Bir dönem sol denince insanların aklına grevler, sendikalar, işçi mahalleleri ve kitlesel partiler geliyordu. Bugün ise sol tartışmalarının önemli bölümü sosyal medya dili, kimlik meseleleri, temsil politikaları ve kültürel çatışmalar etrafında dönüyor. Tam da bu yüzden son yıllarda özellikle bazı sosyalist çevrelerde sık kullanılan bir kavram öne çıktı: “Pseudo-Left”, yani “Sözde Sol”.
Gül Bahar / 21 Mayıs 2026
“Pseudo-Sol, Sözde Sol, Yeni Sol, Woke1“: Sol Neden Kendi İçinde Bu Kadar Sert Tartışıyor?
Son yıllarda özellikle bazı sol çevrelerde sık kullanılan bir kavram öne çıktı: “Pseudo-Left”, yani “Sözde Sol”. Bu görüşe göre modern solun önemli bir bölümü artık işçi sınıfını siyasal mücadelenin merkezine koymuyor; onun yerine kimlik, temsil ve kültürel görünürlük eksenli bir siyaset yürütüyor. Örneğin WSWS editörü David North muhafazakarlar gibi, bu çevreleri “işçi sınıfının tarihsel rolünü reddeden ayrıcalıklı üst orta sınıf katmanlarının siyaseti” olarak tanımlıyor.
Bu eleştirilerin hedefinde yalnızca teori yok. Büyük şirketlerin son yıllarda geliştirdiği çeşitlilik ve temsil politikaları da sık sık örnek gösteriliyor. Amazon ya da Disney gibi şirketler bir yandan Pride kampanyaları düzenlerken diğer yandan sendika karşıtı uygulamalarla suçlanıyor. Bu nedenle bazı sol çevreler, modern kapitalizmin artık kültürel çeşitlilik dilini sistemle uyumlu yeni bir yönetim biçimine dönüştürdüğünü savunuyor. Bu konuda elbette hakları var.
Özellikle ABD’de son yıllarda büyüyen “woke” tartışmaları da bu çatışmanın önemli parçalarından biri hâline geldi. Başlangıçta Afro-Amerikan hareketi içinde “ırkçılığa karşı uyanık olmak” anlamında kullanılan “woke” kavramı zamanla çok daha geniş ve tartışmalı bir anlama dönüştü. Bugün kavram yalnızca sağcı çevreler tarafından değil, bazı sol hareketler tarafından da eleştirel biçimde kullanılıyor. Ancak burada herkes aynı şeyi kastetmiyor. Kimi çevreler şirketleşmiş ve yüzeysel kimlik siyasetini hedef alırken, kimi çevreler feminist ve LGBTİ+ mücadelelerini bütünüyle küçümseyen daha geniş bir kültür savaşı dili kuruyor.
Son yıllarda Elon Musk gibi figürler “anti-woke” söylemi kullanarak yalnızca şirketleşmiş liberal kimlik siyasetini değil, çoğu zaman daha geniş sol fikirleri de itibarsızlaştırmaya çalışıyor. ABD’de sağ popülist çevreler için “woke” kelimesi artık bazen feminist hareketleri, LGBTİ+ haklarını ya da genel olarak eşitlik taleplerini küçümsemek için kullanılan geniş bir etikete dönüşmüş durumda.
Fakat feminist hareketler, LGBTİ+ örgütleri ya da ırkçılık karşıtı çevreler de boşuna ortaya çıkmadı. Uzun yıllar boyunca birçok geleneksel sol hareket; kadınların yaşadığı baskıları, aile içi emeği, LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcılığı, gündelik hayattaki kültürel şiddeti, ikincil mesele gibi gördü. Bu yüzden bugün birçok insan “önce sınıf meselesini çözelim, diğer sorunlara sonra bakarız” yaklaşımına güven duymuyor. Çünkü kadın cinayetleri, transfobi, polis şiddeti ya da ırkçılık insanların şu anda yaşadığı gerçek deneyimler. Bunları yalnızca gelecekte çözülecek meseleler gibi görmek geniş kesimler açısından ikna edici bulunmuyor.
Türkiye’de benzer eleştiriler aslında yeni değil. Hikmet Kıvılcımlı yıllar önce “tatlı su solculuğu” diyerek halktan kopuk, yalnızca teorik pozisyonlarla siyaset yapan küçük burjuva sol çevreleri eleştiriyordu. Ancak bugün dünya çapında tartışılan “pseudo-sol” ya da “sözde sol” kavramı daha farklı bir tartışmaya işaret ediyor. Burada mesele yalnızca konforlu aydın siyaseti değil; sınıf mücadelesinin yerine kültürel temsilin geçirilip geçirilmediği sorusu.
Kadınların, LGBTİ+ bireylerin ya da etnik azınlıkların yaşadığı gerçek baskıları tamamen küçümseyen bir çizgi, eşitsizliklerin üzerini örten yanlış bir siyasete dönüşebiliyor. Türkiye’de Duygu Asena gibi feminist figürler, sınıf merkezli solun uzun süre yeterince görünür kılamadığı birçok gündelik baskıyı geniş toplumsal kesimlerin gündemine taşıdı. Kadınları bilinçlendirmekte epeyce etkili oldu. Duygu Asena’nın açtığı yol, Türkiye’de ilk kadın yürüyüşüne kadar gitti. Bu nedenle feminist ya da kimlik temelli mücadelelerin yarattığı gerçek bilinç dönüşümünü bütünüyle küçümsemek, modern toplumdaki eşitsizlik biçimlerini anlamayı zorlaştırabiliyor.
Benzer bir durum ABD’de de görüldü. Yazar James Baldwin yalnızca klasik siyasi örgütler içinde değil; edebiyat, televizyon programları ve kültürel tartışmalar aracılığıyla milyonlarca insanın ırkçılık, kimlik ve eşitsizlik meselelerine bakışını etkiledi. Aynı şekilde Amerikalı insan hakları savunucusu ve yazar Angela Davis de yalnızca bir siyasi figür değil; feminist hareket, siyah özgürlük mücadelesi ve hapishane sistemi tartışmalarının kültürel sembollerinden biri hâline geldi. Bu figürlerin etkisi çoğu zaman yalnızca parti siyasetiyle değil; kültür, sanat, medya ve gündelik hayat üzerinden yayıldı.
Modern dönemde toplumsal dönüşüm yalnızca klasik siyasal örgütler üzerinden gerçekleşmiyor. İnsanlar artık siyasal fikirlerle çoğu zaman parti programları üzerinden değil; diziler, kitaplar, sosyal medya, internet kültürü ve kişisel deneyimler aracılığıyla karşılaşıyor. Bu nedenle feminist hareketler, LGBTİ+ görünürlüğü ya da popüler kültür içindeki ilerici söylemler, birçok küçük siyasi örgütün ulaşamadığı kadar geniş kitlelere temas edebiliyor. Bazen “apolitik” ya da yalnızca kültürel görünmelerine rağmen, toplumun dilini, davranışlarını ve değer yargılarını dönüştürmede oldukça etkili olabiliyorlar. Bu tür hareketler bazen doğrudan propaganda yapmaktan daha güçlü sonuçlar üretebiliyor. İnsanlar çoğu zaman önce bir dizide, bir kitapta ya da bir sanatçıda gördüğü fikirlerle tanışıyor; toplumsal normalleşme ve siyasal değişim ise daha sonra geliyor.
Hayat ne yalnızca sınıf ilişkilerinden ibaret ne de yalnızca kimliklerden oluşuyor. İnsanlar aynı anda hem ekonomik sömürüye uğrayabiliyor hem de kültürel, cinsiyet temelli ya da etnik baskılar yaşayabiliyor. Bir işçinin yaşadığı sömürü ne kadar gerçekse, bir kadının ya da bir LGBTİ+ bireyin maruz kaldığı ayrımcılık ve baskı da o kadar gerçek. İnsanlar gündelik hayatlarında karşı karşıya kaldıkları adaletsizliklere karşı bugün mücadele etmek zorunda. Çünkü bu sorunları sürekli “daha sonra çözülecek meseleler” olarak görmek, yalnızca mevcut eşitsizliklerin sürmesine yol açmıyor; aynı zamanda bu haklar için verilen mücadelelerin de zayıflamasına neden oluyor.
1970’lerden sonra sendikaların zayıflaması, metropollerdeki sanayisizleşme, güvencesiz çalışma biçimlerinin yayılması ve sosyal medya çağının yükselişiyle birlikte solun toplumsal zemini de büyük ölçüde değişti. Bir dönem milyonlarca üyeye sahip işçi partileri ve güçlü sendikalar siyasal hayatın merkezindeyken, bugün çok daha parçalı bir toplumsal yapı var.
Belki de “pseudo-sol” tartışmasının bu kadar büyümesinin nedeni tam olarak bu: Sosyalistler yalnızca neyi savunacağını değil, artık insanlara nasıl ulaşacağını da yeniden tartışıyor. Çünkü modern dünyada toplumsal dönüşüm yalnızca fabrikalarda, sendikalarda ya da parti binalarında şekillenmiyor. Kültür, medya, gündelik hayat, görünürlük ve kişisel deneyimler de siyasetin önemli alanlarına dönüşmüş durumda. Feminist hareketlerin, LGBTİ+ görünürlüğünün ya da kültürel mücadelelerin yarattığı gerçek toplumsal etkileri tamamen küçümsemek, bugünün toplumunu anlamayı zorlaştırır. İnsanların düşünme biçimini değiştiren her mücadele, doğrudan siyasi görünmese bile, toplumsal dönüşümün bir parçası olarak görmek ve bu hareketlerle kucaklaşmak sosyalistler için önemli bir hale geliyor.
- “Woke” kelimesi 20. yüzyılın ortalarından itibaren, özellikle ırkçılık, sosyal adaletsizlik ve ayrımcılık gibi konularda toplumsal gerçeklerin farkında olmayı ifade etmek için “stay woke” (uyanık kal) şeklinde kullanılıyordu. Black Lives Matter (Siyahların Hayatları Değerlidir) hareketiyle birlikte 2010’lu yıllarda dünya çapında yaygınlaştı. Zamanla bu terim sadece ırksal konuları değil; cinsiyet eşitliği, LGBTİ+ hakları, iklim krizi, kadın hakları ve azınlık hakları gibi geniş bir sosyal adalet yelpazesini kapsayacak şekilde genişledi. Şu an birine veya bir kuruma “woke” dendiğinde, o kişinin veya kurumun bu tür toplumsal hassasiyetlere karşı aşırı duyarlı olduğu kastedilir .Günümüzde “woke” kelimesi, özellikle muhafazakar veya sağ siyasi kanat tarafından olumsuz, eleştirel veya alaycı bir anlamda (pejoratif) sıklıkla kullanılmaktadır. ↩︎






