Durum bir madalyonun iki yüzü gibidir: Dışarıda çatışma alanlarına eklemlenerek yağmadan pay alma ve militarizm; içeride ise krizi yönetebilmek adına emekçilere ve muhalefete kesintisiz bir sopa politikası. Rejim, derinleşen yapısal krizin faturasını topluma ödetirken tüm güçleri kendi etrafında hizalamaya çalışıyor.
Rejim kendini yeniden icat etmeye çalışırken yeni bir sosyopolitik hizalanma çiziyor. Bu hizalanmayı çizerken rejim artık bir rıza üretimine dahi gerek duymuyor, yalnızca toplumsal bir sessizlik istiyor: “Kimsenin çıtı çıkmayacak!”
Bu sessizliği dağıtacak olan ses politikaya erişimi kısıtlananlardan, giderek yurttaştan tebaaya ve işçiden köleliğe itilenlerden gelecek.
İşçi sınıfının, ezilenlerin ve gençliğin tabandan kuracağı bu bağımsız ve örgütlü bir mücadele hattı, bu muktedir görünen rejimin cilasını bütünüyle dağıtabilecek yegâne güçtür.
Marksizm Şimdi! Yayın Kurulu / 21 Eylül 2026

Dünya durumu analizlerimizde, gerileyen ABD emperyalizminin yükselen Çin emperyalizmini durdurmak adına teknolojik, ticari ve askeri bir hegemonya savaşı yürüttüğünü defalarca vurguladık. Bölgesel gerilimleri ve sıcak çatışmaları tam da bu emperyalist paylaşım kavgası ekseninde tanımlıyoruz; enerji hatları, tedarik rotaları, kritik mineraller ve pazarlar üzerinde kıran kırana bir mücadele sürüyor.
Türkiye’de Saray’da güçlerin temerküz ettiği Bonapartist rejim de bu konjonktüre göre şekilleniyor. İktidarın artan saldırganlığını, Türkiye sermayesinin yayılmacı emelleri ile emperyalist kampların stratejileri arasındaki pazarlıklardan bağımsız okuyamayız. Bu durum bir madalyonun iki yüzü gibidir: Dışarıda çatışma alanlarına eklemlenerek yağmadan pay alma ve militarizm; içeride ise krizi yönetebilmek adına emekçilere ve muhalefete kesintisiz bir sopa politikası. Rejim, derinleşen yapısal krizin faturasını topluma ödetirken tüm güçleri kendi etrafında hizalamaya çalışıyor.
Ukrayna: Karşı Taarruzlar ve Avrupa’da Militarizm
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, herhangi bir diplomatik uzlaşma zemininden uzaklaşarak bir yıpratma savaşı halinde derinleşiyor. İçeride siyasi olarak sıkışan Zelenskiy yönetimi, cephe hattını aşarak insansız hava araçlarıyla Moskova içlerine kadar uzanan saldırılarla savaşı Rus topraklarına taşırken; Rusya’nın karşı taarruzları ve cephede denenen yeni nesil silah teknolojileri çatışmanın yıkıcılığını katlıyor. Bu tablo, Avrupa’nın güvenlik mimarisini kökünden sarsmış durumda.
Avrupa Birliği başkentlerinden peş peşe “Rus işgaline hazırlık” çağrıları yükselirken, çalınan savaş tamtamları sosyal harcamaların kısılarak devasa bütçelerin savunma sanayiine aktarıldığı yeni bir militarist dalgayı besliyor. Kış yaklaşırken Rusya’nın enerji kartını masada tutması karşısında AB yönetimleri, faturayı halka keserek kemer sıkma politikalarını ve “zorlu kış” senaryolarını dayatıyor. Krizin ve militarizmin yarattığı bu güvensizlik ikliminde kurumsal aşırı sağ, kıta genelinde mevzi kazanarak sessizce tırmanıyor.
Yemen ve Kızıldeniz: Saray’ın Yeni Macera Arayışı
Öte yandan Kızıldeniz ve Yemen hattındaki çatışmalar, küresel tedarik zincirlerini ve deniz ticaret rotalarını kilitlerken; Türkiye egemenlerini de bölgesel nüfuz ve pazar arayışıyla bu yangın havzasına doğru sürüklüyor. Dış politikadaki her askeri manevra, içerideki “beka” retoriğinin ve Bonapartist tahkimatın yakıtı haline getiriliyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarda taraf olunacağına dair açıklamaları, iktidarın bu hatta üstlenmek istediği jandarmalık rolünü açıkça ele veriyor.
Oysa Yemen’de Suud rejimi yıllardır süren bir yıkımın ve saldırganlığın failidir. Filistin halkının yanında duran Yemen direnişine karşı Suudi Arabistan ve Körfez monarşileriyle kurulan bu ortaklık; özünde Siyonizme, emperyalist çıkarlara ve gerici Körfez sermayesine kalkan olmak anlamına gelir. Bölgedeki dengeleri sarsan askeri mutabakatların ardından, tıpkı Pakistan askerleri gibi Türk askerlerinin de bu coğrafyaya sürülme ihtimali, Saray rejiminin emperyalist paylaşım masalarında pay kapmak uğruna Türkiye emekçilerini ve gençlerini nasıl bir bataklığa sürüklediğini gözler önüne seriyor.
İçerideki Fay Hattı: Fon Krizi, İflaslar ve Kayyumlar
Ancak bu yayılmacı retorik ve dış maceralar, ekonominin çıplak gerçeklerini gizlemeye yetmiyor. Küresel ölçekte sıkılaşan para politikaları ve tırmanan savaş atmosferinin tetiklediği sermaye kaçışı, rejimi derin bir fon krizine sürüklemiş durumda. Oligarşinin finans ayağını oluşturan kurumlar ve spekülatif fon şirketleri birer birer çöküyor. Karşılığı ve denetimi olmayan saadet zinciri mekanizmalarında milyonlarca küçük tasarrufçu, birikimlerini kurtarıp kurtaramayacağının derin kaygısını yaşıyor.
Nitekim SPK’nın TEFAS işlemlerini durdurup tasfiyesine karar verdiği 100’ün üzerindeki fonda, 500 bini aşkın yatırımcının birikimi fiilen kilitlenmiş durumda. Bu fonlarda rehin kalan yaklaşık 809 milyar liralık (17 milyar dolar) tutar ve fonların Borsa İstanbul’da tuttuğu 485 milyar liralık hisse pozisyonu, zincirleme bir likidite krizini tetikliyor. Borsa fiili dolaşımının yaklaşık %9’una denk gelen bu pozisyonların yarattığı toplam mali enkazın 36 milyar dolara ulaşması, soygunun boyutunu açıkça belgeliyor.
Patronların rejimi ise her zamanki refleksini sergileyerek bu soygun mekanizmalarının ve batık fonların faturasını yine halkın vergileriyle sübvanse etmeye hazırlanıyor. Nitekim Saray, Orta Vadeli Program (OVP) aracılığıyla ekonomiye dönük makro müdahalelerini artırarak finansal krizin tahribatını dizginlemeye çalışıyor. Halkı mülksüzleştirme aygıtına dönüşen borsanın ve spekülatif fonların çarklarını bu rejim durduramaz; zira rejimin varlık sebebi tam da bu vahşi sermaye transferidir. Bu sömürü düzenini ve halkın sırtındaki asalakları ancak örgütlü işçi sınıfının iktidarı tasfiye edebilir.
Öte yandan, ucuz dış finansmanın ve borç döndürme olanaklarının tükenmesiyle birlikte reel sektörde konkordato ve iflas dalgası tırmanıyor. Borç batağına saplanan sermayenin maliyetini ise reel ücretleri enflasyon altında eriyen, güvencesizliğe ve işsizlik tehdidine mahkûm edilen işçi sınıfı ödüyor. Saray rejimi kaynakları tükendikçe ormanları, kıyıları yağmaya açıyor; köprüleri, otoyolları ve kamu varlıklarını sermayeye peşkeş çekerek geleceğimizi ipotek altına alıyor. Aynı OVP hedefleriyle emeğin daha güvencesiz, esnek ve örgütsüz bir çalışma rejimine mahkûm edilmesi hedefleniyor.
İktidar, bu ekonomik çöküşü ve tıkanan rant akışını yönetebilmek için iki yönlü bir tahkimata başvuruyor: Bir yandan belediyelere ve hedefteki şirketlere kayyum atayarak sermaye el değiştirmesini ve kamu kaynaklarının Saray oligarşisine aktarımını merkezileştiriyor; diğer yandan yargıyı, emekçilerin ve ezilenlerin hak arama mücadelesini bütünüyle felç edecek açık bir zora dayalı tahakküm aygıtı olarak sahaya sürüyor.
Toplumsal Muhalefeti Bölme Aygıtı: Kültür Savaşları ve LGBT+ Operasyonları
Baskı mekanizması yalnızca doğrudan siyasi ve sendikal alanla sınırlı kalmıyor. Savaş tamtamlarının, dizginsiz enflasyonun, derinleşen barınma krizinin ve reel sektördeki çöküşün konuşulmasını engellemenin en işlevsel yolu yapay kutuplaşmalar üretmekten geçiyor. Son dönemde LGBT+ bireylere ve derneklere yönelik artan operasyonel baskılar ve kriminalize etme dalgası tam da bu noktada devreye sokuluyor.
“Geleneksel aileyi koruma” ve “kültürel emperyalizme karşı durma” kisvesi altında yürütülen bu operasyonlar; bir yandan krizden bunalan muhafazakâr tabanı yapay bir düşman algısı etrafında konsolide ederken, diğer yandan muhalefet bloklarını bölmeyi, savunmaya hapsetmeyi ve sivil toplumun hareket alanını bütünüyle felç etmeyi amaçlıyor. Rejim, kimlik siyasetini bir sis bombası gibi kullanarak sınıfsal çelişkilerin görünür olmasını engellemeye çalışıyor.
Saray Rejiminin Çıkmazı
Dışarıda bölgesel gerilimlere ve maceralara eklemlenerek manevra alanı arayan, içeride ise kayyumlarla, sendikal baskılarla ve kimlik temelli cadı avlarıyla ayakta kalmaya çalışan bir Saray iktidarı var karşımızda. Tek kaygısı giderek daralan bir grubun elinde biriktirdikleri güç ve serveti koruyarak iktidarının ömrünü uzatma telaşında olan Bonapartist bir rejim.
Küresel krizin faturasını işçilere, gençlere, kadınlara, ezilen kimliklere ve halklara kesmeye çalışan bu Bonapartist tahkimat; ne içerideki iflas ve yoksulluk dalgasını durdurabilir ne de emperyalist girdabın yarattığı yıkıcı riskleri sıfırlayabilir. Kırılganlık arttıkça baskının dozu yükselse de rejimin asıl zayıflığı bu çoklu krizlerin hiçbirine yapısal bir çözüm üretememesinden kaynaklanıyor.
Rejim kendini yeniden icat etmeye çalışırken yeni bir sosyopolitik hizalanma çiziyor. Bu hizalanmayı çizerken rejim artık bir rıza üretimine dahi gerek duymuyor, yalnızca toplumsal bir sessizlik istiyor: “Kimsenin çıtı çıkmayacak!”
Bu sessizliği dağıtacak olan ses politikaya erişimi kısıtlananlardan, giderek yurttaştan tebaaya ve işçiden köleliğe itilenlerden gelecek. Yalnızca sesi kısılanların ve duyulmayanların başkalarına seslerini duyurmaya çabalamaktan öte, kendi adlarına ve kendileri için bir araya geldikleri, konuştukları, bir mücadele hattını birlikte inşa ettikleri taban birlikleri bu sessizliği dağıtabilir.
İşçi sınıfının, ezilenlerin ve gençliğin tabandan kuracağı bu bağımsız ve örgütlü bir mücadele hattı, bu muktedir görünen rejimin cilasını bütünüyle dağıtabilecek yegâne güçtür.











