Bir devrimci hareketin diktatörlük altında mücadeleyi sürdürmesinin ve büyütmesinin tarihi.
PSTU-Arjantin / 20 Mart 2026
Diktatörlük Döneminde Politikamız
Mart 1976’daki askeri darbenin yarattığı politik, ekonomik ve toplumsal yenilgi, PST açısından birkaç yıl sürecek gizli faaliyetlere hazırlanmak anlamına geliyordu. Militanlar, direnişin son siperleri olarak sınıfımızla birlikte olmak üzere işyerlerinde çalıştı. İzolasyonu kırmak, yeni üyeler kazanmak ve onları örgütlemek için parti, gazete merkezli güçlü bir örgütsel aygıt kurdu; eğitici broşürler, bildiriler ve Enternasyonal yayınlar bu çalışmanın temel araçları oldu.
Parti, askeri rejimin bir krize sürükleneceğini analiz ediyordu; çünkü işçi sınıfı yenilgiye uğramış olsa da birkaç yıl içinde karşı taarruzunu başlatacaktı. Bu süreç, ABD’nin ilk askeri yenilgisi olan Vietnam (1975) bağlamında değerlendiriliyordu. Temel slogan “Kahrolsun Diktatörlük!” oldu ve tüm görevler bu hedefe bağlandı. 1981 başındaki ekonomik ve politik krizle birlikte parti, bu hattı daha ajitatif bir düzeye taşıdı ve “Argentinazo” yani hükümetin ve rejimin ayaklanmacı bir yolla devrilmesi gereğini savundu; bu, önceki diktatörlüğü yıkan “Cordobazo”ların aşılması anlamına geliyordu.
Parti, yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı bir hat izlemedi; kısmi mücadeleleri, merkezi hedef olan “Kahrolsun Diktatörlük!” sloganına tabi kıldı. “Sıkıyönetimin kaldırılması ve tüm baskıcı yasaların iptali”, “kayıpların sağ olarak bulunması ve 1853 Anayasası’nın yürürlüğe konması” taleplerini savundu; ancak bunu demokratik bir perspektifle değil, rejime karşı mücadele ekseninde ele aldı. Nesnel olarak en doğru slogan “katillerin anneler tarafından yargılanması” olsa da parti, Plaza de Mayo Anneleri’nin sloganlarını sahiplendi; çünkü tüm ilerici mücadeleleri koşulsuz desteklerken kendi programı doğrultusunda polemik yürütmekten geri durmadı. Bu yaklaşım, Nisan 1982’de başlayan Malvinas Savaşı sürecinde de başarılı bir tutum almasını sağladı.
1982 Malvinas Savaşı’nda
Parti, yeni kurulan LIT-CI ile birlikte, temel görevin savaşa tam destek vermek, İngiliz ve ABD emperyalizmine karşı mücadele etmek ve ortaya çıkan kitlesel yükseliş içinde yer almak olduğunu hızla kavradı. Bu süreç, örgütlenme açısından önemli demokratik özgürlüklerin fiilen kazanılmasını sağladı. Hükümete yönelik eleştiri devam etti, ancak karakteri değişti: hükümet, savaşı tutarlı bir şekilde sonuna kadar götürememesi ve emperyalizme karşı her alanda mücadele edememesi nedeniyle teşhir edildi. Bu hat, işçi sınıfının ve ezilen kesimlerin yaşam düzeyini savunma mücadelesiyle birleştirildi.
Haziran 1982’de Malvinas yenilgisiyle birlikte emperyalizm güç kazandı ve bölgede bir NATO askeri üssü kurdu. Bu durum, yağmalanan Arjantin’de süper sömürülen işçi sınıfı üzerindeki baskı aygıtını daha da güçlendiren çifte bir zincir anlamına geliyordu. Ancak işçi ve halk hareketinin yükselişi durmadı ve askeri rejimin temel kurumu olan Komutanlar Cuntası’nı devirdi.
General Bignone Hükümetine ve Çok Partili Bloka Karşı
Çok Partili Blokta birleşen patron partileri, Kilise ve Komünist Parti, General Reynaldo Bignone’nin 1983 seçimlerine geçişi sağlayacak bir hükümet kurmasını desteklediler. Parti ise, kısa süre sonra adını MAS (Sosyalizm Hareketi) olarak değiştirerek programını devrimci işçi ve halk hükümeti perspektifi etrafında yeniden düzenledi ve şu sloganlarla bu sürece karşı çıktı: “Hükümet hemen istifa etsin!”, “Derhal seçimler!” Bu temel slogan, farklı alanlara şu şekilde uyarlandı: “Sendikalardaki askeri kayyumlar derhal gitsin!”, “Askeri rejimin atadığı üniversite yönetimleri istifa etsin!”
Parti ayrıca, “geçmiş on yılda ülkede faaliyet yürüten ve işçi hareketinden kopuk olan gerilla örgütlerine yönelik yöntemsel ve politik eleştirilerimizi saklı tutmakla birlikte, tüm anti-diktatörlük ve anti-emperyalist tutuklular için derhal özgürlük” talebini savundu. “Bireysel özgürlüklerin tam güvencesi ve genişletilmesi; sendikal, politik, ideolojik, ırksal ve cinsel nedenlerle her türlü ayrımcılık ve baskının kaldırılması; baskı aygıtlarının oluşturduğu fişleme dosyalarının imha edilmesi; siyasi partiler kurma ve devlet müdahalesi olmaksızın sendika örgütleme özgürlüğü” talepleri programın parçasıydı.
Bignone’nin soykırımcıları aklamaya yönelik “öz-af” girişimine karşı ise şu talepler yükseltildi: “Tüm soykırımcılar için soruşturma, yargılama ve ceza! (…) Sanıkların suçsuzluklarını kanıtlamak zorunda olduğu halk jürili mahkemeler kurulmalı (rejimin soykırımcı karakteri nedeniyle ispat yükü tersine çevrilmelidir). (…) ‘Boşta kalan kirli savaş elemanları’ tespit edilmeli ve halk örgütlerinin sürekli denetimi altına alınmalıdır. SIDE, SIE, SIPBA, Federal Koordinasyon ve benzeri istihbarat ve baskı aygıtları derhal dağıtılmalıdır; çünkü bunlar yalnızca sola ve işçilere karşı baskı ve zulüm amacıyla kullanılmaktadır.”
Bu program, demokratik kazanımların burjuvazi ve emperyalizm tarafından gönüllü olarak verilmediği anlayışına dayanıyordu. Aksine, darbe ve diktatörlüğü desteklediler; çünkü bu, işçi sınıfının süper sömürüsünü ve ülkenin sömürgeleştirilmesini güvence altına alıyordu. Aynı güçler, bugün “demokrasi”yi de aynı amaçlar için kullanmak istemektedir ve yarın çıkarları gerektirdiğinde yeniden totaliter yöntemlere başvuracaklardır. Demokratik haklar ve insan hakları mücadelesini tutarlı bir şekilde ileriye taşıyabilecek tek sınıf işçi sınıfıdır.
Soykırıma karşı mücadele, Yargılama ve Cezalandırma talebi, devletin baskı aygıtının dağıtılması ve bunların sosyalist devrim ile işçi-emekçi hükümeti programının bir parçası olarak ele alınması, bugün de kendisini bu geleneğin mirasçısı olarak görenler için yol gösterici olmaya devam etmektedir.





