Anasayfa / Enternasyonal / Pakistan’daki İntihar Saldırılarının Teorik ve Siyasi Bir İncelemesi

Pakistan’daki İntihar Saldırılarının Teorik ve Siyasi Bir İncelemesi

Pakistan'da intihar saldırıları sonrası cenaze töreni

Pakistan devletinin şiddet içeren çelişkileriyle en iyi şekilde, iktidarı kitlelere devreden devrimci bir kurucu meclis aracılığıyla mücadele edilebilir.

Mehnat Kash Tareek / 10 Şubat 2026

6 Şubat 2026’da Pakistan’ın başkenti İslamabad’ın Trilayi bölgesindeki bir Şii camisine düzenlenen, en az 31 kişinin hayatını kaybettiği ve 160’tan fazla kişinin yaralandığı intihar saldırısı, yalnızca münferit bir olay değil; Pakistan’ın devlet oluşumu, politik ekonomisi ve demokratik evrimi içine gömülü derin çelişkilerin bir yansımasıydı. Bu trajedi hem çok sayıda insanın yaşamına mal oldu hem de devletin güvenlik aygıtının başarısızlığını gözler önüne serdi. Üstelik bu saldırının federal başkentte gerçekleşmiş olması, devletin otoritesi, egemenliği ve meşru şiddet tekeli üzerinde ciddi sorular doğurdu. İktidar elitleri uzun süredir devletin meşru şiddet tekeline sahip olduğunu iddia ediyordu; ancak devlet dışı aktörler bu tekeli sürekli olarak zorladığında, devletin meşruiyeti bizzat zayıflıyordu. Bu bağlamda kritik soru şudur: Bu tür olaylar yalnızca güvenlik zaafı mıdır, yoksa devletin yapısı içindeki bir iç krizin belirtileri midir?

Pakistan’daki intihar saldırılarının tarihi, sorunun kökenlerini açık biçimde ortaya koymaktadır. İlk büyük intihar saldırısı 1990’ların ortasında meydana geldi; ancak eğilim 2001 sonrasında, Pakistan’ın ABD’nin Afganistan işgalinin ardından küresel “teröre karşı savaş”a katılmasıyla birlikte keskin biçimde arttı. 2007–2009 yılları arasında iki yüzü aşkın intihar saldırısı kaydedildi. Bunlar arasında Benazir Butto’nun suikastı (2007), İslamabad Marriott Oteli bombalaması (2008), Peşaver Ordu Kamu Okulu saldırısı (2014) ve camilere ile imam bargahlara (Şii ibadethaneleri) yönelik birçok saldırı yer alıyordu. Resmî ve gayriresmî rakamlara göre, 2001’den bu yana yaklaşık 80.000 Pakistanlı sivil, asker ve polis terör saldırıları nedeniyle yaşamını yitirdi. Bu insani kayıp yalnızca istatistiksel bir veri değil, ulusal toplumsal dokudaki derin yarıkların göstergesidir. 6 Şubat 2026’daki saldırı da, 4 ila 6 kilogram patlayıcı ve bilye kullanıldığı tahmin edilen bu eylem, aynı tarihsel sürekliliğin bir parçasıdır.

Bu saldırıların ekonomik sonuçları da derin ve kalıcı olmuştur. Terörün en yoğun olduğu yıllarda yabancı yatırım azaldı, savunma harcamaları arttı, kalkınma bütçeleri güvenlik operasyonlarına kaydırıldı, ticari ve turistik faaliyetler belirgin biçimde yavaşladı. Dünya Bankası’nın 2015 raporuna göre, terörizm Pakistan’ın ekonomik büyümesini ciddi biçimde sekteye uğrattı. Toplumsal açıdan ise, kamusal alanlarda askerileştirilmiş gözetimin yaygınlaşması, sivil özgürlüklerin aşınması, mezhepsel güvensizliğin büyümesi ve genç kuşaklar arasında korku ile belirsizliğin yayılması gündelik yaşamı yeniden şekillendirdi. Güvenlik önlemleri artık geçici tedbirler değil; günlük hayatın kalıcı bir unsuru hâline gelerek sivil özgürlükleri ve demokratik süreci olumsuz etkilemektedir.

Devlet krizinin yapısal nedenleri arasında jeopolitik dinamikler, sivil-asker dengesi sorunları, ekonomik bağımlılık ve siyasal dışlama yer almaktadır. Afgan cihadı sırasında oluşturulan militan ağları daha sonra iç tehditlere dönüşmüş; geçmiş politikaların beklenmeyen sonuçları bugünün ağır krizlerine zemin hazırlamıştır. 1958, 1977 ve 1999’daki askerî müdahaleler, siyasal kurumları zayıflatmış; gerçek anlamda sivil yönetim yokluğu demokratik konsolidasyonu imkânsız hâle getirmiştir. Küresel kapitalist sistem içinde yarı-çevre konumundaki devletlerin ekonomik egemenliği çoğu zaman sınırlıdır; Pakistan’ın IMF programlarına bağımlılığı da iç politika yapımını kısıtlamıştır. Siyasal katılımın daralması, memnuniyetsizliğin yeraltına itilmesine yol açmış; siyasal ifade alanının bastırılması aşırıcılık için elverişli bir zemin yaratmıştır.

Pakistan’da güvenlikleştirme ve demokratik daralma eğilimleri artık analitik bir abartı değil; kökleşmiş siyasal gerçekliklerdir. Her büyük saldırıdan sonra gözetim yetkilerinin genişletilmesi, medya üzerindeki kısıtlamaların artması ve kamusal toplantılara getirilen sınırlamalar, geçici ve zorunlu tedbirler olarak sunulmuştur. Ancak bu olağanüstü önlemler tekrarlar yoluyla sıradan yönetişim pratiklerine dönüşmüştür. Zamanla “güvenliğin mantığı”, “siyasetin mantığının” yerini almış; demokratik süreç kalıcı biçimde savunmacı bir konuma itilmiştir.

İşte tam da bu tarihsel bağlamlarda, önemli Marksist kuramcı Lev Troçki, “Devrimci Kurucu Meclis” kavramını tartışmanın merkezine yerleştirmiştir. Troçki’ye göre, mevcut anayasal yapı toplum içindeki sınıf çelişkilerini soğurma ve çözme kapasitesini yitirdiğinde, devlet kurumları güçler dengesini donduran, hukuki sürekliliği toplumsal durgunluğun bekçisine dönüştüren bir işlev gördüğünde, yalnızca reformlar yetersiz kalır. O noktada ihtiyaç duyulan, anayasal hükümleri makyajlamak yerine, devletin temellerini yeniden kuran, iktidarın kaynağını dönüştüren ve otoritenin toplumsal zeminini değiştiren bir meclistir.

Bu teorik çerçeveden bakıldığında, Pakistan’ın dengesiz sivil-asker ilişkileri, çözülmemiş eyalet özerkliği sorunları, ekonomik adaletsizlik, yargı ile parlamento arasındaki yetki belirsizlikleri ve merkezileştirici eğilimler, geleneksel bir anayasal süreçle çözülebilecek gibi görünmemektedir. “Basit” ya da geleneksel bir kurucu meclis, çoğu zaman anayasal sürekliliği korurken yetkileri netleştirmeyi, parlamenter egemenliği güçlendirmeyi, azınlık haklarını güvence altına almayı ve hesap verilebilirliği artırmayı amaçlar. Ancak devlet iktidarının yapısal temeli sınıfsal ve kurumsal dengesizlik üzerine kuruluysa, reformların kapsamı daralır.

Bu nedenle Devrimci Kurucu Meclis fikri, yalnızca anayasa değişikliği değil, iktidarın toplumsal olarak devri anlamına gelir. Böyle bir meclis; ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını, hatta ayrılma hakkını tanır; ekonomik kaynaklar üzerinde kamusal mülkiyeti ve demokratik denetimi güvence altına alır; kapitalist kâr, feodal tahakküm ve askerî üstünlük ittifakıyla şekillenmiş iktidar yapısını dağıtır. Bu vizyon, kamu hizmeti kurumlarının özelleştirilip sermayeye devredildiği; doğal kaynakların kâr için açık artırmaya çıkarıldığı; toplumun ise din, cinsiyet ya da kimlik hatları boyunca bölünerek siyasal bilincin parçalandığı bir devlet ve ekonomi modelini reddeder.

Devrimci bir meclisin özü, iktidarı merkezî elitlerden işçilere, köylülere, öğrencilere, kadınlara ve bilinçli orta sınıf kesimlerine devretmektir. Bu meclis sembolik ya da dekoratif bir organ olmayacak; “işçi denetimi”ni slogan değil, yönetim ilkesi olarak ele alan dinamik ve sürekli ilerleyen bir süreç olacaktır. Fabrikaların, tarlaların, üniversitelerin ve kamusal kurumların demokratik denetimi yoluyla ekonomi, özel kâra değil toplumsal ihtiyaçlara tabi kılınacaktır.

Böyle bir meclisin amacı, yalnızca anayasal dili değiştirmek değil, iktidar ilişkilerini dönüştürmektir. Yerel ve sınıfsal özerkliği bastıran merkezî yapılar dağıtılarak, gönüllü birlik, ekonomik eşitlik ve toplumsal adalet temelinde bir federal demokrasi inşa edilecektir. Bu vizyonda devletin meşruiyeti, güvenlik adına uygulanan denetimden değil; halkın rızasından, ekonomik katılımdan ve demokratik otoriteden doğacaktır.

Sonuç olarak, eğer devlet krizi yalnızca idari bir başarısızlık değil de yapısal çelişkinin dışavurumuysa, çözüm idari reformlarda değil demektedir. Gerçek bir Devrimci Kurucu Meclis, iktidarın sınıfsal temelini dönüştüren; halkı pasif seçmenlerden karar alıcı öznelere dönüştüren; toplumu sömürüden, merkezileşmeden ve kâr güdümlü tahakkümden kurtararak sosyalist bir topluma doğru ilerleten bir organ olacaktır, yani devletin zor aygıtının bekçiliğinden çıkıp, kolektif refahın örgütlü ifadesine dönüştüğü bir toplumsal düzenin kurucu gücü.

Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.

Etiketlendi: