Burjuva demokrasisi altında Filistin’i koşulsuz olarak nasıl savunabiliriz?
Florence Oppen / 13 Mayıs 2026
Son üç yılda, Filistin’le dayanışma hareketinin uluslararası ölçekte kriminalize edilmesinin yoğunlaştığına tanık olduk. Bu saldırı yalnızca Batılı emperyalist merkezlerle sınırlı değil: Brezilya ve Arjantin gibi ülkelerde de hükümetler, parlamentolar ve kurumlar; aktivistlerin hedef alınmasından Anti-Siyonizmi Anti-Semitizmle eşitleme girişimlerine ve BDS gibi kampanyaların sınırlandırılmasına kadar uzanan baskıcı önlemler almaktadır.
Bu dinamik, salt “ulusal” bir olgu olarak anlaşılamaz. Bu, özellikle Amerika Birleşik Devletleri tarafından yönlendirilen koordineli bir saldırıdır; amaç, İsrail’in Ortadoğu’daki stratejik bir sömürge yerleşimi olarak varlığını sürdürmesini garanti altına almaktır. Emperyalistler arası rekabet çerçevesinde İsrail’in savunulması, ABD dış politikasının merkezi sütunlarından biri hâline gelmekte; bu da bağımlı devletlere ve müttefiklere, Filistin mücadelesiyle dayanışmayı bastırmaları yönünde doğrudan ve dolaylı baskılar olarak yansımaktadır.
Bu durum karşısında acil bir stratejik soru ortaya çıkmaktadır: Özellikle hükümetlerin tam da bu desteği bastırmaya çalıştığı koşullarda, Filistin’in kurtuluş mücadelesine,direnme hakkı dâhil, koşulsuz desteği burjuva demokrasisinin sınırları içinde nasıl savunabiliriz? Yanıt ne oyunun kurallarına uyum sağlamaktadır ne de hukuk alanını soyut biçimde reddetmektedir. Burjuva demokrasisinin kendi çelişkilerini ona karşı kullanmak mümkündür ve gereklidir. Devrimciler ve Filistin mücadelesiyle dayanışanlar; ifade, toplanma ve basın özgürlüğü ile hukuki süreç güvenceleri gibi burjuva demokrasisinin biçimsel özgürlüklerini, BM’nin bizzat tanıdığı üzere “silahlı mücadele dâhil her türlü araçla mücadeleyi” içeren kendi kaderini tayin hakkını savunmak için nasıl kullanabilir? Karşı karşıya olduğumuz temel çelişki budur. Bir yandan liberal demokrasiler, Anti-Siyonizmi Anti-Semitizmle eşitleyen yasalar çıkarmakta; BDS’yi kriminalize etmekte, “nehirden denize” sloganını yasaklamakta ve aktivistlere saldırmaktadır. Öte yandan, hukuk alanını terk etmenin işçi sınıfını ve gençliği savunmasız biçimde baskıya terk etmek anlamına geldiğini biliyoruz. Bu makale, sistemin ikiyüzlülüğünü açığa çıkaran ve sınıfı gelecekteki çatışmalara hazırlayan bir hukuki savunma stratejisi kapsamında, burjuva demokrasisinin mekanizmalarını o demokrasinin kendi sınırlarına karşı kullanmanın mümkün ve gerekli olduğunu savunmaktadır.
Bağımsızlık Mücadelelerine Koşulsuz Destek
Marksizmin tarihsel tutumu, ezilenlerin ulusal kurtuluş / bağımsızlık mücadelelerine koşulsuz destek vermek olmuştur. Kurtuluş mücadelelerine koşulsuz destek, ki bu, onların önderliklerine eleştirisiz ya da politik destek vermek anlamına gelmez, devletlerin doğasına ve sınıfsal güç ilişkilerine dair materyalist bir analizden kaynaklanır.
Ne yazık ki bu tutum, özellikle Filistin ama aynı zamanda Ukrayna söz konusu olduğunda, çeşitli sol ya da sosyalist akımlar tarafından terk edilmektedir. Filistin örneğinde bunun nedeni, İsrail devletinin ırkçı, emperyalizm yanlısı ve sömürgeci karakteri ile Filistinlilere karşı yürüttüğü soykırım savaşı ve bölgedeki gerici rolüdür.
İsrail’in her yenilgisi ve Filistinli ile Arap emekçi kitlelerin ona karşı kazandığı her zafer yalnızca ilerici sonuçlar doğurabilir: Bölgedeki ezilenlerin mücadelelerinin tam kurtuluşa kadar güçlenmesi ve hızlanması.
Bununla birlikte koşulsuz destek, burjuva kurumları alanında mücadele etmeyi reddetmekle karıştırılmamalıdır. Tam tersine Marksistler, parlamentoları, mahkemeleri ve biçimsel özgürlükleri daima düşmanın niteliğini teşhir etmek ve ezilenleri savunmak için platform olarak kullanmıştır; bunu “burjuva demokrasisine” inandıkları için değil, acil demokratik haklar mücadelesinin devrim mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu bildikleri için yapmışlardır.
Filistin ve diğer ulusal kurtuluş mücadeleleri örneğinde, BM’nin ve Batılı liberal ideolojinin tam bir ikiyüzlülüğünü teşhir etmek faydalıdır. BM Genel Kurulu’nun 1990 tarihli halkların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin kararı, “halkların bağımsızlık, toprak bütünlüğü, ulusal birlik ve sömürgeci tahakkümden, Apartheid’dan ve yabancı işgalden kurtuluş için silahlı mücadele dâhil her türlü araçla mücadele etme meşruiyetini” kabul etmiştir. Ancak İsrail devletini yaratan ve meşrulaştıran da, onun varlığını sürekli savunan da aynı BM’dir. Dahası, BM’ye hâkim olan ülkeler, Filistin direnişini ve onun destekçilerini her türlü araçla kriminalize edenlerin başında gelmektedir. Benzer şekilde, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin İsrail’i sürmekte olan soykırım ve savaş suçları nedeniyle suçlamasına rağmen, Batılı emperyalizmin İsrail’e verdiği desteğin ve yardımın azalmadığını teşhir etmeliyiz.
Direnişin Kriminalize Edilmesi ve Hukuki Savunma
Koşulsuz destek, direniş hareketinin kriminalize edilmesine karşı aktif mücadeleyle başlar. Bu; dünyanın her yerinde, ama özellikle ifade ve toplanma özgürlüklerinin giderek sınırlandığı, Filistin’le büyüyen dayanışma hareketini kriminalize etmek için yeni yasa ve düzenlemelerin devreye sokulduğu emperyalist merkezlerde, Filistin için adalet mücadelesine katılan herkesin savunulmasına bağlılıkla somutlaşır. Aynı zamanda Filistin direnişinin eylemlerini mahkûm etme çağrılarına ve savaş suçları ile soykırım nedeniyle uluslararası hukuk tarafından suçlanan şiddet yanlısı bir devlete karşı direnişin “şiddetsiz” yöntemler benimsemesi taleplerine karşı çıkmayı da ifade eder. Bu tür talepler, sömürgeci şiddete karşı direniş hareketlerini “vahşi”, “uygar olmayan” ve “terörist” olarak sunan eski sömürgeci, Oryantalist ve İslamofobik stereotipleri yeniden üretmektedir.
Baskıya karşı savunma çalışması, en iyi biçimde demokratik hakların savunusu için birleşik cephe kampanyaları aracılığıyla ve devrimci hareketin son yüzyılda sınayıp geliştirdiği politikalar temelinde yürütülebilir.
James Cannon’ın Socialism on Trial (1965) adlı eserinde savunduğu gibi, “savunmacı formülasyonlar” kullanmak bizim çıkarımızadır; yani “burjuvazinin şiddette inisiyatif aldığını ve barışçıl değişime izin vermediğini” göstermek gerekir. Çünkü şiddetin toplumsal ve siyasal kökenlerini kapitalist devlet temelinde yeniden ortaya koyarak ve mücadelenin politik niteliğini açıklayarak, işçiler arasında mücadelemize en geniş desteği inşa etmek; nüfusun yeni kesimlerini Filistin sorunu konusunda eğitmek; onları hareketimize katılmaya teşvik etmek ve liberal demokrasilerin ikiyüzlülüğünü açığa çıkarmak mümkündür. Savunmacı formülasyonlar aynı zamanda işçileri devletle gelecekte yaşanacak çatışmalara hazırlamaya da yardımcı olur: “İşçilere bunu akılda tutmalarını ve gerici, çağdışı sınıf azınlığının şiddetine karşı kendilerini savunmaya hazırlanmalarını öğütlüyoruz.” Yani bunlar, hareketimizi işçi sınıfının özsavunma yöntemleri temelinde eğitmeye; kendiliğinden ve bireysel girişimlerin ötesine geçmeye ve bunun yerine özsavunma önlemlerine yönelik geniş, demokratik ve kolektif bir hazırlık geliştirmeye yardımcı olur.
Savunmacı formülasyonlara dair bu yaklaşım, reformizme (yasaların adalet getireceğine inanmak) ya da sekterliğe (her türlü hukuki mücadeleyi reddetmek) düşmeden burjuva demokrasisi çerçevesinde hareket etmenin anahtarıdır. “Nehirden denize” sloganını attığı için hapsedilen bir aktivisti savunduğumuzda, hâkimden var olma izni istemiyoruz. Tam tersine, baskının seçici olduğunu; özgürlüklerin biçimsel olarak tanınıp Filistinlilere ve onlarla dayanışanlara maddi olarak inkâr edildiğini savunmanın kendi ilkeleri üzerinden gösteriyor ve böylece işçi sınıfını devletin sınıfsal karakteri konusunda eğitiyoruz.
Sahte “Karşılıklılık” Algısını Teşhir Etmeliyiz
Savunma propagandamızın içeriği, ezilenlerin eylemleri ile ezenlerin eylemleri arasında kurulan sahte eşdeğerliğin teşhirinden ve daha da kötüsü, mağdurun saldırgan gibi gösterilmesine karşı mücadeleden kaynaklanmaktadır. Bu anlatılar emperyalist hükümetler tarafından üretilmekte ve şirket medyası ile soldaki bazı liberaller tarafından yaygınlaştırılmaktadır. Marksistlerin görevi tam da Ekim 2023’teki eylemlerin özünde savunmacı olduğunu açıklamaktır; her ne kadar Filistin direnişi taktik olarak silahlı şiddetin “başlatıcısı” gibi görünse de. Çünkü sömürgecinin yapısal şiddeti, kuşatma, toprakların gaspı, günlük katliamlar, temel hakların inkârı, zaten Filistinlilere dayatılmış sürekli bir savaş hâli oluşturmaktadır.
7 Ekim’den önce bile Gazze sistematik bir boğma politikası altındaydı: 2007’den beri İsrail hava sahasını, karasularını, sınır geçişlerini, nüfus kayıtlarını ve içme suyuna, gıdaya, elektriğe ve sağlık hizmetlerine erişimi kontrol etmektedir. İnsan hakları örgütleri tarafından kolektif kuşatma ve toplu cezalandırma olarak teşhir edilen bu abluka, Gazze’yi çoktan dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştürmüştü.
Lev Troçki’nin Birinci Dünya Savaşı üzerine yazılarında belirttiği gibi: “Savunma savaşı, ezilen bir ulusun ezen bir ulusa karşı yürüttüğü savaştır. Kendi özsavunusu için verilen her ulusal savaş, ezilenlerin bakış açısından haklıdır. Ancak egemen sınıf açısından hiçbir savaş savunmacı değildir; her zaman emperyalisttir. Belirleyici soru ilk kurşunu kimin sıktığı değil, mevcut düzenden kimin yararlandığı ve onu yıkmak için kimin mücadele ettiğidir.” Bu nedenle direnişi soyut bir “ilk şiddet” eylemine indirgemeyi reddetmek, asimetrinin yalnızca askeri araçlarda değil, bizzat var olma hakkında da bulunduğunu anlamaktır.
Gillo Pontecorvo’nun Cezayir Savaşı (1966) filmindeki ünlü sahne, sömürge savaşlarına daima eşlik eden ahlaki ikiyüzlülüğü cerrahi bir kesinlikle ortaya koyar. Bir gazeteci devrimci önder Ben M’Hidi’ye sivilleri öldüren bombaları kadınların sepetlerinde taşımalarının “korkakça” olup olmadığını sorduğunda şu yanıtı verir: “Savunmasız köylere napalm bombaları atmanın, bin kat daha fazla masum kurban yaratmanın daha da korkakça olduğunu düşünmüyor musunuz? Elbette sizin uçaklarınız bizde olsaydı bu çok daha kolay olurdu. Bize bombardıman uçaklarınızı verin, siz de sepetlerimizi alın.” Bu diyalog, egemen söylemin dayatmaya çalıştığı sahte simetriyi açığa çıkarır: Bir tarafta orduları ve kitlesel imha cephanelikleriyle devletin “uygar” şiddeti; diğer tarafta ise sepetler, sapanlar ya da ev yapımı roketler gibi elindeki ilkel araçlarla direnen sömürgeleştirilmişlerin “vahşi” ya da “terörist” şiddeti. “Yöntemlerin meşruiyeti” sorusu, sanayileşmiş ölüm teknolojisine sahip olanlara asla sorulmaz; yalnızca kırıntılarla direnenlere yöneltilir. Ben M’Hidi’nin açıkça ifade ettiği gibi, adil değiş tokuş simetrik özsavunma hakkıdır. Bu mümkün olmadığı sürece, ezilenden “sepetlerini” bırakmasını isterken ezenin “bombardıman uçaklarını” korumasına izin vermek pasifizm değil, tahakkümle suç ortaklığıdır.
Filistin’in kurtuluş çabalarına koşulsuz destek vermek, ezilenlerin mücadele yöntemlerine yönelik her türlü koşullandırma ve sınırlama talebine karşı çıkmak anlamına gelir; özellikle de bu çağrılar, emperyalist ezenin ezilenlere karşı yürüttüğü ideolojik savaşın hareket içindeki yankısından başka bir şey değilse.
Kendi kaderini tayin hakkını savunmak, onu “her türlü araçla” birlikte Batılı parlamentolarda ve mahkemelerde de savunmak demektir; pratikte bu, dayanışmanın kriminalize edilmesine karşı mücadele etmek anlamına gelir. Bu; Anti-BDS yasalarını iptal edecek yasa teklifleri sunmak, üniversitelerde ve kamu kurumlarında IHRA tanımının kabul edilmesini engellemek ve UAD ile UCM kararlarının uygulanmasını talep etmek anlamına gelir, uluslararası hukuk sisteminin adil olduğuna inandığımız için değil, onun seçiciliğini (İsrail’in yargılanıp cezasız bırakılması) teşhir etmenin bir ajitasyon silahı olması nedeniyle.
Burjuva Demokrasisinin Çatlaklarında Hareket Etmek: Dayanışma İçin Taktikler
Bütün bunlardan doğan pratik soru şudur: Emperyalist merkezlerde baskıcı yasalar ilerlerken bugün ne yapılmalıdır? Yanıt dört birbirine bağlı unsurdan oluşmaktadır.
1. Haklarımızın Agresif ve Eğitici Bir Hukuki Savunusu
Mesele yalnızca kefalet ödemek ya da avukat tutmak değildir. Mesele, her davayı Filistin’le dayanışmanın suç olmadığını anlatmak ve sokaklarda ve işyerlerinde bağımsız bir destek hareketi örgütlemek için kamusal bir platforma dönüştürmektir. Bu amaçla Cannon’ın “savunmacı formülasyonlar” taktiği, sanığı devletin suçlayıcısına dönüştürmek, mücadeleleri siyasallaştırmaya ve genişletmeye yardımcı olur. Bir aktivist “terör propagandası” yapmakla ya da “nehirden denize” sloganını kullanmakla yargılandığında, savunma gerçek devlet terörizminin İsrail’e ait olduğunu; Batı’nın bunu silah, finansman ve diplomatik korumayla desteklediğini göstermelidir. Her beraat, her indirilen ceza, her olumlu karar baskı duvarındaki bir çatlak ve işçi sınıfı için “hukuk” sisteminin ezileni cezalandırıp ezenden yana işlediğine dair bir derstir.
2. Demokratik Özgürlükler İçin Geniş ve Birleşik Kampanyalar
Filistin’le dayanışmanın en iyi savunusu herkes için ifade özgürlüğünün savunulmasıdır. Bu nedenle üniversitelerde ve kamu kurumlarında IHRA (Uluslararası Holokost Anma İttifakı) tanımının reddedilmesi; Anti-BDS yasalarının engellenmesi; aktivistlere yönelik mahkûmiyetlerin bozulması; Anti-Siyonizmi Anti-Semitizmle eşitleyen yasa tasarılarının yenilgiye uğratılması gibi somut talepler etrafında liberaller, sendikalar ve insan hakları örgütleriyle geniş cepheler kurmak taktik olarak doğrudur. Bu kampanyalar pratikte ortak düşmanın “Yahudiler” değil, ırkçı İsrail devleti ve onu koruyan sansür olduğunu göstermektedir. Yakın zamanda New York’ta (IHRA’yı benimseyen yürütme emrinin iptali) ve New Jersey’de (A3558 yasa tasarısının yenilgiye uğratılması) görüldüğü üzere, geniş koalisyonlar kurulduğunda burjuva demokrasisinin sınırları içinde mücadeleler kazanılabilir.
3. Burjuva Demokrasisinin Çifte Standartlarını Teşhir Etmek
Burjuva demokrasisi hukuku seçici biçimde uygular.
Devletin kendi yasalarına uymadığını ve Batılı hükümetlerin Rusya ile İsrail’e aynı sertlikle yaklaşmadığını teşhir etmeliyiz: Ukrayna’nın işgali nedeniyle Rusya’ya yaptırım uygulanıyorsa, neden soykırım ve işgal nedeniyle İsrail’e yaptırım uygulanmıyor? Aynı zamanda ulusal mahkemelerin UAD ve UCM kararlarını uygulama zorunluluğunu da vurgulamalıyız.
Filistin örneğinde durum son derece ciddidir. Gerçekten güçlü Anti-Semitler nadiren yargılanırken, Anti-Siyonistler sahte suçlamalarla kriminalize edilmektedir. Tribune Publishing’in eski başkanı Michael Ferro (ABD), Los Angeles’ı kontrol eden bir “Yahudi klikinden” söz ederken kayda alınmıştır.
Hakkında hiçbir ceza soruşturması açılmamıştır. Hür Demokrat Parti’nin başkan yardımcısı Jürgen Möllemann (Almanya), açık Anti-Semitik açıklamalarla kampanya yürütmüş; savcılar hakkındaki şikâyeti reddetmiştir. Elon Musk (ABD), Yahudi topluluklarının “beyazlara karşı nefreti teşvik ettiği” yönündeki Anti-Semitik komplo teorisini açıkça desteklemiş; Beyaz Saray tarafından kınanmış, X platformu nefret söylemiyle dolup taşmış ve Yahudi düşmanlığındaki artışı teşhir ettiği için Anti-Defamation League’e (ADL) dava açmakla tehdit etmiştir, ancak herhangi bir cezai yaptırımla karşılaşmamıştır.
Buna karşılık Avrupa ve Kuzey Amerika’daki Filistinli aktivistler ve onların müttefikleri, Filistin’le dayanışma ifade ettikleri için rutin biçimde Anti-Semitizmle suçlanmaktadır; oysa gerçek beyaz üstünlükçüler aynı sonuçlarla karşılaşmamaktadır. ABD ve Birleşik Krallık’taki üniversite öğrencileri Gazze’deki soykırımı protesto ettikleri için uzaklaştırılmış ya da işlerini kaybetmiştir. Avrupa’daki akademisyenler, akademik İsrail boykotunu (BDS) destekledikleri ya da Siyonizmi eleştirdikleri için, herhangi bir Anti-Semitizm kanıtı olmaksızın işten atılmıştır. Bu seçicilik, burjuva adaletinin sınıfsal karakterini açığa çıkarmaktadır.
Sonuç
Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını,silahlı mücadele dâhil her türlü araçla, burjuva demokrasisi çerçevesinde savunmak çelişkili bir görevdir, fakat imkânsız değildir. Reformizme (yasaların adalet getireceğine inanmak) ya da sekterliğe (her türlü hukuki uzlaşmayı reddetmek) düşmemek için teorik açıklık gerektirir. Kurulu düzenin platformlarını ona karşı kullanacak cesareti gerektirir. Ve her savunma kazanımını kitlesel saldırıya doğru bir sıçrama tahtasına dönüştürecek örgütlülüğü gerektirir.
Emperyalist merkezlerdeki dayanışma aktivistlerinin Filistin direnişine sunabileceği en büyük katkı iki yönlüdür: İsrail’in maddi avantajlarını dağıtmak (BDS, sendikal baskı ve silah akışının durdurulması yoluyla) ve siyasi avantajlarını dağıtmak (Siyonizmin sömürgeci gerçeğini teşhir ederek). İfade özgürlüğü, boykot hakkı, IHRA’nın reddi ve aktivistlere yönelik mahkûmiyetlerin bozulması için verilen mücadele, Filistin’le dayanışmaya paralel bir mücadele değildir, onun ayrılmaz bir parçasıdır. Bugün işçilerin ve ezilenlerin demokratik haklarını savunmak, yarın güç dengelerini gerçekten değiştirebilecek maddi dayanışmayı örgütleme olanağını savunmak anlamına gelir.
Bunun için işçi sınıfının kendi önderliğinde kitlesel seferberlik biçimleri geliştirmek gerekir, yani sınıfın devlet, parlamentolar, mahkemeler ya da geleneksel sendika ve parti bürokrasisine bağımlı olmayan; meclisler, politik grevler, işgaller, aktif dayanışma komiteleri ve doğrudan eylemler aracılığıyla özerk ve bağımsız örgütlenmesi temelinde hareket etmek gerekir. Uluslararası hukukun ikiyüzlü seçiciliğine ve Batılı hükümetlerin suç ortaklığına ancak aşağıdan yukarıya örgütlenmiş işçi sınıfı son verebilir.
Yazının İngilizcesini okumak için tıklayınız.






