı Şeria yerleşim hareketi de bir dönem benzer şekilde marjinal kabul ediliyordu.
İsrail’in olası bir “Başan Eyaleti” kurmasını engellemenin tek yolu, Suriye halkının İsrail ordusunun müdahalelerine karşı direnişini sürdürmesidir. Hem Suriye’nin hem de Filistin’in geleceği açısından hükümetin pasifliğine karşı kitlesel bir halk hareketinin inşa edilmesi gerekmektedir.

Gazze
Gazze’deki ateşkes trajedisi giderek daha tehlikeli sonuçlar doğuran bir fars olarak sürüyor. İsrail bombardımanı, çocukların öldürüldüğü son saldırılar da dahil olmak üzere devam ederken, Hamas “Barış Kurulu” ile bir anlaşmaya vardı. Buna göre Hamas, İsrail’in Gazze’den çekilmesi ve Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin (NCAG) bölgenin yönetimini devralması karşılığında silahsızlanmayı kabul etti.
Kâğıt üzerinde Gazze Şeridi’nin yeniden inşasıyla görevlendirilmiş, seçimle gelmemiş teknokratlardan oluşan bir kurul gibi sunulan NCAG’ın gerçek niteliği, üyelerine bakıldığında açıkça görülmektedir. Komitenin üyeleri, Batı Şeria’daki El Fetih yönetimindeki Filistin Yönetimi bürokrasisinden seçilmiştir. Komitenin en kritik isimlerinden biri ise, 2006 seçimlerinde Hamas’ın zaferinden sonra ABD destekli başarısız El Fetih darbe girişiminde rol oynayan eski Filistin Yönetimi istihbarat şefi Sami Nasman’dır.
NCAG, Gazze Şeridi’ni Mahmud Abbas liderliğindeki El Fetih aracılığıyla ABD’nin siyasi vesayeti altına sokmayı amaçlayan kukla bir yönetimden başka bir şey değildir.
Hamas’ın gerçekten silahsızlanıp Gazze’nin yönetimini NCAG’a devredip devretmeyeceği, nihayetinde İsrail’in geri çekilmeyi kabul edip etmeyeceğine bağlıdır. Ancak hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, bu tablo Filistin halkı açısından büyük bir yenilgi anlamına gelmektedir. Çünkü Gazze fiilen Washington’un denetimine girmiş olacaktır. Ayrıca İsrail’in NCAG yönetimine saygı göstererek Gazze halkına yönelik saldırılarını ve yıkım politikasını sona erdireceğine inanmak için hiçbir neden bulunmamaktadır.
Nitekim hem muhalefet partileri hem de faşist Bakan Ben-Gvir bu anlaşmayı eleştirdi. Ben-Gvir sosyal medya üzerinden Gazze’nin Filistinlilerden tamamen boşaltılmasını ve İsrailliler tarafından yeniden iskân edilmesini tercih ettiğini açıkladı. Netanyahu ise Trump’ı memnun etme yönündeki uzun süredir devam eden politikasının gereği olarak anlaşmayı destekliyormuş görüntüsü verse bile, daha önce defalarca görüldüğü gibi, sözde barış anlaşmalarını kabul edip ardından fiilen boşa çıkarma siyasetini sürdürmektedir.
Sonuç
Önümüzdeki İsrail seçimlerini Netanyahu’nun, Eisenkot’un, Bennett’in ya da başka bir adayın kazanması, ülkenin farklı savaş cephelerindeki gerçekliği değiştirmeyecektir. İsrail yalnızca Filistin halkı için değil, Ortadoğu’nun tamamı için bir tehdit olmaya devam etmektedir. Bugün Lübnan ve Suriye’yi işgal eden İsrail, yarın Ürdün’e, Mısır’a ya da İran’a yönelebilir.
İsrail ordusunun oluşturduğu tehdit ancak bölgenin bütün emekçi halklarının ortak mücadelesiyle ortadan kaldırılabilir. Bunun yolu ise, İsrail ordusunun buldozerleri kendi yurttaşlarının evlerini yıkarken dahi İsrail’le “barışı işletmeye” çalışan yozlaşmış ve otoriter Arap rejimlerinin işçi ve emekçiler tarafından devrilmesinden geçmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçiler açısından görev ise, İsrail’e sağlanan ABD askeri ve diplomatik desteğinin sona erdirilmesi için mücadele ederek Ortadoğu halklarının direnişiyle dayanışmayı büyütmektir. Çünkü İsrail, aynı anda birçok cephede yürüttüğü savaşları ABD’nin sağladığı bu destek olmadan sürdüremez.
İsrail Seçimleri
Batı Şeria
Lübnan
Suriye
Gazze






