Anasayfa / Şimdi Gündem / Ankara’da Emperyalizmin Savaş Ayini, Sokakta Cop Sesleri

Ankara’da Emperyalizmin Savaş Ayini, Sokakta Cop Sesleri

Ankara’da Emperyalizmin Savaş Ayini, Sokakta Cop Sesleri

Savaş tüccarları ve Epstein skandallarının çıkar ortakları, NATO Zirvesi maskesi altında 7-8 Temmuz’da Ankara’da bir araya geliyor. ABD emperyalizminin ve müttefiklerinin dünyayı bir yağma ve savaş alanına çevirme stratejilerinin konuşulacağı bu zirvenin ne Türkiye işçi sınıfına ne de dünya halklarına herhangi bir yarar sağlamayacağı açıktır.

Marksizm Şimdi! Yayın Kurulu / 1 Temmuz 2026

NATO Zirvesi Neden Türkiye’de Yapılıyor?

Türkiye burjuvazisi uzun zamandır ABD-Çin rekabetinde, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde ve İran’a yönelik saldırılarda görece dengeli bir pozisyon izlemeye çalıştı. Ancak Saray rejimi artık bu politikayı sürdürebilecek durumda değildir. Finansal sıkışmışlık derinleştikçe ülkeyi ABD emperyalizmine daha fazla bağımlı hâle getirmektedir. Saray, ekonomik iflası emperyalizmin taşeronluğunu artırarak; özellikle enerji ve savaş sanayisinde uluslararası destek sağlayarak aşabileceğini umut etmektedir.

Küresel enerji koridorları üzerindeki mücadelenin sertleştiği bu dönemde zirvenin Ankara’da düzenlenmesi, Türkiye burjuvazisinin emperyalist blok içindeki pazarlık gücünü artırma arzusunun bir sonucudur. Türkiye, coğrafi konumunu ve askerî gücünü Batı emperyalizmine bir “ileri karakol” olarak pazarlarken, karşılığında bölgedeki kendi “alt-emperyalist” hamleleri için icazet almayı hedeflemektedir. Aynı zamanda Avrupa Birliği ile askerî iş birliklerini geliştirmeyi, Avrupa savunmasında rol üstlenerek ticari pay elde etmeyi ve Mısır-Güney Kıbrıs-İsrail ekseninin Doğu Akdeniz’deki enerji ortaklığını zayıflatmayı amaçlamaktadır. Olası bölgesel çatışmalarda NATO’nun desteğini yanında tutmayı ve NATO’nun ikinci büyük kara gücü olma konumunu kullanarak kendi kapitalistlerine yeni yatırım ve nüfuz alanları açmayı istemektedir.

Ancak bu emperyalist hedeflerin önemli bir bölümü daha şimdiden duvara çarpmış durumdadır. İsrail-Güney Kıbrıs-Mısır enerji koridorunu durdurmaları mümkün olmadığı gibi, Trump liderliğindeki ABD bloğu Türkiye’yi Güney Kıbrıs’ı tanımaya zorlamaktadır. Avrupa Birliği ise savunma sanayisi anlaşmalarına Türkiye’yi dahil etmemektedir. Fransa Ankara’ya duyduğu güvensizliği açıkça dile getirirken, Almanya yatırımlarını tarihsel arka bahçesi olarak gördüğü Doğu Avrupa’ya kaydırmaktadır. Bugün Avrupa burjuvazisi açıkça şu soruyu sormaktadır: “Rusya Estonya’ya saldırırsa Türkiye bu savaşa girer mi?” Batı emperyalizminin yanıtı nettir: Hayır. Bunlara Avrupa’da aşırı sağın yükselişi de eklenmelidir.

Son tahlilde devletin NATO ekseninde yeniden yapılandırılması, içeride öfkesi büyüyen işçi sınıfına karşı uluslararası bir koruma kalkanı ve meşruiyet zemini sağlamaktadır. “Güvenlik” ve “terörle mücadele” söylemi yalnızca emperyalist liderleri korumak için değil; esas olarak öğretmenlerin, işçilerin ve ezilenlerin hak arama kanallarını tamamen tıkamak için devreye sokulmaktadır.

NATO Haydutları İçin Ülkede Baskılar Arttı

Daha zirve başlamadan Erdoğan’ın Sarayı’nın bütün şehri kendi halkı için açık bir hapishaneye çevirdiğini yaşayarak görüyoruz. Ankara’da 200’e yakın devrimci ve aktivist, şafak operasyonlarıyla gözaltına alındı ve apar topar tutuklandı. Üstelik egemen sınıf, bu gözaltı terörüne karşı göstermelik mahkeme süreçlerinin işletilmesine bile tahammül edemedi. İstanbul ve diğer şehirlerde ise şimdilik gözaltılar ve tehditler sürüyor.

Herhangi bir sokak eylemine dahi katılmamış TEMA gönüllüleri, akademisyenler ve sıradan yurttaşlar, uydurma “terör örgütü üyeliği” suçlamalarıyla zindanlara atıldı. Bu ablukaya sosyal medya kısıtlamaları da eklendi; muhalif hesaplar birer birer kapatıldı.

Başkentin bütün gösteri ve protestolara kapatıldığı, hak arayan herkesin “potansiyel tehdit” ilan edilerek tutsak edildiği bu militarist düzen kabul edilemez. Emperyalistlerin savaş bütçelerine hayır dediği, ülkesini ve emeğini savunduğu için haksız yere tutulan herkes derhal serbest bırakılmalıdır.

Bir Avuç Öğretmen NATO’cuları Korkuttu

NATO hazırlıkları sürecinde Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın ve mülakat mağdurlarının insanca bir ücret ve güvenceli çalışma talebiyle Ankara’da yürüttüğü açlık grevi, defalarca gözaltılarla ve polis saldırılarıyla hedef alındı. Son olarak öğretmenler, Ankara Valiliği’nin şehri abluka altına alan “NATO genelgeleri” ve artan baskıları nedeniyle 27 Haziran’da eylemlerine zorunlu olarak ara vermek zorunda kaldılar.

NATO’nun savaş makineleri Ankara’da rahatça ağırlansın diye bu ülkenin öğretmenlerinin hak arama özgürlüğü fiilen ortadan kaldırıldı. Eğitim giderek daha fazla metalaştırılırken öğretmenler güvencesizliğe mahkûm ediliyor; buna karşı yükselen en küçük itiraz ise devlet şiddetiyle bastırılmak isteniyor. Öğretmenler, mücadelelerini sürdürmek amacıyla 29 Haziran’da İstanbul’da bir yürüyüş gerçekleştirdi.

Onur Yürüyüşü Yine Gözaltı ve Barikatlarla Durdurulmaya Çalışıldı

28 Haziran Onur Yürüyüşü’ne yönelik yasaklar ve polis barikatları, egemen sınıfın kitleleri bölmek ve muhafazakâr tahkimatı güçlendirmek amacıyla yürüttüğü kimlik siyasetinin doğrudan bir parçasıdır. İşçi sınıfının ve ezilenlerin ortak mücadele zeminini parçalamaya yönelik bu ideolojik sindirme politikasını reddediyoruz.

Demokratik ve ekonomik hak arama kanalları — ister sendikal ister kimlik temelli olsun — Saray tarafından aynı copla bastırılmaya çalışılıyor. Bizim görevimiz ise bu mücadeleleri ortak bir hatta birleştirmektir. Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan mücadele arkadaşlarımızın yanındayız. Onlar özgür bir ülkede kimliklerini özgürce yaşayacak, zorbalar ise kaybedecek.

Asgari Ücret Açlık Sınırının Altında

Bütün bu gelişmeler yaşanırken halk; yüksek enflasyon, artan hayat pahalılığı ve derinleşen barınma krizinin kıskacı altında yaşam mücadelesi veriyor.

Türk-İş’in Haziran 2026 verileri tabloyu açık biçimde ortaya koydu: Açlık sınırı asgari ücreti geçti. Asgari ücret (28.000 TL), dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda harcamalarını karşılayan açlık sınırının gerisinde kaldı. Milyonlarca işçi, çalışmasına rağmen kelimenin gerçek anlamıyla açlık koşullarında yaşamını sürdürüyor. Erdoğan’ın Sarayı yoksullukla değil, yoksulluğa karşı mücadele edenlerle savaşmayı tercih ediyor. Yılın ikinci yarısı işçi sınıfı açısından gerçek anlamda bir yaşam mücadelesine dönüşecek.

Mücadelelerin birleştirilmesi artık ertelenemez bir görevdir. Krize, yoksulluğa ve antidemokratik uygulamalara karşı birleşik bir mücadeleden başka çıkış yolu bulunmuyor. Bolivya halkı bunun yolunu açtı; Türkiye halkları neden aynısını başarmasın?

Muhalefet Zorla Dizayn Edilirken Seçim İllüzyonu Kayboluyor

Mahkeme kararıyla ana muhalefet partisi CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nın iptal edilmesi, Özgür Özel liderliğindeki yönetimin görevden uzaklaştırılması ve tutuklu cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’na yönelik siyasi yasak girişimlerinin tırmandırılması, Saray’ın önümüzdeki dönemi bütünüyle bir “olağanüstü hâl” mantığıyla yönetmeye hazırlandığını gösteriyor. Erdoğan’ın baskı rejimi, ekonomik kriz ve NATO eksenli bölgesel stratejiler doğrultusunda artık kendi hukukunu dahi çiğnemekten kaçınmıyor.

Bu gelişmelerle birlikte liberal solun yıllardır büyüttüğü “sandıkla her şey değişecek” illüzyonu da ağır bir darbe almış bulunuyor. Lenin, kapitalizmin emperyalizm aşamasını “parazit ve çürüyen kapitalizm” olarak tanımlar. Bugün dünyada aşırı sağın yükselişi de bu ekonomik ve siyasal çürümenin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sistem tıkandıkça burjuva demokrasisinin maskesi düşmekte; geriye çıplak devlet şiddeti, şovenizm ve militarizm kalmaktadır.

Özgür Özel’in kitlelerle birlikte sokaktan Meclis’e uzanan yeni bir seferberliğe mi öncülük edeceğini, yoksa baskı rejimine uyum sağlamaya mı zorlanacağını önümüzdeki süreç gösterecektir. Eğer mevcut genel merkez (Kılıçdaroğlu kanadı) mahkeme kararını gerekçe göstererek olağanüstü kurultayı toplamaz, parti tüzüğünü fiilen askıya alır ve Özgür Özel ekibini tamamen tasfiye ederse, Özel açısından CHP çatısı altında siyaset yapma imkânı büyük ölçüde ortadan kalkacaktır.

Kulislerde konuşulan “yeni parti” seçeneğinin ise emekçiler ve ezilenler açısından gerçek bir umut oluşturmayacağı açıktır. Çünkü bu tartışmaların tamamı CHP’yi daha da merkez sağa taşımayı esas almaktadır. Oysa bugün dünyada çöken şey tam da siyasal merkezdir. Yüksek enflasyon, barınma krizi ve güvencesizlik, kitlelerde çok daha radikal talepleri görünür hâle getirmektedir.

Sınıfımızın Görevi

Haziran 2026 tablosu, kapitalizmin tıkandığı noktada ortaya çıkan çıplak şiddeti açıkça göstermektedir. Bir yanda asgari ücretin altında yaşamaya mahkûm edilen, hakkını aradığı için coplanan öğretmenler; diğer yanda NATO Zirvesi öncesi sokakları “temizlemek” amacıyla gece baskınlarıyla gözaltına alınan devrimciler, yasaklanan Onur Yürüyüşleri ve burjuva muhalefetine dahi tahammülü kalmayan bir yargı düzeni…

Manzara nettir: Emperyalizmin savaş makinesine ve sermayenin çıkarlarına alan açmak için işçi sınıfının ve ezilenlerin yaşam alanları daraltılmaktadır. Sosyalistlerin ve işçi önderlerinin önündeki acil görev, tüm bu parçalı mücadeleleri ortak bir sınıf cephesinde birleştirmektir. İşçi sınıfının ve ezilenlerin öfkesi yalnızca bir “hak arayışı” değil, aynı zamanda bir hayatta kalma mücadelesidir.

İşçileri ve sendikalarını, Kürtleri, Alevileri, kadınları, LGBTQ+ bireyleri, çevre hareketlerini ve ezilen tüm kesimleri; ayrıca mevcut düzenden hoşnutsuz sosyal demokratları kapsayan bağımsız ve devrimci bir işçi sınıfı cephesi inşa etmek, bugünün en acil görevidir. Bu cephe, tüm kesimlerin temsil edileceği emekçiden yana demokratik bir meclis perspektifini de gündeme taşımalıdır.  Çıkış yolu sadece bu birleşik cephededir.

Marksizm Şimdi! Yayın Kurulu

Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE / LIT-CI) web sitesinde yayınlanan çeviriyi okumak için tıklayınız.

Ankara’da Emperyalizmin Savaş Ayini, Sokakta Cop Sesleri
Etiketlendi: