Fransız yönetmen Boris Lojkine imzalı Süleyman’ın Hikayesi, çağdaş Avrupa’yı ayakta tutan göçmen emekçilerin dünyasını anlatan çarpıcı bir film. 2024 yılında Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış” bölümünde Jüri Ödülü kazanan yapım, Fransa’da kurye olarak çalışan Gine kökenli göçmen Süleyman’ın birkaç gününe odaklanıyor. Film yalnızca bireysel bir hayatta kalma hikâyesi anlatmıyor; modern dünyanın göç, emek ve eşitsizlik düzenini de görünür hâle getiriyor. Dahası, dijital platform ekonomisinin görünmez kıldığı kurye emeğine de gerçekçi bir ışık tutuyor.
Gül Bahar / 6 Eylül 2026

Fransız yönetmen Boris Lojkine imzalı Süleyman’ın Hikayesi, çağdaş Avrupa’yı ayakta tutan göçmen emekçilerin dünyasını anlatan çarpıcı bir film. 2024 yılında Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış” bölümünde Jüri Ödülü kazanan yapım, Fransa’da kurye olarak çalışan Gine kökenli göçmen Süleyman’ın birkaç gününe odaklanıyor. Film yalnızca bireysel bir hayatta kalma hikâyesi anlatmıyor; modern dünyanın göç, emek ve eşitsizlik düzenini de görünür hâle getiriyor. Dahası, dijital platform ekonomisinin görünmez kıldığı kurye emeğine de gerçekçi bir ışık tutuyor.
Süleyman ülkesini keyfinden terk etmiyor. Annesini, sevgilisini ve hayatını geride bırakıp bilmediği bir ülkeye sürükleniyor. Çünkü bugün milyonlarca insan için “gitmek”, yeni bir hayat kurma hayalinden çok hayatta kalma yöntemine dönüşmüş durumda. Filmin son bölümünde Süleyman, adeta bir terapi sahnesini andıran görüşmede, onu buraya sürükleyen hayatını göçmen bürosu görevlisine içten bir şekilde anlatıyor.
Film boyunca Süleyman sürekli hareket ediyor. Motor üstünde, sokakta, başvuru merkezlerinde, geçici evlerde… Ama aslında hiçbir yere ait değil. Ne tam olarak geldiği ülkeye dönebiliyor ne de yaşadığı topluma gerçekten kabul ediliyor. Hayatı sürekli askıda kalmış gibi ilerliyor.
Filmin en güçlü yanı büyük nutuklarla değil, gündelik yorgunluk ve telaş üzerinden hikâyeyi anlatması. Abartılı dramatik sahneler yerine sürekli yetişmeye çalışan, korkan, panikleyen ve ayakta kalmaya çalışan bir insan görüyoruz. Süleyman kahramanlaştırılmıyor; tam tersine sistemin içinde sıkışmış gerçek bir insan gibi çiziliyor. Bu da filmi daha sarsıcı hâle getiriyor.
Kurye işi de filmde önemli bir sembole dönüşüyor. Modern şehir hayatında insanlar siparişleri birkaç dakika geciktiğinde öfkelenebiliyor; ama o yemekleri taşıyan insanların nasıl yaşadığı çoğu zaman görünmüyor. Film tam da bu görünmez emeği gözümüzün önüne seriyor. Süleyman koştukça biz de onunla birlikte yoruluyor, daralıyor ve parçalanıyoruz.
Bu yüzden filmdeki en ağır duygu yalnızca yoksulluk değil, belirsizlik. Süleyman’ın geleceği yokmuş gibi. Yarın nerede kalacağı, çalışıp çalışamayacağı, sınır dışı edilip edilmeyeceği belli değil. Film de tam bu nedenle net bir çözüme ulaşmadan bitiyor. Çünkü milyonlarca göçmenin hayatı da tam olarak böyle sürüyor: sürekli bekleyerek, korkarak ve tutunmaya çalışarak.
Bugün Avrupa’daki birçok sektör büyük ölçüde göçmen emeğiyle ayakta duruyor. Avrupa Birliği verilerine göre AB ülkelerinde yaşayan yabancı doğumlu nüfus 60 milyonu aşmış durumda. İnşaat, lojistik, tarım, temizlik, bakım hizmetleri ve yemek dağıtım platformlarında göçmen işçiler yoğun biçimde çalışıyor. Özellikle kurye ve platform ekonomisinde güvencesiz, düşük ücretli ve uzun saatlere dayanan çalışma düzeni dikkat çekiyor.
Fransa’da yemek dağıtım sektöründe çalışan kuryelerin önemli bölümünü göçmenler oluştururken, birçok kişi oturum sorunu, kayıt dışı çalışma ve düşük ücret baskısıyla yaşamaya çalışıyor. Avrupa ekonomisi bu emeğe büyük ölçüde bağımlı hâle gelirken, aynı insanlar siyasi tartışmalarda çoğu zaman yalnızca “göç sorunu” başlığı altında konuşuluyor. Ancak bu insanlar “iş gücü” olarak görülürken “insan” oldukları genellikle unutuluyor.
Ve belki de film en çok şunu gösteriyor: Dayanışmanın zayıfladığı bir dünyada en ağır yükü yine en savunmasız insanlar taşıyor. Süleyman gibi milyonlarca göçmen işçi, sınırların arasında yalnız bırakılıyor. Film bu yüzden yalnızca bir göç hikâyesi değil; uluslararası dayanışmaya, işçi hareketlerine ve sınırları aşan ortak mücadelelere ne kadar çok ihtiyaç duyulduğunu da hatırlatıyor.







