Son dönemde dünya, ABD emperyalizminin eşi görülmemiş bir ekonomik ve askeri saldırganlığına tanıklık ediyor. Tarifelerden Latin Amerika, Grönland ve şimdi de İran’a yönelik tehditlere; Venezuela’ya doğrudan askeri müdahaleye ve Gazze’yi işgal planına kadar uzanan bu süreç, Trump yönetiminin kapsamlı bir saldırı dalgasını ifade ediyor. İçeride ise Donald Trump, ülkenin kendi yasalarını dahi çiğneyerek göçmenlere karşı bir cadı avı yürütüyor; buna karşın kitle hareketinden ciddi bir direnişle de karşılaşıyor. Peki ABD’nin bu saldırganlığının arkasında ne var?
Diego Cruz / 13 Şubat 2026
Trump, emperyalist ABD kapitalizminin artık açıkça ortaya çıkan gerilemesini tersine çevirmek için hem dünyayı hem de ABD’yi yeniden biçimlendirmeye çalışıyor. Politikası, kapitalist dünya ekonomisinin “normal” işleyişinin son dönemde yükselen Çin kapitalist-emperyalizmine avantaj sağlamaya başlamış olduğu tespitinden hareket ediyor.
Emperyalizmin karakteri olan sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi devasa boyutlara ulaştığında, finansal parazitizmin derinleşme eğiliminde olduğu bilinir. Bugün ABD’de görülen de tam olarak budur. Buna karşılık Çin kapitalizmi, yüksek üretim kapasitesi dinamizmi, çok yüksek kâr oranları ve ticari ataklığıyla öne çıkarken, emperyalizminin hâlâ başlangıç evresinde olmasının sağladığı avantajlarla sermaye ihracını yeni yeni genişletiyor. Bu durum, dünya ekonomisindeki mevcut rekabet koşullarında ona göreli bir üstünlük sağlıyor. Bu sayede Avrupa’yı elektrikli araçlarla doldurabiliyor, dünya çapında stratejik varlıkları satın alabiliyor ve Latin Amerika gibi tarihsel olarak ABD nüfuzunda olan bölgelere hızla nüfuz ederek ABD tekelleriyle kâr alanlarında rekabeti artırıyor.
Bunun karşısında Trump, oyunun kurallarını yeniden yazmaya çalışıyor. Bunun için içeride burjuva-demokratik rejimi otoriter biçimde gererken dışarıda ekonomik ve askerî saldırganlığı yoğunlaştırıyor. ICE’ın (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu) göçmenlere yönelik baskısı, demokratik özgürlüklere yönelik tehditler, işçi haklarına saldırılar ve seçim süreçlerinin meşruiyetini sorgulama; hepsi bu stratejinin parçaları. Uluslararası alanda ise bu adımlar, tarifeler, askerî tehditler ve çok sayıda ülkeye karşı artan emperyalist müdahalelerle bir araya geliyor.
Emperyalizmin Ekonomik ve Askerî Saldırıları
ABD hâlâ dünyanın başlıca emperyalist ülkesi ve onlarca yıllık sermaye ihracı ile dünya egemenliğinin avantajına sahip. Tekelleri hâlâ küresel ölçekte belirleyici konumda. Teknolojik rekabette kilit sektörlerde ciddi bir üstünlüğü sürüyor. Fakat en büyük gücü, askerî üstünlüğü. Ve Trump, bunu gerektiğini düşündüğü her an kullanacağını çoktan gösterdi.
Trump, eski dünya düzenini her açıdan yeniden biçimlendirmeye çalışıyor. Yeni teknolojiler için gerekli ham maddeler üzerinde daha fazla hâkimiyet, yeni pazarlara daha ayrıcalıklı erişim ve rakip kapitalist sektörlerin tasfiyesini hedefliyor. Bu, kapitalist tekeller arasında dünya çapında nüfuz alanları ve ticari çıkarlar için verilen rekabetin klasik ve değişmez mantığının güncel ifadesi.
İmparatorluk Geri Saldırıyor
Trump’ın Grönland, Venezuela ve İran’a Yönelik Saldırıları
Venezuela devlet başkanı Nicolás Maduro’nun ABD tarafından tutuklandığına dair yayımlanan ilk fotoğraf
Trump Grönland’ı tehdit ettiğinde yalnızca NATO’yu hedef almıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz, Fransız, Alman ve diğer Avrupalı emperyalist devletlerle kurulan ve refah devletinin tasfiyesi, işçi sınıfına yönelik saldırılar, yoksul ülkelerin daha fazla yağmalanması anlamına gelen bütün o emperyalist entegrasyon stratejisini de sorguluyor. Trump, Avrupa Birliği’ni de NATO’yu da ABD tekellerinin çıkarları uğruna sorguluyor.
Venezuela’ya yapılan emperyalist saldırı ve Maduro’nun kaçırılması, ne “demokrasi savunusu”yla ne de “uyuşturucu ile mücadele” ile ilgilidir. Bunlar yalnızca petrol ve nadir toprak elementlerine erişimi güvenceye alma gerekçeleridir — ABD’nin bugün bol petrolü olmasına rağmen. Trump’ın derdi, Venezuela ile bir tür sömürge anlaşması dayatmak, petrolü kontrol etmek ve Venezuela hükümetinin petrol gelirini nereden ne satın alacağını dahi ABD çıkarlarına göre belirlemektir. Aynı zamanda Çin ve Rus emperyalizminin artan etkisine bir mesajdır.
Aslında bu, Latin Amerika’daki saldırıların en görünür olanıdır. Brezilya’ya yönelik tarifeler, yargıya ve seçimlere müdahale tehdidi, Kolombiya, Meksika ve Panama’ya yönelik tehditler ve şimdi Küba’ya artan baskı… Tüm bunlar, Latin Amerika’yı ABD’nin “arka bahçesi” olarak gören Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir versiyonunun parçasıdır.
Orta Doğu
Gazze Şeridi’nde Trump, İsrail’le birlikte Filistin halkını topraklarından tamamen uzaklaştırmayı hedefleyen bir kolonizasyon planını ilerletiyor; soykırımı çeşitli yöntemlerle sürdürürken şimdi de Gazze’yi doğrudan yönetme politikasını devreye sokuyor. Yeniden inşayı ABD tekellerinin kârlı bir rant alanına dönüştürmek istiyor, özellikle de emlak sektöründe.
Trump’ın Haziran 2025’te İran’a yönelik saldırısı, aşırı sağın askerî doktrininin bir provasıydı. Trump seçim kampanyasında “yeni savaşlara girmeyeceğini” vaat etmişti. Ancak bu, daha az emperyalist şiddet anlamına gelmiyor. ABD asker göndermiyor ama dünyanın herhangi bir yerine saldırmayı kendine hak görüyor. Savaş ilan etmeksizin, Kongre onayı olmaksızın, hiçbir resmi prosedüre bağlı kalmaksızın İran’a ve Venezuela’ya büyük ölçekli operasyonlar düzenledi. Nijerya’da da yerel hükümetle işbirliği içinde IŞİD’e karşı hava saldırıları yürütüyor.
Bugün yeniden İran’ı tehdit ediyor. Bu tehditlerin İran rejiminin işçilere, kadınlara ve halka yönelik baskıcı politikalarıyla bir ilgisi yok. ABD dünyanın en baskıcı ve saldırgan ülkesi olarak İran’ın nükleer programını bahane ederek bu ülkeyi tamamen kendi ekonomik-siyasal çıkarlarına tabi kılmak istiyor.
ICE’a Karşı Mücadele
Trump’ın Göçmenlik Polisi Şiddetine Direniş
Trump hükümeti, ICE’ın bütçesini ve personel sayısını artırarak son derece şiddetli ve gerici bir göçmenlik politikasını uygulamaya soktu. Binlerce ajan — birçoğu aşırı sağcı MAGA hareketiyle bağlantılı — sözde “yasadışı göç” gerekçesiyle insanları kovalamak, tutuklamak ve şiddet uygulamakla görevlendirildi. Bunun için zaten demokratik olmayan ve “teröre karşı savaş” döneminden miras kalan yasalar daha keyfi bir biçimde uygulanıyor.
Aileler parçalanıyor, çocuklar ebeveynlerinden koparılıyor, bütün topluluklar terörize ediliyor. Göçmenlik karşıtı söylemlerin arkasında ise ABD emperyalizminin tarihsel olarak onlarca ülkeyi sömürmesi, yakıp yıkması ve yağmalaması yatıyor. Sermaye dünyanın her yerine özgürce akmak isterken, işçiler hayatta kalmak için göç ettiğinde şiddetle karşılanıyor.
ABD vatandaşı olan Renee Good ve Alex Pretti’nin öldürülmesi, bu bastırma politikasının gerçek niteliğini açığa vurdu. Her ikisi de ICE’ın uygulamalarına aktif biçimde karşı çıkan kişilerdi. Bu cinayetler, baskının yalnızca göçmenlere değil, tüm işçi sınıfına yöneldiğini gösterdi. Bugün göçmen işçilere yapılana yarın tüm işçiler maruz kalacaktır. Trump’ın federal birlikleri Los Angeles’taki protestolara karşı göndermesi bunun bir başka örneğidir.
Direniş
Cinayetlerden sonra hükümet, failleri savunarak baskıyı meşrulaştırmaya çalıştı fakat bu tutumu öfkeyi daha da büyüttü. Minneapolis’te mahalleleri gözetlemek ve ICE baskınlarını püskürtmek için topluluk örgütlülüğü arttı. ABD’nin tarihsel geleneğinde yer eden silahlı özsavunma da dahil olmak üzere işçilerin kendi kendini örgütlemesinin ilk örnekleri ortaya çıktı. Kısmi grevler, büyük yürüyüşler ve kitle mobilizasyonları birleşerek işçi direnişinin gücünü gösterdi.
Minneapolis’teki direniş, Trump hükümetini geri adım atmaya zorladı. ICE komutanı görevden alındı (yerine gelenin de aynı derecede kötü olmasına rağmen) ve hükümet, birçok şehirden ICE ajanlarını çekmek zorunda kaldı. Bu, işçilerin mücadelesinin somut bir kazanımıydı. Mücadele sürüyor. 28 Mart’ta “No Kings” sloganıyla büyük bir mobilizasyon çağrısı yapılmış durumda.
Her ne kadar burjuva fikirlerle sınırlı olan bazı önderlikler mücadeleye sınır çizse de, bu mobilizasyonlar ABD işçilerinin kendi bağımsız politik alternatiflerini, sınıf bağımsızlığını ve sosyalist bir perspektifi inşa etmeleri için verimli bir zemin sunuyor. İşçilerin özörgütlülüğü, Trump’ın otoriterliğine karşı mücadelenin merkezine sınıf bağımsızlığını koymalı ve Demokrat Parti gibi diğer burjuva kesimlerinin peşine takılmamalıdır.
Trump’ın Otoriterliği ve Emperyalizmine Karşı Mücadele Şart
Trump’ın mesajı nettir: “İstediğimi yapmazsan askerî saldırıya uğrayabilirsin.” Avrupa liderlerinin ve önde gelen pek çok kapitalistin “eski düzen öldü” açıklamaları da bunu doğruluyor. Artık Trump, “güçlünün hukuku”na dayanan yeni bir düzen dayatmak istiyor.
Onlara göre uluslararası kurallara dayalı düzen çökmüştür. Bizim açımızdan ise bu kurallar hiçbir zaman işçilerin lehine olmadı; her zaman emperyalist ülkelerin çıkarlarına göre belirlenmişti. Önceki emperyalist dünya düzeni, “demokrasi” görünümü altında işçilerin ve yoksul ülkelerin sermayeye bağımlılığını pekiştiren bir sömürü düzeniydi.
Trump’ın yürüttüğü saldırı, ABD ve dünya işçilerine yöneliktir. ABD şirketlerinin kâr oranlarını artırmak için otoriter yöntemlere başvurması onun zorunluluğudur. Çin’de büyümenin sırrı olan işçilerin ağır baskı altında tutulması ve derin sömürülmesi, Trump’ı açıkça etkiliyor. ABD’de açık bir diktatörlük kuracak güç dengeleri henüz olgunlaşmamış olsa bile, Trump rejimi zaten baskıyı artırıyor ve rejimi geriyor. Tüm bunlar ABD işçilerinin sömürüsünü derinleştirme amacına hizmet ediyor.
Burjuva kesimler arası çatışmada “iyi emperyalizm” ya da “daha az kötü kapitalist kesim” olmaz. Hepsi kapitalist tekellerin farklı fraksiyonlarıdır. İşçiler, ABD emperyalizmine karşı mücadeleyi Avrupa ya da Çin emperyalizminin arkasına takılmadan, kendi sınıf bağımsızlıklarıyla yürütmelidir. Trump’ın saldırganlığına karşı ortak mücadele şarttır; fakat diğer emperyalist merkezlerle ittifakı savunan reformist önderliklerin zararlı rolü de teşhir edilmelidir. Çözüm, işçi sınıfının kendi devrimci sosyalist projesini inşa etmesindedir.
Egemenlik İçin Mücadele
Brezilya ABD Emperyalizmiyle Bağlarını Koparmalı
Trump yönetimindeki ABD, Brezilya ve Latin Amerika’nın birçok ülkesine saldırırken, Lula hükümeti müzakere, uzlaşma ve emperyalizme boyun eğme çizgisini sürdürüyor. Venezuela’ya yönelik ABD saldırısı karşısında Brezilya hükümeti en azından diplomatik ilişkileri kesmeliydi; hatta ülkedeki ABD çokuluslu şirketlerine karşı yaptırımlar uygulamalıydı. Fakat Lula, Trump’la “kimya tuttuğunu” söyleyip Washington’u ziyaret etmeye hazırlanıyor; bunun karşılığında Brezilya’nın nadir toprak elementlerini ve diğer zenginliklerini teslim ediyor.
Lula aynı zamanda Avrupa emperyalizmiyle yaptığı anlaşmayı övüyor — bu anlaşma, Avrupa sanayisini güçlendirip Brezilya ekonomisini daha da bağımlı hale getiriyor. Çin emperyalizminin genişlemesini de BYD’ye sağlanan ayrıcalıklarla ve enerji altyapısının bir kısmını devrederek destekliyor.
Emperyalizmle yüzleşmek ve ezilen halkların mücadelelerini aktif biçimde desteklemek yerine diplomatik uzlaşma, istikrar ve “iş ortamı” arayışı tercih ediliyor. Bu politika ne ulusal egemenliği ne de işçilerin çıkarlarını koruyor. Aksine, ülkeyi kaçınılmaz çatışmalara karşı savunmasız bırakıyor ve Latin Amerika’nın farklı emperyalist güçler tarafından daha derin bir yeniden sömürgeleştirilmesine kapı aralıyor.






