Anasayfa / Enternasyonal / Venezuela’da ABD Müdahalesi: Siyasal Kontrol ve Petrol Açlığı

Venezuela’da ABD Müdahalesi: Siyasal Kontrol ve Petrol Açlığı

Petrol kuyusu

Venezuela’nın bağımsızlığı hem ABD ordusu hem de görünüşe göre artık ABD emperyalizmiyle el ele çalışmaya hazır olan Boliburjuvazi tarafından tehdit ediliyor.

Leonardo Arantes / 12 Ocak 2026

Kuzey Amerika emperyalizmi, Venezuela’ya yönelik bir bombardımanı hayata geçirerek ülkenin başkanı olan diktatör Nicolás Maduro’yu da kaçırmıştır. Bu son derece vahim olay, yalnızca Venezuela’yı değil tüm Latin Amerika’yı tehdit eden ve etkileyen açık bir savaş eylemidir. Bu saldırının, ABD’nin aşırı sağcı başkanı Donald Trump’ın öne sürdüğü “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele” gerekçesiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Bu müdahaleci saldırının gerçek nedenleri nelerdir? Öncesindeki çerçeve neydi? Olaylar nasıl gelişti? Bunun sonuçları ve etkileri nelerdir? ABD emperyalizminin Venezuela ve bölgenin geri kalanına yönelik genel stratejisi nedir? Hangi perspektifler açılmaktadır? Bu gelişmelerden sonra Chavista rejimin dinamikleri nasıl şekillenmektedir? ABD emperyalizminin stratejisine karşı devrimciler olarak hangi programla, hangi politikayla ve nasıl hareket etmeliyiz? Bu makalede bu sorulara yanıt vermeye çalışacağız.

Siyasal Baskı ve Askeri Yığınak

Ocak 2026’nın ilk günlerinde yaşanan olaylardan önceki siyasal bağlamı ve gelişmeleri betimlemek ve analiz etmek yerinde olacaktır.

Ağustos 2025’in ilk yarısından itibaren ABD, sözde “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele” gerekçesiyle Karayipler ve Latin Amerika kıyılarında, özellikle de Venezuela kıyılarına çok yakın bölgelerde, orantısız bir silahlanma ve askeri yığınak başlattı. Bundan önce ABD Başkanı Donald Trump, “ulusunu savunmak” amacıyla “yabancı uyuşturucu kartellerine karşı mücadele” gerekçesiyle silahlı kuvvetlerin kullanılmasını yetkilendiren bir kararname yayımlamıştı. Aynı şekilde ABD hükümeti, Nicolás Maduro’nun yakalanmasına yol açacak bilgi için konulan ödülü 50 milyon dolara çıkardı. Maduro, “Güneşler Karteli” adlı ve uyuşturucu kaçakçılığı ile terör faaliyetleri yürüttüğü iddia edilen bir suç örgütünün lideri olmakla suçlandı. Eş zamanlı olarak Maduro’ya atfedilen, suç faaliyetlerinden elde edildiği iddia edilen para, mücevher, mal varlığı ve mülklere el konuldu.

Önceki haftalarda Trump yönetimi, Maduro hükümetiyle bir müzakere süreci yürütmüştü. Bu süreç; ABD’li tutukluların, El Salvador’da Bukele hükümeti tarafından hapishanelerde tutulan Venezuelalı göçmenlerle takas edilmesini, Venezuela’daki bazı siyasi tutukluların serbest bırakılmasını ve Chevron’a ülkede faaliyet göstermesi, Venezuela petrolünü çıkarması ve ticaretini yapması için yeni bir lisans verilmesini içeriyordu.

Bu gelişmelerin ardından ABD tarafından olağan dışı bir askeri yığınak başlatıldı. İlk aşamada bu yığınak; Aegis hava savunma sistemleriyle donatılmış, kara hedeflerine yönelik Tomahawk güdümlü füzeler taşıyan üç savaş gemisini (ABD Donanması’nın en ileri teknoloji destroyerleri), füze kapasitesine ve istihbarat operasyonlarına sahip bir nükleer denizaltıyı, P-8 Poseidon deniz devriye uçaklarını ve 4.000’i aşan deniz piyadesini kapsıyordu. Zamanla bu askeri hareketlilik daha da arttı; ilave savaş gemileri, F-35 savaş uçakları, B-52 stratejik bombardıman uçakları devreye sokuldu ve ABD silahlı kuvvetlerinin en büyük uçak gemisi olan USS Gerald Ford Karayipler’e gönderildi. Asker sayısı, saldırı birlikleri de dâhil olmak üzere yaklaşık 10.000’e çıkarıldı. Özetle, başından itibaren uyuşturucuyla mücadeleden çok savaşlara ve askeri işgallere özgü bir güç ve savaş aracı yığınağı söz konusuydu.

ABD emperyalizmi, Eylül 2025’ten itibaren aylar boyunca fiili savaş eylemleri içeren bir askeri saldırı yürüttü. Karayipler ve Pasifik’te küçük teknelere yönelik 25’ten fazla saldırı gerçekleştirildi; Venezuelalı, Kolombiyalı, Trinidadlı balıkçılar başta olmak üzere farklı milliyetlerden yüzü aşkın kişi hayatını kaybetti. Venezuela’dan çıkan petrol tankerlerine el konuldu, içlerindeki tonlarca petrol gasp edildi. Ayrıca PDVSA’ya yönelik bir siber saldırı gerçekleştirildi; bu saldırı şirketin faaliyetlerini sekteye uğrattı ve petrol işçilerinin yaşamını tehlikeye attı. Bunun yanı sıra, Venezuela kıyısındaki “büyük bir tesise” yönelik (muhtemelen Zulia eyaletindeki Maracaibo limanlarına) bir drone saldırısı yapıldığı iddia edildi. Bu son saldırı doğrulanmamış olsa da Donald Trump bizzat bunu gerçekleştirdiklerini ileri sürdü. Trump, milyarder John Catsimatidis ile WABC radyosunda yaptığı telefon görüşmesinde şunları söyledi: “Okudun mu ya da gördün mü bilmiyorum ama orada büyük bir tesisleri var, gemilerin çıktığı büyük tesisler; iki gece önce onları yok ettik” (BBC News Mundo, 29/12/2025).

Buna ek olarak, ülkeye giren ya da ülkeden çıkan petrol tankerlerine karşı tam bir deniz ablukası ilan edildi. Bu açıkça Venezuela ekonomisini boğmayı, temel gelir kaynağı olan petrol ticaretini keserek döviz girişini durdurmayı hedefliyordu. Aynı zamanda ülkeye yönelik bir hava ablukası yönelimi benimsendi ve bu durum, uluslararası düzeyde birçok havayolu şirketi tarafından kısmen uygulandı.

03/01/2026 tarihinde Venezuela topraklarına yönelik bombardımanların ardından, tüm bu askeri güç Karayipler’de, Venezuela kıyıları yakınlarında konuşlanmış halde kalmaya devam etmektedir. Bu durum açık bir tehdit ve baskı mekanizması işlevi görmektedir.

Ezilen Bir Ülkeye Yönelik Suç Niteliğinde Bir Savaş Saldırısı

Bilindiği üzere, 03 Ocak 2026 Cumartesi günü saat yaklaşık 01.50 sularında, aşırı sağcı Donald Trump hükümeti tarafından helikopterler ve insansız hava araçları kullanılarak bir bombardıman başlatıldı. ABD silahlı kuvvetleri Caracas kentinin çeşitli noktalarını bombaladı. Hedefler arasında Fuerte Tiuna, La Carlota Hava Üssü, Chávez’in naaşının bulunduğu Cuartel de la Montaña, Milislerin Genel Komutanlığı ve Deniz Kuvvetleri Akademisi (La Guaira eyaletindeki Mamo Platosu’nda bulunan Deniz Harp Okulu) yer aldı. Bunlara ek olarak Higuerote Sivil Havalimanı (Miranda eyaleti), ülkenin en büyük limanı olan La Guaira Limanı hedef alındı; ayrıca komşu Aragua eyaletindeki askeri tesislere yönelik saldırılar rapor edildi.

Bu hedeflerin tamamı ya ülkenin başkenti Caracas’ta ya da başkente yakın, yüksek nüfus yoğunluğuna sahip bölgelerde bulunmakta; bazıları konut alanları ve binalarla çevrili durumdadır.

Bu nedenle, uçaklar Caracas kenti ve Venezuela topraklarının diğer noktaları üzerinde uçup aralıksız bombardıman yaparken; askeri hedefler, limanlar, havalimanları ve kentsel alanların yakınlarında patlamalar yaşanırken; özel kuvvetler de diktatör Nicolás Maduro ile eşi ve aynı zamanda first lady olan Cilia Flores’in kaçırılması operasyonunu gerçekleştirdi. Bu olay, birkaç saat sonra Donald Trump tarafından Truth Social adlı sosyal medya platformunda duyuruldu ve ardından Mar-a-Lago’da düzenlenen bir basın toplantısında teyit edildi. Aynı durum Venezuela hükümetinin resmi sözcüleri tarafından da doğrulandı; sözcüler, kaçırılan devlet başkanı ve eşinin hayatta olduğuna dair ABD hükümetinden kanıt talep etti.

Bu gelişmeler, ezilen bir ülkenin egemenliğine yönelik suç niteliğinde bir savaş saldırısıdır; aşırı sağcı Donald Trump’ın başını çektiği ABD hükümetinin kabul edilemez bir emperyalist müdahalesidir. Bu saldırı, uyuşturucu kaçakçılığıyla ve/veya terörle mücadeleyle hiçbir ilgisi olmadığı gibi, ABD emperyalizminin, büyük güçler arasındaki topraklar, pazarlar ve etki alanları üzerindeki rekabet ve müzakereler bağlamında, Monroe Doktrini’ni —“Trump Koroleri” ile daha da güçlendirerek— uygulama stratejisinin bir parçasıdır.

Bu saldırı, dünyanın başlıca emperyalist gücü olan ABD tarafından Venezuela’ya karşı gerçekleştirilmiş benzeri görülmemiş bir saldırıdır. Yalnızca bu ülke için değil, tüm Latin Amerika için bir tehdit oluşturmaktadır. Aynı zamanda ABD emperyalizminin, kıtada son 36 yıl içinde kendi silahlı kuvvetlerini doğrudan kullanarak gerçekleştirdiği ilk askeri müdahale[1] ve Güney Amerika’daki bir ülkeye karşı tarihteki ilk doğrudan askeri müdahaledir. Bu şekilde ABD, kıtada ülkelerin iç siyasal işlerine doğrudan askeri müdahale yoluyla karışma yöntemini yeniden hayata geçirmekte; topçu diplomasisini, şantajı ve militarizasyonu açıkça geri getirmektedir.

Stratejik hedef, Venezuela’nın yarı-sömürge statüsünü acımasız biçimde derinleştirmek; siyasal rejimini, ekonomisini ve stratejik kaynaklarını Beyaz Saray’ın talimatlarına tabi kılmak ve aynı zamanda Latin Amerika halklarının tamamını disiplin altına almaktır. Bu askeri operasyon, 1989–1990 yıllarında Panama’ya yönelik müdahaleye benzer özellikler taşımakta olup, Donald Trump’ın küresel ölçekte izlediği, ABD’nin başlıca emperyalist güç olarak yaşadığı hegemonya krizini tersine çevirmeyi amaçlayan politikasının bir parçasıdır. Bu politika, kapitalizmin tarihindeki en büyük küresel ekonomik kriz bağlamında şekillenmektedir.

Yeniden Sömürgeleştirme Stratejisi: Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi

Küresel kapitalist krizin ve Çin ile Rusya gibi yükselen güçlerle yaşanan emperyalistler arası rekabetin ortasında, ABD emperyalizminin, tarihsel olarak “arka bahçesi” olarak gördüğü bir kıtada hegemonik egemenliğini yeniden tesis etmeye çalıştığı açıktır. Bu amaçla Monroe Doktrini “canlandırılmakta” ve tüm Batı Yarımküresi’ne yayılmaktadır.

Bu durum, Trump yönetimi tarafından 05/12/2025 tarihinde yayımlanan 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde resmen ilan edilmiştir. Belgede Batı Yarımküresi, Washington’un başlıca stratejik ilgi alanı olarak tanımlanmakta ve bu hedef ABD dış politikasının merkezine yerleştirilmektedir.

Bu yalnızca bir hükümet planı ya da sıradan bir siyasal perspektif belgesi değildir; ABD’nin emperyalistler arası mücadeledeki müdahale tarzında köklü bir değişimin, saldırganlık ve korumacılık düzeyinde ciddi bir artışın resmî ilanıdır. Amaç, kaybedilen mevzileri telafi etmek için Latin Amerika üzerinde daha sert ve doğrudan bir denetim kurmak; tarihsel olarak sömürge olarak görülen bu bölgeyi ve Trump Koroleri’nin işaret ettiği üzere Avrupa ve Grönland’ı da kapsayacak biçimde Batı Yarımküresi’nin geri kalanını kontrol altına almaktır.

“Yıllarca süren ihmalin ardından, Amerika Birleşik Devletleri Batı Yarımküresi’nde Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmek, ulusal topraklarımızı ve bölge genelindeki kilit coğrafyalara erişimimizi korumak için Monroe Doktrini’ni yeniden teyit edecek ve uygulayacaktır. Yarımküre dışındaki rakiplerin, yarımkürenizde tehdit edici güçler ya da kabiliyetler konuşlandırmasını ya da stratejik açıdan hayati varlıkları sahiplenmesini veya kontrol etmesini engelleyeceğiz.

Monroe Doktrini’ne eklenen bu ‘Trump Koroleri’, ABD gücünün ve önceliklerinin sağduyulu ve kararlı bir restorasyonudur. Batı Yarımküresi için hedeflerimiz ‘Toplamak ve Genişlemek’ şeklinde özetlenebilir.

Göçü kontrol altına almak, uyuşturucu akışını durdurmak ve karada ve denizde istikrar ile güvenliği güçlendirmek için bölgedeki yerleşik müttefikleri yanımıza alacağız. Aynı zamanda yeni ortaklar geliştirip güçlendirerek ve kendi ülkemizi yarımkürenin tercih edilen ekonomik ve güvenlik ortağı olarak cazip kılarak genişleyeceğiz.”
(La Estrella de Panamá, 26/12/2025)[2]

Söz konusu belgenin yayımlanmasının ardından Savaş Bakanı Pete Hegseth şu açıklamayı yaptı:

“Bakanlığın Batı Yarımküresi genelindeki faaliyetleri yalnızca narkoteröristlerin ortadan kaldırılmasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda ulusumuzun çıkarlarını yarımküredeki diğer tehditlere karşı caydırmayı ve savunmayı da kapsamaktadır. […] Buna Panama Kanalı, Karayipler, Amerika Körfezi, Arktik ve Grönland gibi stratejik bölgelere ABD’nin askeri ve ticari erişiminin güvence altına alınması da dahildir.”
(Revista Opera, 19/12/2025)[3]

Bu açıklama, aşırı sağcı Trump liderliğindeki ABD emperyalizminin stratejik hedeflerini bir kez daha teyit etmektedir.

Dolayısıyla, ABD emperyalizminin Venezuela’ya yönelik saldırısını ve kıtanın geri kalanına yönelttiği tehditleri belirleyen stratejik, siyasal, jeopolitik ve askeri çerçeve budur. Trump hükümeti, Latin Amerika genelinde kukla hükümetler istemektedir; yalnızca neoliberal programları uygulayan pro-emperyalist hükümetler yeterli görülmemekte, Trump’a ve onun çıkarlarına tamamen tabi, aşırı sağcı yönetimler hedeflenmektedir.

Bu doğrultuda ekonomik, siyasal ve askeri baskılar uygulanmakta; sınıf uzlaşmacısı hükümetlerin yarattığı yıkımların da yardımıyla, Milei (Arjantin), Kast (Şili), Bukele (El Salvador), Asfura (Honduras) gibi yönetimler seçimler yoluyla iktidara taşınmış; Kolombiya’da Uribecilik üzerinden bu ilerlemenin sürdürülmesi hedeflenmiştir (Petro’ya yönelik tehdit ve baskıların nedeni de budur).

Şimdi ise askeri işgal yoluyla Maduro devrilmiştir. Oysa Maduro, Orinoco Petrol Kuşağı (FPO) ve Orinoco Madencilik Kuşağı (AMO) başta olmak üzere ülkenin egemenliğini zaten büyük ölçüde teslim etmekte ve ciddi tavizler vermekteydi.

Amaç, Venezuela petrolünü yağmalamak ve emperyalizmin bir kukla hükümetini dayatmaktır. Şimdilik bu, eski başkan yardımcısı ve geçici görevdeki Delcy Rodríguez’in devlet başkanı olarak atanması yoluyla yapılmaktadır. Trump ise Venezuela’yı doğrudan yöneteceğini, “yenilenmiş” Venezuelalı hükümet kendi dayattıkları koşulları yerine getirmezse yeni bir askeri müdahale gerçekleştireceğini açıklamakta; Delcy formülü işe yaramazsa Maria Corina Machado’yu olası bir kukla hükümet için yedekte tutmaktadır.

Ancak Delcy hükümetinin şimdiye kadar attığı adımlar, yaptığı açıklamalar, üstlendiği taahhütler ve imzaladığı anlaşmalar, Trump’ın arzuladığı kukla yönetimlere özgü açık bir işbirlikçiliği ortaya koymaktadır.

Trump ve ABD emperyalizminin bu bütünlüklü stratejisi; küresel kapitalist kriz ve emperyalistler arası rekabet bağlamında Venezuela’ya yönelik saldırı, ülkeyi sömürgeleştirme ve kaynaklarını yağmalama hedefi; yalnızca Latin Amerika’da değil, ABD içinde de Venezuelalı, Latin Amerikalı ve diğer göçmen işçilere karşı daha sert saldırıların, ayrıca işçi sınıfına yönelik genel saldırıların habercisidir. Aynı zamanda bölgenin ve dünyanın diğer ülkelerine yönelik yeni baskılar, tehditler ve müdahaleler de gündemdedir. Bu nedenle, ABD emperyalizminin ve onun rakiplerinin kendi etki alanlarındaki saldırılarını ve emellerini püskürtmek için birleşik mücadele stratejileri inşa etmek zorunludur.

ABD Operasyonunun Kilit Unsuru: İç İşbirliği

Bu yılın 03 Ocak sabahının erken saatlerinde Venezuela’ya karşı gerçekleştirilen operasyon, Venezuela silahlı kuvvetleri ve savunma kurumları tarafından neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadı. Uçaklar, insansız hava araçları ve helikopterlerden oluşan yaklaşık yüz hava aracı Caracas semalarında dolaşırken, La Guaira’dan Caracas’a doğru sınırı geçen yaklaşık on iki silahlı helikopter, tek bir uyarı atışı bile yapılmadan radarları aştı. Bu helikopterler, Genel Komutanlık ve Savunma Bakanlığı’nın bulunduğu Fuerte Tiuna’yı, ayrıca üç askeri merkezi ve parlamentoyu bombaladı. Helikopterlerden biri saray üzerine iniş yaparak Nicolás Maduro ve Cilia Flores’i herhangi bir büyük çatışma yaşanmaksızın ele geçirdi ve ülke dışına çıkardı. Sadece Maduro’nun en yakın güvenlik çemberinde çatışmalar yaşandığı bildirildi; bu çatışmalarda, onun kişisel koruma ekibinde yer alan en az otuz iki Kübalı güvenlik görevlisi hayatını kaybetti.

Bunların hiçbiri, askeri aygıtların ve iç güvenlik mekanizmalarının işbirliği olmadan gerçekleşemezdi; hele ki hükümeti, Çin ve Rusya’dan satın alınmış radarlar, füze sistemleri, roketler ve topları içeren hava savunmalarına sahip olduğunu iddia eden bir ülkede. Donald Trump, Marco Rubio ve ABD hükümetinin diğer sözcülerinin sonrasında yaptıkları açıklamalar ile Delcy Rodríguez’in tutum ve uygulamaları birlikte değerlendirildiğinde, ABD operasyonunun hedeflerine ulaşmasını sağlayan iç işbirliği açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Maduro’nun bizzat chavismo tarafından ihanete uğratılarak yakalanmak üzere teslim edildiğini göstermektedir.

Bu iç işbirliği; ABD’nin açık askeri üstünlüğü, ülkenin söz konusu hava savunma sistemlerinin yüzde 90’ının imha edilmesi ve Venezuela ordusunun savunmadan sorumlu kadrolarının yetersizliğiyle birleştiğinde, ABD güçlerinin Venezuela’ya yönelik bu operasyonu görece kolay ve başarılı bir biçimde gerçekleştirmesini açıklamaktadır[4].

Delcy Rodríguez İhanete Ortak Mıydı?

İç işbirliğinin, önceden yapılmış bir müzakereye dayandığı ve bunun Nicolás Maduro’nun teslim edilip yakalanmasıyla sonuçlandığı açıktır (chavismo tarafından teslim, ABD güçleri tarafından yakalama). Nitekim ABD ordusundan emekli general ve Latin Amerika’da Marco Rubio’nun danışmanı olan Eric Rojo’nun şu sözleri buna işaret etmektedir: “…Maduro’yu ABD silahlı kuvvetlerine Venezuelalılar teslim etti…”[5]. Peki, Maduro’nun teslim edilmesi ve iktidardan uzaklaştırılması konusunda chavismo içinden hangi liderler ve kesimler müzakere yürüttü?

Trump’ın, Caracas’taki süreci kimin kolaylaştırdığı sorulduğunda verdiği net yanıt dikkat çekicidir: “…müzakereler Delcy Rodríguez ile yapıldı…”[6]. Trump buna şu ifadeyi eklemiştir: “Marco Rubio, Delcy Rodríguez ile geçiş sürecini müzakere ediyor. Başkan yardımcısı Rubio’yla konuştu ve bizim söylediğimiz her şeyi yapacağını söyledi.” Bu sözler, Delcy Rodríguez’in görevden alınan başkanın teslim edilmesine yönelik müzakerelere katıldığını ve ABD emperyalizmiyle işbirliğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bunu güçlendiren bir diğer unsur, ABD tarafından herhangi bir derhal itiraz olmaksızın, Venezuela Yüksek Adalet Mahkemesi tarafından Maduro’nun yasal halefi olarak tanınması ve kardeşi Jorge Rodríguez’in 2021’den bu yana başkanlığını yürüttüğü Ulusal Meclis (AN) önünde resmen göreve başlatılmasıdır.

Delcy Rodríguez’in tanınması, Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado’nun siyasal hırsları ve Edmundo González Urrutia’nın iktidar iddiası pahasına gerçekleşti. Oysa bu iki isim, o ana kadar Trump’ın geçiş sürecine liderlik etmesi için en gözde adayları olarak görülüyordu.

Bu bağlamda, artık “Rodríguezler” olarak anılan Delcy–Jorge ikilisi, chavismo içinde ABD hükümetiyle, Washington’un dayatacağı işbirliği koşulları çerçevesinde rejimin ABD vesayeti altında devamını güvence altına almak için müzakere yürüten kesim olarak öne çıkmaktadır. Bu kesimin, Savunma Bakanı Vladimir Padrino López’in başını çektiği başka bir grubu da kendi çizgisine çektiği; Padrino’nun CIA baskısı karşısında geri adım attığı ileri sürülmektedir. Diosdado Cabello liderliğindeki üçüncü bir kesim ise ABD açısından en az kabul edilebilir ve en fazla dirençle karşılaşılan kesim olarak değerlendirilmektedir[7].

Delcy Rodríguez, ülkenin siyasal ve ekonomik işlerini yönetmede ve idari alanlarda kurnaz bir operatör olarak ün kazanmış olsa da, chavismo içinde birliği garanti edecek yeterli etkiye sahip değildir. Bu nedenle, siyasal olarak sert bir kesimle çevrelenmeye çalışırken, ekonomik alanda Washington’un vesayetine boyun eğmektedir. Ulusa sesleniş konuşmalarında Bolívar ve Chávez’e atıflar yapmakta, Maduro’dan Venezuela’nın başkanı olarak söz ederek (her geçen gün sayıları azalan) chavista tabanı yatıştırmaya çalışmaktadır. Buna karşın Trump yönetimiyle “birlikte çalışma” söylemini benimsemekte; Washington’un enerji kaynaklarını kontrol etme ve bu gelirle yalnızca ABD ürünlerinin satın alınmasını dayatma kararları karşısında sessiz kalmaktadır.

Sonuç olarak, ülke içinde yürütme ve yasama gücü Rodríguez kardeşlerin elinde toplanmakta; içişleri ve adalet ile savunma bakanları olan Diosdado Cabello ve Vladimir Padrino’nun desteğiyle, yani polis ve askeri gücün garantörlüğü altında, mevcut baskıcı model daha da sertleştirilmektedir. Buna karşılık, Donald Trump, Marco Rubio ve Pete Hegseth’in başını çektiği ABD emperyalizmi; ülkenin kaderini belirleyen temel ekonomik ve siyasal kararları dikte etmekte, kontrol etmekte ve düzenlemektedir. Bu durum, Venezuela’nın yakın tarihindeki en açık ve en ağır sömürgeci ilişkiyi ifade etmektedir.

Chavista Rejimin Dinamiği: İşbirlikçi Bir Rejim ve Kukla Bir Hükümet. Petrol Alanındaki Anlaşmalar

Chavista rejim, özellikle işçi hareketine ve kitlelere yönelik baskıcı karakteri bakımından, yürütme erkini esas olarak silahlı kuvvetler ile polis ve yarı-polis baskı aygıtlarına dayandıran merkeziyetçi yapısı açısından, işçi sınıfına ve yoksul halka karşı kemer sıkma niteliği taşıyan politikaları bakımından ve devlet yönetimindeki idari süreklilik açısından temel özelliklerinin önemli bir bölümünü korumaktadır.

Ancak esaslı biçimde değişen unsur, ABD emperyalizmiyle olan ilişkisidir. Son yirmi beş yıl boyunca (önce Chávez, ardından Maduro dönemlerinde) teslimiyetçi ve bağımlı, fakat ABD hükümetleriyle zaman zaman sürtüşmeler yaşayan yönetimler tarafından idare edilen rejim; bugün tamamen işbirlikçi, ABD emperyalizminin ve Donald Trump hükümetinin potansiyel bir kuklası konumunda olan ve ABD emperyalizmi ile Venezuela arasında sömürgeci bir ilişkiyi kabullenen bir hükümet tarafından yönetilmektedir.

Bunun en çarpıcı kanıtı, Trump’ın çeşitli uluslararası medya organlarında yer alan açıklamalarıdır. Trump bu açıklamalarda Venezuela’nın fiilen kendi yönetimi altında olduğunu, ABD hükümetinin kısa vadede Güney Amerika ülkesini yönlendireceğini ifade etmiş; Delcy Rodríguez ile geçici devlet başkanı olarak çalışmayı kabul edip onayladığını, bunu da bir yandan destek, diğer yandan baskı içeren bir tutumla yaptığını belirtmiştir.

Rodríguez hükümeti, her yönüyle istikrarsız ve kriz içindeki bir hükümettir; toplumsal bir dayanağı bulunmamaktadır ve yalnızca ABD emperyalizminin, Trump ve çevresinin ölçütlerine göre işbirlikçi ve kukla rolünü eksiksiz yerine getirdiği sürece sağladığı destekle ayakta durmaktadır.

Bu işbirlikçi ilişkiyi (Delcy hükümeti açısından) ve vesayet durumunu (Donald Trump ve ABD emperyalizmi açısından) en açık biçimde ortaya koyan unsur, Trump’ın Venezuela petrol kaynaklarını yöneteceğini açıklamasının ardından imzalanan petrol anlaşmalarıdır.

Söz konusu anlaşmalar Trump tarafından duyurulmuş[8], ardından Venezuela hükümeti ve Petróleos de Venezuela S.A. (PDVSA) yönetimi tarafından resmî bir bildiriyle teyit edilmiştir[9]. Buna göre Delcy hükümeti, ABD’ye 30 ila 50 milyon varil petrol teslim edecektir.

PDVSA’nın açıklamasında, ABD’li petrol tekelleriyle yapılacak bu anlaşmaların Chevron–Texaco ile daha önce belirlenen koşullar çerçevesinde yürütüleceği açıkça belirtilmektedir. Bu da, söz konusu çokuluslu şirketlerin elde ettikleri kârlar üzerinden Venezuela devletine vergi ya da royalti ödeme yükümlülüğünün olmayacağı ve ücretleri kendi takdirlerine göre belirleyecekleri anlamına gelmektedir.

ABD Enerji Bakanlığı ise Trump’ın açıkladığı petrol anlaşmasını çok daha ayrıntılı biçimde şöyle ifade etmektedir:

“Petrol, ABD, Venezuela ve müttefiklerin yararına küresel piyasada satılacaktır; petrol satışından elde edilen tüm gelir, nihai dağıtımın bütünlüğünü ve meşruiyetini garanti altına almak için önce ABD’deki tanınmış bankalarda bulunan bir hesaba aktarılacaktır. Fonlar, ABD hükümetinin yönlendirmesi altında Amerikalıların ve Venezuelalıların yararına kullanılacaktır. Petrol satışı derhal başlayacak ve süresiz olarak devam edecektir. Venezuela’ya giden ve Venezuela’dan çıkan petrol yalnızca ABD’nin ulusal güvenliğiyle uyumlu, meşru ve yetkilendirilmiş kanallar aracılığıyla taşınacaktır. ABD, bu petrolün küresel pazarda taşınmasına ve satılmasına olanak tanımak için yaptırımları seçici biçimde kaldırmaktadır. ABD menşeli hafif petrol, çok ağır Venezuelalı petrolün üretimini ve taşınmasını optimize etmek amacıyla gerektiği ölçüde Venezuela’ya gönderilecektir. Modernizasyon, genişleme ve kalkınmanın bir parçası olarak ABD, petrol ekipmanı ve hizmetlerinin Venezuela’ya ithalatını onaylayacaktır; bu, teknoloji, uzmanlar ve yatırımları içerecektir. Ayrıca ABD, yıllardır süren kötü yönetim ve yıkımı telafi etmek amacıyla Venezuela’nın elektrik şebekesi üzerinde de çalışacaktır.”
(ABD Enerji Bakanlığı, 06/01/2026)[10][11][12]

Buna ek olarak ABD hükümeti; Venezuela petrolünün Çin ve Rusya gibi rakip emperyalist güçlere satılmasını yasaklamak, Küba’ya yapılan petrol sevkiyatlarını durdurmak ve petrol satışından elde edilen gelirle yapılacak tüm alımların yalnızca ABD’den gerçekleştirilmesini şart koşmaktadır.

Venezuela petrolünün yüz yıllık sömürü tarihinde, böylesine açık bir vesayet ve sömürgecilik ilişkisi ancak diktatör Juan Vicente Gómez dönemine kadar geri gidilerek bulunabilir.

Delcy Rodríguez’in işbirlikçiliğine ve hükümetinin potansiyel kukla karakterine dair diğer örnekler arasında; ABD büyükelçiliğinin yeniden açılmasına yönelik adımlar ile JP Morgan Chase & Co., Bank of America (BofA), Wells Fargo ve Citigroup (Citi) gibi ABD’nin dört büyük bankasının 12/01/2026 haftasından itibaren Caracas’ta faaliyete geçmeyi planladıklarının duyurulması yer almaktadır. Bu bankaların ABD Hazine Bakanlığı denetiminde çalışacağı ve Venezuela’daki tüm mali işlemlerin bu kanallar üzerinden yürütüleceği ifade edilmektedir. Ayrıca X platformundaki ElObservadorBinario hesabı ile Forbes.com.mx ve Bancaynegocios.com gibi sitelere göre, kamu emekçilerinin maaşlarını bu bankalar üzerinden almasının da gündemde olduğu belirtilmektedir. Son günlerde yapılan diğer birçok açıklama da bu tabloyu tamamlamaktadır.

Venezuela Kitlelerinin Durumu

Bu sömürgeci girdap ve Venezuela hükümetinin işbirlikçi yönelimi içinde, işçi sınıfı ile Venezuela kitlelerinin durumu sorusu gündeme gelmektedir.

İşçiler ve emekçi kitleler, Maduro hükümetinin en azından resmî olarak 2018’den bu yana (fiiliyatta ise daha önce) uyguladığı patron yanlısı ve işçi karşıtı kemer sıkma programının ağır sonuçlarını yaşamaya devam etmektedir. İşçilerin aldığı asgari ücret aylık yalnızca 0,39 ABD dolarıdır. Ücrete yansımayan ve hükümet tarafından verilen gıda yardımı ile diğer sosyal destekler sırasıyla 40 ve 120 dolar olarak açıklanmaktadır (ancak devalüasyon nedeniyle fiilen bu tutarlara hiçbir zaman ulaşılamamaktadır). Böylece aylık toplam gelir 160,39 dolar düzeyinde kalmaktadır (bunun yalnızca 0,39 doları ücret niteliğindedir). Buna karşın, Venezuela Öğretmenler Federasyonu Dokümantasyon ve Analiz Merkezi (Cendas–FVM) ile Maracaibo Ticaret Odası (CCM) verilerine göre bir ailenin temel geçim sepeti aylık 630 doları aşmaktadır.

Enflasyon Venezuela işçilerinin alım gücünü ağır biçimde ezmektedir. Bloomberg Línea portalına göre, 2025 yılındaki 12 aylık dönemde enflasyon oranı %556’ya ulaşmış, bu oran 2024’teki %45’lik enflasyonu dahi gölgede bırakmıştır[13].

Venezuela işçileri ve emekçi kitleler açlık ve yoksulluk koşullarında yaşamaya devam etmekte; büyük ölçüde yurtdışındaki aile bireylerinden gelen döviz havaleleriyle ayakta kalmaktadır. Ancak bu havaleler de devalüasyon ve enflasyon nedeniyle giderek erimektedir. Buna ek olarak elektrik, gaz, su, telefon ve internet gibi temel hizmetler ya özelleştirme sürecine sokulmakta ya da hızla pahalılaşmakta; bu alanlar kalıcı birer felaket haline gelmiştir.

Ayrıca, 2792 sayılı Muhtıra ve Onapre genelgesi gibi mekanizmalar aracılığıyla işçi, sözleşme ve sendikal haklar gasp edilmiştir[14]. Bunlar, Maduro hükümetinin “Ekonomik Toparlanma ve Yeniden Canlanma Programı” gibi gösterişli bir ad altında yürüttüğü kemer sıkma programının parçalarıdır. Bu politikalarda bir değişiklik olmamış, Donald Trump’ın vesayeti altındaki Delcy Rodríguez hükümeti döneminde de böyle devam edeceği öngörülmektedir.

Venezuela işçilerinin maruz kaldığı bir diğer önemli sorun ise demokratik özgürlüklerin sistematik biçimde ihlal edilmesidir. Yüzlerce siyasi tutuklu, Venezuela hapishanelerinde tecrit, işkence ve en temel hak ihlalleri altında tutulmaktadır. Hukukun öngördüğü normlar ve usuller açıkça çiğnenmektedir. Yüzlerce sendika yöneticisi, işyeri temsilcisi ya da sıradan işçi, yalnızca gasp edilen emek haklarını savundukları veya siyasi görüş ifade ettikleri için tutuklanmış ya da haklarında dava açılmıştır. Ayrıca muhalefet partilerinin büyük bölümü yasadışı ilan edilmiş ya da meşru yönetimlerinden alınarak hükümete yakın kadrolara teslim edilmiştir.

Ulusal Meclis Başkanı Jorge Rodríguez tarafından son dönemde duyurulan siyasi tutukluların serbest bırakılması kararları ise yalnızca sembolik ve tanınmış isimlerle sınırlı kalmıştır. 28 Ekim 2024’teki seçim hilesine karşı yapılan protestolarda tutuklanan çok sayıda sıradan yurttaş hâlâ cezaevlerinde tutulmaktadır.

İşçi Hareketi ve Kitlelerin Tepkileri

Venezuela ekonomisini en az 2013’ten bu yana vuran ve devrik diktatör Nicolás Maduro hükümeti tarafından uygulanan işçi ve halk karşıtı kemer sıkma politikalarıyla işçilerin ve emekçi kitlelerin omuzlarına yıkılan ağır ekonomik kriz, ülkenin işçi ve yoksul halkını yoksulluk ve sefalet koşullarında tutmaktadır. Buna sağlık, eğitim, elektrik, su gibi temel hizmetlerdeki çöküşün eklenmesi, Venezuela emekçi halkının çaresizliğini ve umutsuzluğunu daha da artırmaktadır.

Buna ek olarak; başta ABD, Çin ve Rusya olmak üzere (daha sınırlı ölçüde diğerlerine de) çokuluslu şirketlere maden ve enerji kaynaklarının peşkeş çekilmesi, chavista rejiminin ağır yolsuzluğu—boliburjuvazinin ortaya çıkmasının ve ahlaksızca zenginleşmesinin temel etkenlerinden biri—, toplumsal eşitsizlik (geleneksel burjuvazinin zenginleşmesi de artmıştır), sefalet ücretleri, üst düzey yöneticilerin ve devlet bürokrasisinin zorbalığı, diktatoryal rejimin karakterine özgü biçimde en temel demokratik, insanî, toplumsal, sendikal ve siyasal hakların sürekli ihlali ve bunlara eklenen işçi ve kitle hareketine yönelik acımasız baskı; tüm bunlar işçilerin ve Venezuela kitlelerinin büyük çoğunluğunun ülkede savunacak hiçbir şeyleri olmadığı sonucuna varmasına ve emperyalist müdahaleyi, demokratikleşme ve toplumsal haklar beklentisiyle, sevinçle karşılamasına yol açmıştır.

Chavista diktatoryal rejime ve onun açlık dayatan, yolsuzlukla iç içe geçmiş, baskıcı politikasına duyulan haklı nefret; ABD hükümetinin ülkeye yönelik saldırılarına ve emperyalizmin Venezuela’nın iç siyasal işlerine müdahalesine karşı çıkışların, nefret edilen chavista rejimin savunusu olarak algılanmasına neden olmaktadır. Bu durum yalnızca nüfusun çoğunluğunda değil, kendilerini solcu hatta devrimci olarak tanımlayan sendikal ve siyasal kesimlerde de görülmektedir.

Gerçek olan şudur ki; Maduro hükümeti ve chavizmin izlediği kemer sıkmacı, yoksullaştırıcı, yolsuz ve baskıcı politika, kitlelerden neredeyse hiç dirençle karşılaşmadan ve hatta çoğunluğun açık desteğiyle hayata geçirilen emperyalist müdahale planları ve dış müdahale için yalnızca kolaylaştırıcı bir rol oynamıştır.

03/01/2026 Cumartesi günü sabahın erken saatlerinden itibaren, ABD’nin askeri saldırılarını reddetmek için kendiliğinden ve bağımsız biçimde sokağa çıkan kitlesel gösterilere dair herhangi bir kayıt bulunmamaktadır; ancak bunları açıkça destekleyen kitlesel gösteriler de görülmemiştir (bunun, baskı korkusu ve/veya gözaltına alınma endişesinden kaynaklandığını düşünüyoruz). Buna karşın, ülke içinde ve dışında yaşayan Venezuelalıların büyük bölümünün sosyal medya hesapları sevinç ifadeleriyle dolup taşmıştır.

Saldırının gerçekleştiği günün sabah erken saatlerinde, iktidar yanlısı kesimler başkentte ve ülkenin başlıca kentlerinde “kolektif” olarak adlandırılan silahlı grupları ve kendi örgütsel aygıtlarının bir kısmını harekete geçirmeye çalıştı. Ancak her yerde bu girişimler, çoğunluğu merkezi kamu kurumlarında, eyalet yönetimlerinde ve belediyelerde maaşlı olarak çalışan, hükümet mitinglerini beslemek için düzenli olarak kullanılan birkaç yüz militan ve milis (yedek askeri birlikler) ile sınırlı kaldı.

Caracas’a bir saat mesafedeki Aragua eyaletinde vali, 2002’de darbe karşıtı bir kale olan Maracay hava üssü önüne milisleri, mahalleleri ve askerleri çağırdı. Saatler geçmesine ve takip eden günlerde çeşitli eyalet valileri ve belediye başkanlarının çağrılar yapmasına rağmen, bu mobilizasyonlar da yukarıda tarif edilen sınırları aşmadı.

Bu eylemlerin hiçbiri işçiler ya da emekçi mahallelerin sakinleri tarafından kitlesel biçimde sahiplenilmedi; toplumsal açıdan önem taşıyan gösteriler yaşanmadı ve hatta gücü iyice azalmış olan chavizmin taban kesimleri bile anlamlı ölçüde sokağa çıkmadı.

Chavista bürokrasinin bazı kesimleri, söylemleri ve yukarıda anlatılan girişimleriyle bugünkü durumu, merhum Devlet Başkanı Hugo Chávez’e karşı yapılan 2002 darbesiyle kıyaslamaya çalışmıştır. Ancak durum bütünüyle farklıdır.

Gerekli Bir Karşılaştırma

Bilindiği üzere 2002’de, Venezuela Silahlı Kuvvetleri’nin bir kesimi; burjuva muhalefet partilerinin neredeyse tamamı, María Corina Machado’nun yönettiği ve George Bush’un mali ve siyasal desteğini alan SUMATE gibi STK’lar, PDVSA’nın üst düzey yöneticileri, büyük medya kuruluşlarının çoğu (özellikle büyük televizyon kanalları ve radyo istasyonları), ülkenin başlıca işveren örgütü Fedecámaras, diğer işveren birlikleri ve o dönem Demokratik Eylem Partisi’nden Carlos Ortega’nın yönettiği bürokratik ana sendikal konfederasyon CTV gibi güçlerle ittifak halinde Hugo Rafael Chávez Frías’a karşı bir darbe gerçekleştirdi. Tüm bu süreç, ABD Başkanı George W. Bush yönetimindeki ABD emperyalizmi tarafından siyasal, lojistik ve mali olarak desteklendi.

Haftalar süren baskıların, yürüyüşlerin ve özellikle Caracas’ta ama ülkenin diğer önemli kentlerinde de gerçekleşen kitlesel gösterilerin ardından, 11 Nisan günü büyük bir muhalefet yürüyüşü Miraflores Sarayı’nı işgal etme amacıyla saraya yönlendirildi. Bu durum Puente Llaguno civarında, darbe yanlısı polis güçleri ve silahlı gruplarla sarayı savunan hükümet yanlıları arasında çatışmalara yol açtı; çok sayıda yaralı ve hayatını kaybeden oldu. Aynı anda darbe girişimiyle bağlantılı askerî kesimler Chávez’i kaçırarak Orchila Adası’na götürdü. Saatler sonra, 12 Nisan sabahı erken saatlerde, dönemin Kara Kuvvetleri Genel Müfettişi Orgeneral Lucas Rincón Romero televizyona çıkarak, Venezuela Yüksek Askerî Komutanlığı adına Chávez’ten istifa istediklerini ve onun da bunu kabul ettiğini açıkladı.

“Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti Yüksek Askerî Komutanlığı üyeleri, dün başkentte yaşanan talihsiz olaylardan derin üzüntü duymaktadır. Bu olaylar karşısında Cumhurbaşkanı’ndan istifa etmesi istenmiş ve kendisi bunu kabul etmiştir. Yüksek Komutanlık üyeleri görevlerini yeni yetkililer tarafından atanacak subaylara devredeceklerini bildirir.”
(12/04/2002, saat 03:20 – Kara Kuvvetleri Genel Müfettişi Lucas Rincón Romero)

Darbe gerçekleşmişti. O dönem Fedecámaras başkanı olan Pedro Carmona Estanga, ulusal parlamentoda Cumhurbaşkanı olarak yemin ettirildi ve ülkeye bir dizi açıklama yaptı.

İlk saatlerdeki şaşkınlığın ardından, ülkenin emekçi ve halk kitleleri tepki vermeye başladı. Sendikal, mahalle, halk ve öğrenci kesimleri sokaklara çıktı; Chávez’in sözde istifasının geçersizliğini anlatmak ve onun geri getirilmesini talep etmek için mahalleleri dolaştı. Bu çağrılar ülkenin başlıca kentlerinde kitlesel gösterilere dönüştü. Caracas’ta en yoksul mahallelerin halkı kent merkezini doldurdu ve Miraflores Sarayı çevresini kuşatarak Chávez’in dönüşünü talep etti. Bunun üzerine chavista liderlik yeniden ortaya çıktı ve hükümet görevlerini üstlenmeye başladı. Orta ve alt rütbeli askerler kitlelerin yanında yer aldı, baskı uygulamadı; saray çevresindeki gösterileri alkışladı ve destekledi. Hükümete bağlı üst rütbeli subaylar da yeniden ortaya çıkıp birliklerin komutasını aldı. Halk baskısı darbeci liderliğin ve müttefiklerinin Miraflores’ten panik içinde kaçmasına yol açtı. O dönemde Ulusal Meclis Başkanı olan Diosdado Cabello 12 Nisan akşamı Cumhurbaşkanı ilan edildi ve 13 Nisan sabahı Chávez geri getirilerek yeniden Cumhurbaşkanlığı görevine başladı.

O dönemle bugün arasında çok büyük farklar vardır. Her şeyden önce Chávez, 1998’de seçildiğinden beri kendisiyle ve hükümetiyle yaşadığımız görüş ayrılıklarına rağmen, meşru bir şekilde seçilmiş bir başkandı ve kitleler tarafından da böyle algılanıyordu. Bu nedenle, başta yoksul halk kesimleri olmak üzere, kitle hareketinden; ayrıca sendikal ve öğrenci hareketinde hatırı sayılır kesimlerden büyük bir prestij ve destek görüyordu. Darbenin yenilgiye uğratılması ve Chávez’in geri getirilmesi için gerçekleşen kitlesel seferberlikler bunu açıklar.

Bugün Maduro için bunların hiçbiri geçerli değildir. Aksine o, son başkanlık seçimlerinde yenilmiş, kitlelerin iradesini hiçe sayarak görevde kalmış, hileyle iktidarı gasp etmiş bir başkandır. Venezuela halkının çok büyük çoğunluğu ve ülkedeki siyasal aktörler bunu böyle görmektedir. Maduro’nun hiçbir halk desteği yoktur; bu nedenle de kitleler ve işçi sınıfı onun savunusu için sokağa çıkmamaktadır.

Emperyalist Müdahaleye Topyekûn Ret, Maduro’ya ve Chavista Rejime Hiçbir Siyasal Destek Yok

Çoğunluğu sol ve devrimci örgütlerden oluşan öncü kesimlerin Venezuela’daki emperyalist müdahaleye, hatta Maduro ile eşi Cilia Flores’in kaçırılmasına karşı dile getirdiğimiz reddiye, kesinlikle Maduro’ya siyasal destek olarak yorumlanamaz. Tam tersine; onun sermaye yanlısı, işçi düşmanı, diktatoryal, yolsuz ve teslimiyetçi karakterini teşhir ediyoruz.

Bizim savunduğumuz, ABD emperyalizmi tarafından—Maduro’nun teslimiyetçiliğini katbekat aşan, açık bir sömürgecilik düzeyinde—saldırıya uğrayan Venezuela’nın egemenliğidir. Maduro’nun kaçırılmasını, ABD’nin Venezuela’nın siyasal kaderi üzerinde karar verme ve bu ülkede hükümet dayatma hakkını kendinde görmesinin bir ifadesi olan açık bir müdahalecilik eylemi olarak kınıyoruz. Buna Venezuela’da da, dünyanın herhangi bir ülkesinde de karşıyız. Ülkelerin siyasal kaderlerini ve hükümetlerini kendi halkları belirlemelidir; ABD’nin buna ne siyasal ne de ahlaki bir hakkı ve yetkisi vardır; hele ki bunu silah yoluyla yapmaya hiç yoktur. Bu nedenle Delcy Rodríguez hükümetinin dayatılmasına yönelik işbirlikçi paktı ve Trump hükümetinin ülkenin siyasal ve ekonomik yönelimleri üzerindeki vesayetini de reddediyor ve teşhir ediyoruz.

ABD emperyalizminin “top diplomasisini” yeniden hayata geçirme stratejisini ve 2025 ABD Ulusal Güvenlik Belgesi’nde ortaya konan kıtasal ve yarımküresel sömürgeci emellerini reddediyoruz.

Emperyalist Planlara ve Hükümet İşbirlikçiliğine Karşı Bir Politika Ve Program

Bu yazı boyunca vurguladığımız gibi, ABD emperyalizmi ile—artık Delcy Rodríguez’in başında bulunduğu—chavista rejim arasında bir vesayet–işbirlikçiliği paktı vardır. Bu pakt, chavizmi ABD emperyalizmiyle zaman zaman sürtüşmeler yaşayan teslimiyetçi bir rejim olmaktan çıkarıp onunla bütünüyle işbirlikçi bir rejime dönüştürmüştür. Bu durum, ABD emperyalizminin planlarına karşı bu rejimle herhangi bir siyasal birlikteliği düşünülmez ve imkânsız kılmaktadır.

Bu paktın çıkış noktası, gezegenin başlıca emperyalist gücünün en üst temsilcisi olan Donald Trump’ın tarihsel hedefi olan petrolümüzün ve kaynaklarımızın yağmasının derinleştirilmesidir. Ayrıca bu pakt, Latin Amerika kıtasının ve Batı yarımkürenin tamamı üzerinde siyasal, jeopolitik, ekonomik ve askerî denetimi derinleştirmeyi amaçlayan daha genel bir stratejinin parçasıdır.

Dolayısıyla Venezuela’da önümüzde duran görev; ABD müdahaleciliğine, ülkedeki sömürgeci emellerine karşı çıkan ve chavista rejime muhalif olan kesimlerle geniş bir eylem birliği inşa etmektir. Ne Maduro döneminde ne de bugün Rodríguez döneminde bu rejime hiçbir siyasal destek vermedik; amacımız ülkedeki—ve kıtasal ile yarımküresel düzeydeki—sömürgeci emelleri boşa çıkarmaktır.

Bu paktı ve ABD emperyalizminin politikasını yenilgiye uğratacak bir programın, emperyalist saldırıları ve ülkenin siyasal işlerine müdahaleyi kesin biçimde reddetmekten ve Venezuela’nın kendi hükümetini belirleme hakkını savunmaktan geçtğini düşünüyoruz.

Aynı şekilde, chavizmin petrolümüzü ve enerji kaynaklarımızı ABD’ye daha fazla peşkeş çeken son petrol anlaşmaları ile bu emperyalist ülke hükümetinin yağma ve talanını reddetmek; bu anlaşmaların madenler gibi diğer sektörlere genişletilmesine daha şimdiden karşı çıkmak gerekir.

Petrol endüstrisi yüzde 100 kamulaştırılmalı; çokuluslu şirketlerle yapılan karma şirket anlaşmalarına son verilmeli ve bu şirketler petrol işinden kovulmalıdır. Trump ve çokuluslu şirketler petrol işinden defolsun.

Dış borcun ödenmemesi de bu programın temel bir şiarı olmalı; ABD özel bankalarının ülkenin kaynak ve mali işlemlerinin yönetimine müdahalesi reddedilmelidir.

Bunlara ek olarak; asgari ücretin ve emekli maaşlarının temel ihtiyaç sepeti düzeyine çıkarılması ve bu düzeyin enflasyona endekslenmesi; ücretlerin prim/ikramiye sistemiyle parçalanmasına son verilmesi; 2792 sayılı Memorandum ile Onapre talimatının yürürlükten kaldırılması; gasp edilen tüm emek, sözleşme, sendikal ve sosyal hakların iadesi talep edilmelidir.

Demokratik, siyasal ve sendikal özgürlüklerin iadesi ve saygı görmesi için; baskıya son verilmesi, emek ve toplumsal protestonun kriminalize edilmesine hayır; siyasal gösteri hakkına saygı; diktatörlük tarafından yasaklanan parti ve siyasal örgütlerin yasallaştırılması talep edilmelidir.

Tüm siyasal tutsakların ve hakları için mücadele ettikleri için tutuklanan sendikal, toplumsal ve halkçı tüm aktivistlerin derhal ve koşulsuz serbest bırakılması; 28, 29 ve 30 Ekim 2024 protestoları nedeniyle tutuklanan herkesin özgürlüğü. Damla damla tahliyelere ve “döner kapı” mekanizmalarına hayır.

Emperyalist askerî saldırganlığa karşı işçilere silah.

Venezuela’nın sömürgeleştirilmesine hayır; Donald Trump’ın ve ABD emperyalizminin ülkede, Latin Amerika’da ve Batı yarımküredeki sömürgeci emellerini yenilgiye uğratalım.

Trump ve ABD emperyalizmi Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defolsun.

Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.

Notlar:

[1] Bir önceki olay 1989’un sonlarında, tam olarak 17 Aralık 1989’dan itibaren gerçekleşmişti. Bu tarihte ABD birlikleri Panama’yı işgal etti; on üç gün süren işgalin ardından, o dönemin Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega yakalanarak ABD’ye götürüldü ve uyuşturucu kaçakçılığı suçlamalarıyla yargılandı.

[2] ABD, Monroe Doktrini’nin geri dönüşünü ilan ediyor.
https://www.laestrella.com.pa/opinion/columnistas/ee-uu-declara-el-regreso-de-la-doctrina-monroe-IL18643694

[3] Trump’ın yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi.
https://revistaopera.operamundi.uol.com.br/2025/12/19/a-nova-estrategia-nacional-de-seguranca-de-trump/

[4] Venezuela’nın ABD karşısında direnç göstermemesini beceriksizlik ve ihanet açıklıyor.
https://noticias.uol.com.br/opiniao/coluna/2026/01/05/incompetencia-e-traicao-explicam-nula-resistencia-da-venezuela-aos-eua.htm

[5] Maduro’yu kim teslim etti?
https://www.tiempoar.com.ar/ta_article/quien-entrego-a-maduro/

[6] Aynı kaynak.

[7] Venezuela’nın ABD karşısında direnç göstermemesini beceriksizlik ve ihanet açıklıyor.
https://noticias.uol.com.br/opiniao/coluna/2026/01/05/incompetencia-e-traicao-explicam-nula-resistencia-da-venezuela-aos-eua.htm

[8] Venezuela, ABD’ye 50 milyon varil petrol devredecek.
https://noticias.uol.com.br/internacional/ultimas-noticias/2026/01/06/delcy-entregara-50-milhoes-de-barris-de-petroleo-aos-eua-diz-trump.htm

[9] PDVSA, ABD ile yapılan müzakereleri doğruladı.

[10]
https://www.politico.com/news/2026/01/05/trump-venezuela-oil-fields-00710893

[11]
https://t.me/jhormancruznoticias/72751

[12]
https://serviciodeinformacionpublica.com/

[13] Venezuela’da enflasyon, Donald Trump’ın artan baskısı karşısında %500’ü aştı.
https://www.bloomberglinea.com/latinoamerica/venezuela/inflacion-en-venezuela-supera-500-ante-mayor-presion-de-donald-trump/

[14] 2792 sayılı Memorandum, kamu ve özel sektör işverenlerine çalışma koşullarını değiştirme ve mevcut hakları kendi takdirlerine göre ortadan kaldırma konusunda serbestlik tanımaktadır. Ulusal Bütçe Ofisi (ONAPRE) tarafından hazırlanan Onapre talimatı ise, prim ve ikramiyelerin hesaplanma temelini, ücret skalasına göre fiilen alınan maaş olmaktan çıkarıp asgari ücrete indirmiştir; ayrıca kamu çalışanlarının ücretlerini aşağı doğru eşitleyen maaş tabloları getirmiştir.

[15]
https://es.wikipedia.org/wiki/Lucas_Rinc%C3%B3n_Romero

[16] Bir grup siyasal tutuklu serbest bırakılırken eşzamanlı olarak başka tutukluların gözaltına alınması uygulamasına verilen ad.

Etiketlendi: