Anasayfa / Tarih / Şimdi Ethem’i Tartışmanın Tam Sırası!

Şimdi Ethem’i Tartışmanın Tam Sırası!

Ethem Bey’in yeğeni olan ve uluslararası LGBTİ+ mücadelesinin önemli simgelerinden Güner Kuban, 16 Eylül 2026’da 98 yaşında vefat etti.

Fotoğraf: Ethem Bey’in yeğeni olan ve uluslararası LGBTİ+ mücadelesinin önemli simgelerinden Güner Kuban, 16 Eylül 2026’da 98 yaşında vefat etti.

Ethem meselesi, yalnızca Cumhuriyet’in kuruluş dönemine ait bir askerî ya da siyasal çatışma başlığı değildir. Aynı zamanda Çerkeslerin bu topraklardaki politik varlığının silinmesinin, asimilasyon yoluyla “sadık ama görünmez” yurttaşlara dönüştürülmesinin de kilit noktalarından biridir. Ethem üzerinden kurulan itibarsızlaştırma, bilinçli olarak hedeflenmese de bir halkın solda politik özne olamama haliyle sonuçlanmıştır.

Ayça Zengin / 1 Ekim 2026

Marksizm Şimdi! 1. Sayı Duyuru - Geniş

16 Eylül 2026’da Güner Kuban 98 yaşında vefat etti. Kurucu Meclis vekillerinden Reşit Bey ile Seher Hanım’ın kızları, Ethem Bey’in yeğeni olan Güner Kuban uluslararası LGBTİ+ mücadelesinin önemli simgelerindendi. Bu konuda 1983 yılında yazmış olduğu kitabında ailelerin LGBTİ+ çocuklarla nasıl iletişim kuracağına dair detaylar dahi bulmak mümkün. Sürgünde doğan ve 6 yaşına kadar bir yetimhanede büyümek zorunda kalan Güner Kuban son 30 yıldır Muğla’da yaşıyor ve amcasının ve ailesinin itibarının iade edilmesi için bulabildiği her kanaldan haykırıyordu. Amcasının bir halk kahramanı olduğunu söyleyen Güner Kuban’ın bu konuda yazdığı “Bir Vatan Aşkına” isimli de bir kitabı bulunuyordu.

“Çerkes” Ethem ile ilgili Marksist bir perspektifle yazmayı amaçladığım yazı için ölümünden hemen 3 hafta önce kendisiyle görüştüm.  Nazım şiirleri okuduğu, gençken kendisinin aşırı isyankâr doğasının ve cesaretinin nasıl da amcasından geldiğini uzun uzun anlattığı verimli bir sohbetimiz oldu. Bu sohbetin detaylarını daha sonra derleyeceğiz. Kendisinin bu dünyadan göçüşünün 30 yıllık haykırışını onurlandırmak ve amcasının 21 Eylül 1948’deki ölümünün yıldönümü dolayısıyla bu konuda tartışma açıcı bir yazı yayınlıyoruz.

Şimdi Ethem’i Tartışmanın Tam Sırası!

Bu başlığı okuyan okurun aklına ilk olarak “Hangi Ethem?” sorusunun gelmesi muhtemel. Buna rağmen başlığı özellikle böyle koydum. Evet, sözünü ettiğim kişi Çerkes Ethem. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, yaşadığı dönemde ne kendisi ne de temas hâlinde olduğu herhangi bir kişi ya da siyasi yapı onu bu kimlikle tanımlıyordu. O, dönemin dilinde ve siyasal ilişkilerinde Ethem Bey olarak anılıyordu.

Ethem’in tasfiyesini sadece bir şahıs üzerinden değil, yeni kurulan devletin ‘tek merkezli ordu’ modeline geçiş sürecinde yaşanan bir siyasal yöntem çatışması olarak okumak gerekir. Ancak “Çerkes Ethem” ifadesi, esas olarak 1925 sonrasında, itibarsızlaştırma sürecinin bir parçası olarak dolaşıma sokuldu. Ethem’in politik tasfiyesi, etnik bir dışlamayla tamamlandı ve kolektif hafızada bu biçimde yer etti. Bu ifade bir nefret dili işlevi gördü.

Bu nedenle Ethem meselesi, yalnızca Cumhuriyet’in kuruluş dönemine ait bir askerî ya da siyasal çatışma başlığı değildir. Aynı zamanda Çerkeslerin bu topraklardaki politik varlığının silinmesinin, asimilasyon yoluyla “sadık ama görünmez” yurttaşlara dönüştürülmesinin de kilit noktalarından biridir. Ethem üzerinden kurulan itibarsızlaştırma, bilinçli olarak hedeflenmese de bir halkın solda politik özne olamama haliyle sonuçlanmıştır.

Tüm bu nedenlerle, bu yazının geri kalanında ondan, kendi yaşadığı dönemde olduğu gibi, Ethem olarak söz edeceğim. Resmi anlatı sonrasında pek çok kişinin aklında Ethem’in durumu bir azınlık isyanı ya da Çerkes milliyetçiliği gibi şeylerle özdeşleşmiştir oysa Ethem bir Çerkes milliyetçisi değildir. Kendi sözleriyle kendisini “Çerkes terbiyesiyle milli mücadeleye katılmış bir göçmen” olarak görmektedir.

“Sadık Vatandaş” ve “Sorunsuz Azınlık” Miti

Türkiye Solunun bir kesiminde uzun süredir dolaşımda olan sessiz bir kabul vardır: Çerkeslerin “doğası gereği” sadık, devletçi ve sağcı olduğu; bu nedenle Çerkes solculuğunun istisnai, hatta neredeyse imkânsız bir durum olduğu varsayılır.

Çerkesler, solun zihninde ne bastırılmış bir halk ne de potansiyel bir politik özne olarak yer aldı. Onlar, tarihsel anlatının dışında bırakılmış “sessiz bir arka plan” olarak konumlandırıldı.

Oysa Türkiye solunun hafızasında yer etmiş pek çok isim, başta en bilinenlerinden biri Yusuf Aslan olmak üzere, Çerkes kökenlidir. Bu durum çoğu zaman yalnızca biyografik bir dipnot olarak anılır; politik bir anlam taşımaz.

Bu noktada Ethem figürü kritik bir kırılma noktası sunar. Ethem, devletin soykırım ve sürgün sonrası nüfus mühendisliğiyle yerleştirdiği, sadakatiyle makbul sayılan Çerkes tipinin temsilcisi değildir. Aksine, Ethem’in kendi deyimiyle “Sultan Halife”ye karşı çok erken bir dönemde doğrudan isyan etmiş; merkezi otoriteyle müzakere edilemeyen, özerk ve silahlı bir politik özneyi temsil etmiştir. Bu yönüyle Ethem’in tasfiyesi yalnızca askerî ya da siyasal bir hesaplaşma değil; Çerkesler içinde gelişebilecek özerk, halkçı ve devlet merkezli olmayan politik damarların da bastırılması anlamına gelmiştir

Bu tasfiye, yalnızca tarihsel bir olay olarak kalmamış; uzun vadeli kültürel ve politik sonuçlar üretmiştir. Bugün sol içindeki Çerkeslerin büyük çoğunluğu, kendi diline ve canlı kültürüne mesafeli; kimliğini çoğu zaman yalnızca bir isimden ibaret yaşayan bir konumdadır. Çerkes kültürünün kamusal alandaki taşıyıcılığının büyük ölçüde sağcı, devletçi ve muhafazakâr çevrelerin elinde kalması tesadüf değildir. Ethem meselesinin bugün sağ politik söylem tarafından kolaylıkla istismar edilebilmesi ve sol tarafından savunmasız bırakılması da bu kopuşun doğrudan sonucudur.

Çerkes solu (eğer hâlâ bir imkân olarak mevcutsa) açısından Ethem’i milli mücadele içinde yerli yerine oturtmak, uzun süredir ertelenen, herkesin farkında olduğu ama kimsenin sorumluluğunu üstlenmek istemediği bir tarihsel yük olarak ortada durmaktadır.

Ama elbette şu an Ethem’i tartışmak sadece Çerkes solcularının sorumluluğu değildir. Türkiye solu için de bu tartışmayı yapmak, ahlaki değil, politik zorunluluktur.

Sol, uzun yıllar boyunca etnik ve kültürel baskı biçimlerini tali meseleler olarak gördü. Bu noktada belki de bir tek İbrahim Kaypakkaya farklı bir yere konumlandırılabilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, farklı halklar açısından farklı şiddet rejimleriyle ilerlemiştir. Kimi halklar fiziksel imhayla (Ermeniler), kimi halklar sürekli bastırma ve inkârla (Kürtler), kimi halklar ise sessizleştirme ve asimilasyon yoluyla sistemin dışına itilmiştir.

Siyasal İslam Boşlukta Doğmadı

Şu an siyasal İslam’a karşı laikliğin garantisi ve panzehiri olarak kimlik politikası yükselmekte; oysa sekülerlik Türk kimliğiyle özdeşleştiğinde, gericiliğe karşı kurulan savunma hattı kendi içinde yeni bir dışlama üretti. Gerici İslam boşlukta doğmadı. Merkezi ve tekçi modernleşme pratiği, Anadolu’nun çoklu halklarını eşit kurucu özneler olarak tanımadıkça siyasal ve kültürel boşluklar yarattı. Bu boşluklar zamanla dinsel muhafazakârlığın toplumsal zeminine dönüştü.

Solun Seçici Hafızası

Son yıllarda laiklik temelinde “Türk-Kürt kurucu özne” olma fikri etrafında gelişen tartışmalar, önemli bir politik imkân barındırıyor gibi görünmektedir. Ancak bu tartışmalar, Çerkeslerin ve Ermeni toplumunun tarihsel deneyimlerini hesaba katmadığı sürece yeni bir eşitlik zemini üretmekten uzak kalabilir. Bu noktada Ethem meselesi yalnızca tarihsel bir tartışma değil, politik bir güven sorunudur.

Solun seçici hafızası tarihsel öncülü olarak halkla temas etme fırsatı bulamamış Mustafa Suphi’yi görüyor. Kendisini çoğu zaman yalnızca Cumhuriyet sonrası bir Anadolu geleneği içinde tarif ediyor; Alevi köylü isyanlarını, Ermeni devrimci geleneğini, Ethem çevresindeki halkçı örgütlenmeleri kendi tarihsel bünyesine yeterince katamıyor. Bu sebeple canlı bir gelenekten değil, seçici ve eksik bir hafızadan besleniyor. Aynı sorun Türkiye feminizmi için de geçerlidir. Ermeni öncüllerini anmamak, onurlandırmamak oradaki birikimi sahiplenememek hareketi güdük bırakmaktadır.

Sonuç

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, Ethem’i yeniden yargılamak ya da aklamak değildir. Asıl mesele, onun şahsında görünür hâle gelen tasfiyeleri, hafıza mücadelelerini ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecindeki çatışmaları yeniden düşünebilmektir.

Şimdi Ethem’i Tartışmanın Tam Sırası!
Etiketlendi: